Annabella Kendi üstüme düştüğümde mevsimlerden nisandı. Meltem rüzgârlarının estiği bir günde taa ruhumda dolaşıyordu adı! Sesime karışınca baharın sesi; içimden bir ses: “işte bu kucağını çiçeklerle beklediğin sevgili” diyordu. Artık dünyada sevgiyle yer kapladığım kadar vardım ve sevgiyle var olduğum sürece anlatılarak, yazılacaktı bu öykü…
Sanki bin yüzyıllık bir uykudan uyanıyordum. Gözlerimi açtığımda, yanı başımda hem karmaşa hem de bir güzellik vardı. Rüzgârlar çok eski bir şarkıyı fısıldıyordu usulca… Yüreğim ise, sevgilere açıktı. Ama bir şey vardı bilmediğim. Neydi beni baştan sona değiştiren gerçek? Sanki bin yıllık bir masalın başlangıcı. Bu masalın adı ise, Anabella…
Yazdığım ve yazamadığım şiirlerde, hüzünle sevinç arası bir çelişki vardı. İmgeler ise, maviye dair… Göçmen kuşların masum göç öykülerini yazarken, O sevilen bunları bilsin diye, serin ormanların masalını anlatıyorum çocuklara.
Hiç unutamadım Anabellia’yı. Her gün dönümünde uzakların düşünü kurdum. Bilmem kaç yüzyıl önceydi, demirden bir oltaydı yüreğime taktığı.
Şimdi baştan sona değiştiyse yazdıklarımın şekli, sevgiyle aşk denen o ince çizginin en uç noktasında kaldığımdandır. Sevilen bunu anlar diye, hem oltaya hem ağa takılıp ve kendime yenilmeyi göze alarak, kendi içimde büyüttüğüm bin yüz yılın öyküsünü yazmalıydım. Adı “Anabella…”
Günlerden bir gün; rüzgâra tutulmuş bir şarkıyı fısıldıyordu bahar. Her şeye rağmen özgür bir kalemin ucunda çiçekler açtırmak istiyordum. Sevenin ipek gülüşlerine tutunarak, bulut rengindeki o öpüşlerde güller açardı al kırmızı!
Sevincin gizli bahçelerinden geçerdik Anabella’nın. Sonra mayınlı tarlaları el ele yürüdük güpegündüz. İşte o gün bu gündür, düşüncelerim kilitsiz kapı gibi mayınlı sınırlar aşıyorum gece gündüz. O sevilen bunu bilir diye, kaç zamandır özlediğim gülüşleri, yıldız yıldız çiçekler açardı yüreğimde. O ise, sevgiler ekmek istiyordu toprağın özüne.Toprak çok zaman içine ekilene engel olmazdı. Sadakatle büyütürdü içindeki tohumu, hiç kimsenin bilmediği… Sonra her baharda, her tohum yeni bir şiir doğurdu kimsenin henüz yazamadığı. Şiirin adı “Anabella.”..
Hiç bilinmeyeni yazmaya kalksam, imgeler dağ olur üzerime yıkılırdı belki? Bilerek susarsam eğer, gözbebeklerime kazınırdı. “Adı Anabella!” O gün bu gündür noktasız, virgülsüz bir şiirin içindeyim. Bir sigara içimi dudaklarında erimeyi beklerken, kaç yüzyıl daha geçecekti? Bilmem, hangi yanlışın izini sürerek yaşıyordum belli değil?
Baharlarda ayrılık kuruyan çiçeklere benzerdi. Çiçeklenmiş ormanların ortasında bir başına yalnız kalan kalbim, yazın umut dolu beklentisinden, kışın yağmur yüklü sevinçlerinden uzaktı artık. Bilmiyorum? Ayrılıkta bazen gerekli miydi? Oysa severken ayrılanların türküsü hiç bitmezdi. Onlar, toprakla tohumun kavuşması, akşam güneşinin gündüze veda edişi ve yerini gecenin huzurlu sakinliğine bırakışı gibi, hep dostça olacaktır. Oysa sonu gelmeyen bir ayrılığın şiiri içindeyim Anabella’nın.
Şimdi nisan ayıdır artık. Baharda ölümle ayrılık, haksız bir savaşta ölen sevenlerin ayrılışına benzerdi. Ya da güz yağmurlarıyla ıslanmış yoksullar gibi telaşlı… Oysa dere yatağına sığmayan ırmaklar gibi dağ havasına karışarak, sevdalı berrak bir nehir gibi sevenlerin yüreğine akmalı güneş. İnsan hiç olmasa, bir düş yeri bırakmalı kendine. Sonra şehrin bütün pencerelerini açarak, elinin gücünün yettiği yere kadar ölüm gelmeden bir gün, mutlaka sevgiyi taa yürekten haykırmalı! İsterse hiç kimse sormamalı, bilmemeli nedenini.
Dağlara çizilmiş bir resimdir Anabella’nın adı. Hiç kış görmemiş tırtılla kelebeğin masalsı öyküsü gibi, bir anı ertelemeden yaşar gibi, yüzyılları bir ana sığdırmaktı aşk denilen sanatı. Yoksa biz de mi yüzyıllarca bu serüvenin içindeydik, yüzyıllar mı bir ana sığdırmıştı sevgimizi belli değil. Sanki masalsı bir düştü zaman? Bize de oyununu oynadı ve bitti!
Severken ışıktan elleri vardı Anabella’nın. Güneşe karşı durarak, yedi renk prizmadan ışık saçardı gözleri. Saçlarının her bir telinde yıldızlar uçuşur, yakamozlarda ışık oyunları oynardı rengi ebruli, “ölürsem beni bir deniz kıyısına gömün” derdi. Ölüm baharlara yakışır mıydı hiç.
Kalemler, doğurgan bir ana gibi olurdu baharda. Aşkla doğururlar her bir şiiri. Sevenin bakış menzilindeki sevilen, yerle gök arasında bir yerlerde duyu ötesindedir artık. İşte o an, mayınlı tarlalarda bile yedi renk çiçekler açardı. Rengi gül kırmızı!
Kendi üstüme düştüğümde mevsimlerden bahardı. Bir gün Anabelli çiçekten elleriyle gelip dokundu ellerime. Narçiçeği rengindeydi gün. Güneş bütün sıcaklığıyla kucaklayınca bizi, bir veda öyküsünü daha bahardan kalma bir günde yazdık. O günden sonra az konuşuyor hep susuyorduk. Ya da birileri susturmuşlardı bizi. Sığınacak bir ağaç bulamayan göçmen kuşlar gibi, ölüm ötesi bir yerlerde hayatla ilk sevişen ilk insanlar gibi inadına yaşama tutunmaya çalışarak, yağmurun kollarına bırakıyorduk yorgun yüreklerimizi. Sonra hiç olmamış gibi mutlu ve hiç olmamış gibi bahtiyar ayrılıklara inat, göçmen kuşların hedefe varış öyküsünü yeniden yazdık. Anabella’nın…
Artık ıslanıp ıslatmayan, gizli bir nisan yağmuru başlamıştı sokaklarda. Bulutu içimizde olan, bir nisan yağmuru sürüp gidiyordu yüzyıllardır. Günah, yasak ve aşk üçgeni arasında gidip gelirken, adresi olmayan göçebeler gibi zamansız mekânsız bir yerlerdeydik artık.
Çok değil, bin yüzyıl önceydi: Denizlerin ortasında ışık kırılmaları gibi gizli bir serüveni yaşayıp, sevenlerle beraber yeraltı nehirlerden düşünmeden geçtik. Sonunu göremediğimiz bir düşütü yaşam. “İsmi Anabella… “
Sonra bir veda gününde, Anabella ve ben su içinde suya hasret, bin yıllık göç yollarının öyküsünü yazdık. Sevenlerin hedefe varış öykülerini anlattık büyüklere Üstelik bahardı artık. Nisan yağmurları da başlamıştı üstelik…