Status :
Üyelik tarihi : Nisan.2007
Nereden : iStanbuL
Mesajlar: 295
Konular: 101
Aldığı Beğeniler: 1
Penguen'den YazıLar || GünceL
SAPIK MEKTUP?
Bazen bir nostalji fırtınası esip hepimizi esir eder. Dönem dönem depreşen “ah, neydi o eski günler” adlı ruh travmasının vazgeçilmez hassasiyetlerinden biri mektuptur, diğeri de Beyoğlu. İnsana, keşke elli yıl önce yaşasaydım da Beyoğlu’ndaki şu Markiz pastanesinin muhallebisinden bir kaşık olsun tadabilseydim dedirten bu duygu, belli çevreler tarafından pompalanan bir duygudur. Yoksa hiçbirimizin hayatında Markiz eksikliğine bağlı bir sendrom olduğunu sanmıyorum. Aksine, yerini dolduran o kadar şey var ki, eksiklikten değil, fazlalıktan muzdaripiz neredeyse. Mektup konusu daha da acayip. Bu konuda tarafsız olmam imkânsız. Çünkü gerçek anlamda mektup yazma özürlüyüm. Bayram kartı dâhil, hayatımda yolladığım mektup sayısı on taneyi geçmez. Zarf bul, kâğıdı içine tıkıştır, pulu yala, postaneye git… Resmen işkence… Maksat iletişimse, günde otuz tane mail yazdığım oluyor şimdi. Bir günde attığım mail sayısı, hayatım boyunca yazdığım mektupların üç katı. Anlayın işte! Mektubu niye özleyeyim öyleyse… Manyak mıyım ben? Ama mailde o sıcaklık, insan kokusu, insan elinin değmesine bağlı büyü yok diyecekler. Doğru. Sahiden yok. Ama büyülenmek için değil, basbayağı haberleşmek için yazıyorduk mektubu. Cevap gelmesi de, en iyi ihtimalle on günü buluyordu. Şimdi, karşı taraf da online ise, birkaç saniyede cevap elinde. Buna mı üzüleyim şimdi? Gerçi mailin kalıcılığı yok. Çıkış alıp saklasan bile bir şeye benzemiyor. Mektubun tek avantajı budur ve bazı edebiyatçılar da dâhil olmak üzere kimi şahısların mektupları tarihi bir belge olarak, gerçekten çok değerlidir. Mektup yazma alışkanlığını kaybetmekle birlikte, bir belge çeşidini de kaybettik, hepsi bu. Şimdi seri gaspçının biri, soyduğu kadınların mail adreslerini alıp da onlara birer elektronik posta yollasa, hiçbir esprisi olmaz bunun. Ama adam oturup el yazısıyla “O an içimden gelen bir duyguyla sizi soydum, kusura bakmayın, sahiden çok üzgünüm, vallahi pişmanım,” falan yazsa, bu mektupları birer birer zarflayıp pullarını yalasa, sonra da postaya verse, önemli bir belge olarak saklanabilir bu mektuplar. Hiçbir şey olmasa, gazetenin birinde haber olup kamuoyunun dikkatine sunulur… Sonra da, benim gibi burnunun dibinde davul çalınsa duymayan, ama ara sokaklarda birisi naylon poşeti şişirip patlatsa bomba atıldı sanan ayrıntıcı bir arıza bu haberi okur, okumakla kalmaz, böyle saçma sapan bir mektuptan ilham alıp bu yazıyı yazar işte… Mektubun böyle bir işlevi var sahiden. Bazı şeyleri tarihe çiviliyor. Hele el yazısıyla yazılmışsa, yazanın ruhunu da açığa çıkartıyor. Madem mektubun tarihe geçebilen bir belge olma özelliğinden söz ettik, Albert Fish’in, belki de türünün tek örneği olan ve iğrençlik dozu tavana vuran mektubuna da bir göz atalım, tam olsun bari… Fish, insanlık tarihinin görüp görebileceği en aşağılık çocuk katili. Aynı zamanda yamyam. 1928’de öldürdüğü çocuğun annesine, 1934’te bir mektup yazıyor. Allah’tan kadın okuma yazma bilmiyor da bu iğrenç mektubu okuyamıyor. Mektubun aslı şu anda sanatçı Joe Coleman’ın koleksiyonunda yer alıyor. Evet. Hepsi bu kadar! Nostalji ve mektup konusuna burada son veriyor, haftaya başka bir konuda karşılaşmak üzere hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yazının bundan sonrasını lütfen okumayın. Mideniz ya da ruhunuz kaldırıyorsa, göz ucuyla bir bakın, o kadar! “Çok Sevgili Bayan Budd,1894’te bir arkadaşım Steamer Tacoma gemisiyle denize açılmıştı. San Francisco’dan Hong Kong’a gitmek üzere yola çıkmışlardı. Limana varınca iki arkadaşıyla karaya çıkmışlar ve içip sarhoş olmuşlar. Döndüklerinde geminin limandan ayrıldığını görmüşler. Bu sırada kıtlık hüküm sürmekteymiş. Etin kilosu 2-6 dolar arasındaymış. Açlık sıkıntısı o kadar büyükmüş ki, 12 yaşından küçük çocuklar et olarak pazarlanmaları için kasaplara satılıyormuş. Herhangi bir kasaba gidip pirzola, biftek, kuşbaşı istediğinizde, çıplak bir çocuk vücudunun bir kısmı önünüze getirilir ve istediğiniz parçaları kestirebilirmişsiniz… John orada uzun süre kalmış ve insan etine düşkünlüğü oluşmuş. New York’a dönünce biri 7 diğeri 11 yaşında iki oğlan çocuğu çalmış. Onları evine götürüp soymuş ve bir dolaba kapamış. Sonra tüm giysilerini yakmış. Her gün etlerinin iyi ve yumuşak olması için onlara işkence yapıp dövmüş. Önce 11 yasındaki oğlanı öldürmüş, çünkü onun poposu daha tombul ve tabi ki daha etliymiş. Kafası, kemikleri ve bağırsaklarından başka vücudunun her bir parçasını pişirip yemiş… Ben o zamanlar 409 Doğu 100. Sokak’ta oturuyordum. Bana insan etinin çok lezzetli olduğunu o kadar sık söylemişti ki, ben de tatmayı aklıma koydum. 3 Haziran 1928 Pazar günü sizin 406 Batı 15. Sokak’taki evinize geldim, peynir ve çilek getirdim. Öğlen yemeğini birlikte yedik. Grace kucağıma oturdu ve beni öptü. Onu yemeyi aklıma koydum. Onu bir partiye götüreceğimi söyledim. Siz de evet gidebilir, dediniz. Westchester’da daha önce gözüme kestirdiğim boş bir eve götürdüm. Oraya vardığımızda kır çiçekleri toplamaya başladı…” Mektubun bundan sonrasını yazmaya içim el vermiyor. Sadece, çocuğun annesinin okuma yazma bilmemesinin ve bu mektuba, affedersiniz ama, öküzün trene baktığı gibi bakmasının büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Ve ne yalan söyleyeyim… Mektubun hiçbir çeşidini sevmiyorum.
ALTAY ÖKTEM
Tweet