Status :
Üyelik tarihi : Mart.2007
Mesajlar: 565
Konular: 454
Aldığı Beğeniler: 3
Takva Ve Büyük Günahlar
TAKVA VE BÜYÜK GÜNAHLAR
Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’nin hadislerinden anlaşıldığı gibi insanın kurtuluşuna vesile olacak şey takvadır. Takva lügatta korunmak ve sakınmak anlamına gelir. Şer'i açıdan takva bir insanın ahiretine zarar veren her şeyden sakınması ve Allah-u Teala’dan korkarak onun emir ve nehiylerine karşı gelmekten çekinmesidir. İmam Cafer-i Sadık (a.s) takvanın anlamı sorulunca şöyle buyurdu: “Takva Allah'ın emir ettiği her yerde hazır olman ve nehyetiği yerden uzak durmandır.” (Sefinet-ül Bihar, c.2, s.678)
Görüldüğü gibi takvanın iki yönü vardır. Birinci yönü Allah-u Teala’nın bütün emirlerini yerine getirmektir. İkinci yönü ise Allah-u Teala’nın haram kıldığı her şeyden kaçınmaktır.
Kur'anı Kerim takva hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Takvalı olanları kurtuluşa erdiririz.” (Meryem, 72)
“İman edip takvalı olanlara dünya ve ahirette müjde vardır.” (Yunus, 63-64)
“Allah takvalı olanlarla birliktedir.” (Nahl, 128)
“Allah sadece takvalı olanların amellerini kabul eder.” (Maide, 27)
“Allah takvalı olanları sever.” (Al-i İmran, 76)
“Sizin Allah katında en değerli olanınız, en çok takvalı olanınızdır.” (Hucurat, 13)…
Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: Kendi akrabalarına buyurdu ki demeyin ki Muhammet bizdendir, Allah onun sebebine bizi bağışlar; Allah’a ant olsun ki benim dostlarım sizin ve başkalarının içerisinden ancak takvalı olanlardır.”
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Takva dinde doğruluğun ve sağlamlığın anahtarıdır. Ahiret için birikimdir. Her kötü huydan ve her felaketten uzaklaşmanın vesilesidir.”
İşte görüldüğü gibi takva bu kadar önemlidir.
Evet takva iki bölümden oluşmuştur. Farzları yerine getirmek ve günahlardan uzak durmak takvanın ikinci bölümü birinci bölümünden önce gelir. Zira günahlarla yapılan hayır ameller insanları manevi yönde ilerletmez. Zira Allah takvalılardan ve Allah'tan korkup günahlardan sakınanlardan amellerini kabul buyurur. Eğer günah olmazsa az ameller insana faydalı olur; onu manevi açıdan yüceltir, ilerletir. Ama günahla birlikte çok amelin bile faydası yoktur.
Öte yandan bir çok büyük günahlar, insanın yaptığı hayırları batıl ve yok eder.
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Haram bir lokmayı yemekten sakınmak iki bin sünnet namaz kılmaktan daha sevimlidir Allah katında.”
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Bir dirhemi kendi sahibine geri çevirip onun rızası olmadan yememek, Allah katında yetmiş kabul olmuş hacca eşittir.”
Bir diğer hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Haset etmek, aynı ateş odunu yakıp kül ettiği gibi imanı yakıp kül eder.”
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu: “Kim Subhanallah zikrini söylerse, Allah cennette onun için ağaç diker.” Kureyş'ten birisi “Ya Resulallah dedi, o zaman bizim cennette ağacımız bol olur”. Cevabında Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Fakat kendi elinizle bu dünyadan bir ateş gönderip de onları yakmaya çalışmayın.” Yani yaptığımız günahlar, cennette kazandıklarınızı kaybetmemize sebep olur.
Yine Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: “Allah'ın bir meleği her gece Beyt-ül Mukaddes’in üzerinde şöyle seslenir: “Kim haram yerse, Allah farz ve müstehap hiçbir amelini kabul etmez.”
Yine şöyle buyuruyor: Eğer zayıflıktan yere çakılmış kazıklar gibi oluncaya dek namaz kılıp yontulmuş çubuklar şekline dönüşünceye kadar oruç tutsanız, sizi günahtan alıkoyacak takvaya sahip olmadığınız müddetçe Allah sizden kabul buyurmaz.”
Yine buyurmuştur ki: “Dinin aslı günahtan kaçınmaktır; günahtan kaçının, o zaman insanların en abidi sayılırsınız.”
Evet bütün bu hadislerden de anlaşıldığı gibi takva ve günahlardan kaçınmak bu kadar önemlidir. Günah insanlar için bir azap vesilesi olmakla birlikte, insanların iyi amellerini de batıl eder, dualarının kabulünü önler ve insanı kötü bir akıbete doğru sürükler. Allah-u Teala cümlemizi bütün günahlardan korusun.
Burada size önce “kabire günahlar” denen büyük günahlarla küçük günahlar arasındaki farkı açıkladıktan sonra sürekli aklımızda bulunması ve dikkat etmemizi sağlaması için büyük günahların bir fihristini vereceğiz.
Bir kere Allah’a karşı yapılan bütün günahlar önemli ve büyük sayılır. Zira Yüce Rabbimize karşı her türlü isyan ve günah önemlidir. Ancak günahları birbirine karşı kıyasladığımızda bazıları bazılarından daha önemlidir. Hatırlatılması gereken başka bir nokta şudur ki eğer günahlar sık sık yapılır ve alışkanlık haline gelirse büyük günah sayılır.
Büyük günahların ölçüsü bazı hadislerde şöyle açıklanmıştır. Büyük günah Kur'an’da veya hadislerde hakkında azap vaadi verilen günahlardır. Ki bu günahlar bazı büyük alimlerin de sayıp açıkladığı gibi altmış küsür günahtan ibarettir.
BÜYÜK GÜNAHLAR
1- Allah'a şirk koşmak ve Riya
2- Kalben Allah'tan ümidi kesmek, dualarının kabul olmamasını
zannetmek.
3- Amelen Allah'ın rahmetinden ümidini kesmiş gibi davranıp Allah'a kötü zanda bulunmak.
4- Allah'ın mekrinden azap ve gazabından kendini emniyette görmek.
5- Haksız yere adam öldürmek
6- Anne baba haklarını çiğnemek ve onlara eziyet etmek onlara karşı görevlerini yerine getirmemek
7- Sılayı rahim yapmamak, akrabalarla ilişkiyi kesmek, onlara karşı vazifesini yerine getirmemek.
8- Yetim malı yemek
9- Faiz yemek
10- Zina yapmak
11- Livata yapmak
12- Yalan yere birisine zina suçu atmak
13- Şarap içmek
14- Kumar oynamak
15- Günah olan şeylerle eğlenmek
16- Haram müzik dinlemek veya söylemek
17- Yalan söylemek
18- Yalan yere and içmek
19- Yalan yere şahitlik yapmak
20- Hak yere şehadet vermekten kaçınmak
21- Verdiği ahdi bozmak, sözünde durmamak
22- Emanete hıyanet etmek
23- Hırsızlık yapmak
24- Alış veriş yaparken tartıda hıyanet etmek
25- Haram yemek
26- İslam'ı öğrenip yaşayabileceği bir yerden, öğrenemeyeceği ve yaşayamayacağı bir yere gitmek
27- Zalimlere zulüm yapmaları için yardım etmek
28- İmkanı olduğu halde mazlumlara yardım etmemek
29- Sihir yapmak
30- İsraf etmek
31- Kibirlenmek ve başkalarına üstün davranmak
32- Müslümanlarla savaşmak
33- Mundar kan ve domuz eti yemek
34- Bilerek namazı terk etmek
35- Zekat ve humus vermemek
36- Hac üzerine farz olduğu halde önemsemeyip hac görevini yerine getirmemek
37- Farzlardan birisini terk etmek
38- Küçük günahlarda ısrarlı olup tekrar tekrar yapmak
39- Gıybet etmek
40- Bir müminin haysiyetine dokunup onu rezil etmek
41- Müslümanlara hile yapmak
42- Müslümanların ihtiyacı olan şeyleri stok yapıp ileride daha da pahalansın diye satışa sunmamak
43- Haset etmek, kıskanmak
44- Bir mümine düşmanlık etmek
45- Kadının kadınla cinsel ilişkide bulunası (eşcinsellik)
46- Söz taşımak
47- Fehşa ve zinaya aracı olmak ve deyyusluk yapmak. Deyyusluk kendi haberi olduğu halde haberi yokmuş gibi davranıp karısının zina yapmasına göz yummak.
48- İstimna yapmak (mastürbasyon)
49- Dinde bidat koymak, yani dinde olmayan bir şeyi ona eklemek veya dinde olan bir şeyin onda olmamasını iddia etmek
50- Haksız yere bir hüküm vermek
51- Haram aylarda yani recep, zilkade, zilhicce ve muharrem aylarında savaşmak
52- İnsanları Allah yolundan alı koymak
53- Nimete nankörlük yapmak ve naşükür düşmek
54- Müslümanlar arasında fitne çıkarıp onları birbirlerine düşürmek
55- Kafirlere silah satmak
56- Bühtan etmek, yani yalan yere birisine bir kötülüğü isnad etmek
57- Kur'an a saygısızlık yapmak
58- Ka'beye saygısızlık yapmak
59- Cami ve mescitlere saygısızlık yapmak
60- Mukaddes türbelere saygısızlık yapmak
61- Kerbela’dan alınan Hz. Hüseyin’in türbesine, toprağına saygısızlık yapmak.
BÜYÜK GÜNAH OLMASI MUHTEMEL OLAN GÜNAHLAR
Buraya kadar büyük günah oldukları kesin olan günahların fihristini verdik. Şimdi günah oldukları kesin olan, aynı zamanda büyük günah olmaları muhtemel olan günahların fihristini vereceğiz.
1- Necis olmuş bir şeyi yemek veya içmek
2- İyiyi kötüden ayırt edebilen birisinin gördüğü yerde avret yerini açmak (karı-koca müstesna).
3- Başka birisinin avret yerine bakmak (yine karı-koca müstesna)
4- Kıbleyi arkaya veya öne alarak ihtiyaç gidermek.
5- Hayızlı, nifaslı veya cenabetli bir şekilde camide durmak.
6- Erkeklerin halis ipekten elbise giymeleri ve altın takmaları.
7- Kadının kendisini erkeğe benzetmesi ve erkeğin kendisini kadına benzetmesi.
8- Başka kişilere şehvet gözüyle bakmak (karı-koca müstesna)
9- Başkasının izni olmadan mektubunu okumak.
10- İzni olmadan başkasının evinin içindeki mahrem yerlere (genellikle bakılmasını istemediği yerlere) bakmak.
11- Saptırıcı kitap ve yayınları okumak, onlarla meşgul olmak.
12- Canlı varlıkların heykelini yapmak.
13- Namahrem birisinin bedenine dokunmak
14- Zalim birisini övmek, hatta övgüyü hak etmeyen birisini övmek medh etmek veya kınamayı hak etmeyen birisini kınamak.
15- Altın ve gümüşten olan kapları kullanmak
16- İtinasızlık yüzünden cemaatle namaz kılmamak.
Kısacası ilmihallerde zikredilen bütün farz olan şeyleri öğrenip de yerine getirmek ve haram olan şeyleri öğrenip terk etmek gerekir ve ihmal etmek caiz değildir ve insan Allah katında sorumlu olur.
GIYBET
Gıybetin büyük günahlardan olduğunda hiçbir şüphe yoktur; muhtelif hadislerde bu günahı yapanlara azap vaadi verilmiştir. Ve bir çok hadis ve ayetlerdeki açıklamalardan bu günahın ne kadar kötü bir günah olduğu ortaya çıkmaktadır. Biz Kur'an ve hadis-i şeriflerden istifade ederek bu konuyu şu başlıklar altında işlemeye çalışacağız:
1- Gıybetin önemi ve ne kadar büyük günah olduğu,
2- Gıybetin anlamı,
3- Gıybetin çeşitli türleri,
4- Gıybete yol açan sebepler,
5- Gıybet edenlerin karşısındaki vazifemiz,
6- Gıybetin tövbesi ve keffareti,
7- Gıybetin caiz olduğu yerler.
1- Gıybetin Önemi ve Büyüklüğü:
Allah-u Teala Nur suresinin 19. Ayetinde şöyle buyuruyor: "İman edenler içinde çirkin utanmazlıkların yaygınlaşmasından hoşlananlara dünyada da ahirette de azap vardır."
Bu ayetin tefsirinde İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir mu'min için kulaklarının duyduğunu, gözlerinin gördüğünü başkalarına söyleyen kişi, Allah-u Teala haklarında şöyle buyurduğu kimselerdendir: "İman edenler içinde çirkin utanmazlıkların yaygınlaşmasından hoşlananlara dünyada da ahirette de azap vardır."
Görüldüğü gibi bir mu'minin kötülüklerinin yayılmasından hoşlanan, yani buna vesile olan veya vesile olan kimselerden hoşlanan adamlara Allah azap vaadi vermiştir. İşte gıybet de bunlardan birisidir.
Yine Hak Teala Hucurat suresinin 12. Ayetinde şöyle buyuruyor: "Ey İman edenler bazınız bazınızın arkasından çekiştirmesin, gıybet etmesin; sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah'tan korkun..."
Bu ayeti kerimede Allah-u Teala bir mu'minin arkasından gıybet etmeyi onun ölü olduğu halde etini yemesine benzetmektedir.
Resul-i Ekrem (s.a.a)'den nakledildiğine göre o hazret şöyle buyuruyor: "Miraç gecesinde bir gurubu cehennem ateşinde mundar ve leş yedikleri halde gördüm. Cebrail'e "Bunlar kimlerdir?" diye sordum; o da "Bunlar dünyada halkın etini yiyen, yani gıybet eden kimselerdir." diye cevap verdi."
(Müstedrek-ül Vesail, Hac Kitabı, bab: 132)
Evet insanların dünyada yaptıkları ameller kıyamet günü karşılarına çıkacak ve ona uygun bir şekilde cezalandırılacaklardır.
Kur'an-ı Kerim'in bu benzetmelerinde bazı nükteler vardır ki onlara da değinmekte fayda vardır. Bir ölü kendisini savunamadığı gibi gıybet edilen kimsede hazır bulunamadığı için kendisini savunamayıp mağdur durumda kalıyor. Ölü birisinin eti kesildiğinde yeri dolduramadığı gibi gıybet edilen kişinin kaybolan haysiyet ve şerefinin yerinin dolması da gayri mümkün veya çok zordur. Bir mundarın eti kesilip organları söküldüğünde, kokusu etrafı sardığı gibi gıybet vesilesiyle de kötülükler, düşmanlıklar, kinler ve günahlar her tarafa yayılır ve kimsede huzur kalmaz; kimsede samimiyet kalmaz. Mundar ve leş eti insanları hastalandırabildiği gibi gıybet de insanın ruhunda ve toplumda nice rahatsızlıklar ve hastalıklar meydana getirir.
Muhtelif senetlerle sevgili Peygamber'imizden (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Gıybet, zinadan daha şiddetlidir. Nasıl olur diye sorulduğunda şöyle buyurdu: "Zira adam zina ederse, sonra da tövbe ederse, Allah onu affeder. Ama gıybet eden kimse, gıybet edilen kimse tarafından affedilmediği müddetçe bağışlanmaz."
(Bihar-ül Envar, c.77, s.89)
Hz. Ali (a.s): "Gıybetten kaçın; zira gıybet cehennem köpeklerinin yemeğidir."
(Bihar-ül Envar, c.75, s.248)
Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kim bir Müslüman erkeğin ve kadının gıybetini ederse, kırk gün ve gece Allah onun namaz ve orucunu kabul etmez. Gıybet ettiği kişi affederse o başka."
İmam Sadık (a.s): "Gıybet etmek, her Müslümana haramdır ve hiç şüphesiz gıybet iyilikleri yer; aynı ateş odunu yakıp kül ettiği gibi."
(Usul-i Kafi)
Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kıyamet günü birisini Allah'ın huzuruna getirip durdururlar ve amel kitabı kendisine verilir. Baktığında görür ki yaptığı iyilikler orada yoktur. Der ki: "Ya İlahi bu benim kitabım değildir; ben yaptığım itaatları onda göremiyorum?" Ona şöyle cevap verilir: "Senin Rabbin, ne hata yapar nede unutur; senin amelin halkın gıybetini yaptığın için yoktur." Sonra bir başkasını getirirler ona da amel kitabını verdiklerinde yapmadığı bir çok iyilikleri görür; arz eder: "Ya İlahi, bu benim kitabım değildir; zira ben bu amelleri yapmamışımdır." Şöyle denir cevabında: "Filan adam senin gıybetini yaptığı için, sana onun iyilikleri verildi."
Bir başka hadiste şöyle der: "Gıybet eden kimse, tövbe ederse cennete giren en son kişi olur; ve tövbesiz ölürse cehenneme giren ilk kişi olur.
Şunu da hatırlatmak gerekir ki gıybet sadece büyüklere ait değildir. İyiyi kötüden ayırt eden ve duyduğunda rahatsız olan çocukların gıybeti de haramdır.
2- Gıybetin Anlamı:
Resul-i Ekrem (s.a.a) gıybeti şöyle açıklamaktadır: "Gıybet, mu'min kardeşleri hakkında hoşlanmadığı bir şeyi söylemektir."
(Bihar-ül Envar, c.77, s.89)
İmam Sadık (a.s) ise gıybeti şu şekil de açıklıyor: "Gıybet mu'min kardeşinin hakkında Allah-u Teala'nın üzerini örttüğü bir kusuru, başkaları yanında açıp söylemeleridir."
(Bihar-ül Envar, c.75, s.245)
Ehl-i Beyt imamlarının yedincisi İmam Musa Kazım (a.s) ise şöyle değerlendiriyor: "Bir kişinin arkasından, onda olan ve halkın bildiği bir kusuru söylerse, gıybet olmaz; ama onda olup da halkın bilmediği kusuru açıklarsa, onun gıybetini yapmış olur."
(Bihar-ül Envar, c.75, s.245)
Kısacası bir mu'minin arkasında söylenen şeyler üç kısımdan birisidir.
a)- Bazıları kesinkes gıybettir ve haramdır. O da dine göre veya insana göre kusur ve eksiklik sayılan ve başkaları tarafından bilinmeyen ve açıklandığında gıybet edilen kimseyi rahatsız eden ve ayıplama ve aşağılama niyetiyle söylenen şeylerdir. Evet bu, kesinlikle gıybettir ve kebire günahlardandır.
b)- Başkasının bilinmeyen ayıbını, onu aşağılamak ve küçültmek maksadıyla değil de başka maksatla söylemek; örneğin sohbet olsun diye veya örnek göstermek için veya bu işten rahatsızlığını belirtmek için vb. bir sebeple söylemek. Bu kısmın kötülüğü, birinci kısım kadar olmasa da yine de haramdır ve bu maksatlarla da olsa mu'minin kusurlarının söylenmemesi gerekir.
c)- Başkasının bilinen bir ayıbını başkaları yanında söylemek; bu da birkaç türlüdür: Eğer o adamı kötülemek ve kınama maksadıyla söylerse, bu da gıybet sayılmasa dahi haramdır. Zira bunu yapmak mu'mine eziyet ve hakaret unvanı altına girer ve kesinlikle haramdır.
Eğer bilinen bir şeyi söyler ve kötüleme ve hakaret etme maksadı taşımaz ama onun söylenmesi kendiliğinden o kişinin ayıplanmasına vesile olursa, bu da gıybet olmasa dahi haramdır. Zira başkalarına kötü lakap takma ünvanı altına girer ve Kur'an'da neyh edilmiştir.
Ama eğer bilinen bir şeyi söyler, kötüleme maksadı olmaz, kendiliğinden de onun ayıplanması ve aşağılanmasına yol açmazsa, o zaman söylenmesinde zahiren sakınca yoktur. Ama yine de ihtiyaten bunu da söylememek iyidir.
3- Gıybetin Çeşitli Türleri:
Gıybet çeşitli şekillerde gerçekleşebilir:
a)- İnsanın bedeni ile ilgili kusurları söylemek: Mesela kör, şaşı, kel, siyah, sarı, kısa, uzun gibi lakaplar ki adam duyduğunda rahatsız olursa söylenmesi gıybet ve haramdır.
b)- İnsanın soyu sopuyla ilgili kusurları söylemek: Mesela falan adamın babası kötü bir ailedendir vb. şeyleri söylemek haramdır ve gıybettir.
c)- Ahlakıyla ilgili kusurları söylemek: Filan adam kötü ahlaklıdır, korkaktır, riyakardır vb. gibi..
d)- Dini ile ilgili kusurları söylemek: Filan adam yalancıdır, zekat vermiyor, namaza önem vermiyor vb. şeyleri söylemek.
e)- Dünyası ile ilgili kusurları söylemek: Filan adam edepsizdir, çok gevezedir, boğazına düşkündür, çok uyuyor, hak bilmez birisidir vb. şeyler gibi..
f)- Veya ona ait olan herhangi bir kusuru söylemek: Elbisesi kirlidir, eskidir, uzundur, kısadır, şöyledir, böyledir. Elbette bunlardan hangisi daha büyük olursa günahı, vebali de daha büyük olur.
Şunu da hatırlatmak gerekir ki gıybet, birisinin ayıbını başkasına söylemektir ve bildirmektir. Bu, bazen sözle, bazen fiille, bazen işaretle yada yazıyla gerçekleşebilir. Yani önemli olan birisinin kusurunu açıklamak, hangi vesileyle olursa olsun haram ve gıybettir.
Hatırlatılması gereken bir başka husus ise karşı tarafın gıybet edilen kimseyi tanıyacak şekilde ondan bahsetmesi haramdır. Ama tanınmayacak şekilde bahsetmek sakıncasızdır. Sınırlı şahıslardan da bahsetmek haramdır. Mesela filan adamın çocuklarından birisi şöyle böyledir; bütün çocuklar zan altında kaldıkları için haramdır.
Eğer sayıları geniş bir kitle arasına katarak bahsederse sakıncasızdır. Mesela Kırıkkalelilerden birisi şöyle yapıyordu, bunun sakıncası yoktur. Yine eğer büyük bir topluluğun hepsini kötüler ve suçlarsa bu da haramdır. Mesela Ankaralılar şöyledir, Iğdırlılar böyledir şeklinde söylerse haramdır ve bütün o şehrin gıybetini etmiş olur. Veya filan şehrin çoğu böyledir derse de bu da ihtiyaten haramdır.
4- Gıybete yol açan sebepler:
1- Gazap ve öfke: Bazen birisine olan gazap ve öfkemiz, bizi onun ayıplarını ortaya çıkarmaya itebilir.
2- Kin beslemek: Bazen önceden olan kinimiz birisinin gıybetini yapmamıza, onu kötülememize yol açabilir.
3- Hased ve çekemezlik: Bazen de bu kötü huy insanın gıybet etmesini ve hased ettiği kimsenin kusurlarını açığa çıkarmaya ve böylece hasedini dindirmeye çalışmasına vesile olur.
4- Kibir ve üstünlük taslamak: Çoğu kişiler kendilerini üstün göstermek için başkalarını kötülemeye ve kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışır.
5- Acıma duygusu: Bazen de şeytan bu yoldan insanları kandırır ve ona acıdığı için ve yaptığı kötülükten duyduğu üzüntüyü bildirmek için, onun yaptığını başkasına anlatır.
6- Kendini temize çıkarmak: Bazen kendisini temize çıkarmak için kötü ameli başkasına isnad eder ve böylece kendisini o amelden ve suçtan kurtarmaya çalışır. Bu da günahtır hatta o adam yapmış olsa dahi; o sadece kendisinden o kötülüğü nefyetme hakkına sabittir. Yani ben yapmamışımdır diyebilir, ama başkasına isnad edemez.
5- Gıybet Edenler Karşısında Vazifemiz:
Gıybet edenler karşısında ilk vazifemiz uygun bir dille gıybet edeni emr-i bil-maruf ve nehyi anil-münker etmek ve o ameli yapmaktan sakındırmaktır. Sonra da gıybeti yapılan kimseyi savunmak ve ona isnad edilen şeyi reddetmek ve onu bu isnattan tenzih etmek ve ona yardımcı olmaktır. Eğer bunu yapamazsa ve gıybet edeni yaptığı işten vazgeçiremezse, o meclisten kalkmalı ve orayı terk etmelidir. Yoksa eğer oturup dinler ve söylenenlerden hoşlanırsa veya en azından itiraz etmezse, o da gıybet günahına ortak olmuş olur. Bu konuda aşağıdaki hadislere dikkatinizi çekmek istiyoruz:
Hz. Ali (a.s): "Gıybeti dinleyen kimse, gıybet eden gibidir."
(Mizan-ül Hikme, c.7, s.352)
İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) şöyle buyuruyor: "Kulağın senin üzerindeki hakkı, onu gıybet ve helal olmayan şeyleri dinlemekten uzak tutmaktır."
Resul-i Ekrem (s.a.a): "Müslüman kardeşi yanında gıybet edilip de ona yardım edebileceği halde (onun gıybetini önleyebileceği halde) ona yardımcı olmayan kimseyi, Allah dünya ve ahiretde yardımsız bırakır."
Yine Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "Kim bir mecliste kardeşine duyduğu bir gıybeti reddederek ona iyilikte bulunursa, Allah-u Teala dünya ve ahiret hayatında bin kötülük kapısını ondan reddeder (uzaklaştırır)."
Yine şöyle buyurduğu rivayet ediliyor: "Kim mu'min kardeşi hakkında yapılan gıybet konusunda, kardeşinin haysiyetini savunursa, onu cehennem ateşinden kurtarmak Allah'ın üzerine bir hak olur."
(Mizan-ül Hikme, c.7, s.353)
Bazı rivayetlerden de anlaşıldığına göre mu'min kardeşini savunabilecek durumda olan ve onun hakkında yapılan gıybeti önleme imkanına sahip olan birisi, bunu yapmazsa günahı gıybet edenden yetmiş kat daha fazladır.
Belki de sebebi şudur ki gıybeti dinleyen olamazsa veya önlenirse gıybet eden de bir daha gıybet etmeye cesaret edemez. Ama gıybeti dinlemek, ona itirazda bulunmamak insanları bu günaha daha fazla cüretkar kılıyor.
Hatırlatılması gereken bir başka husus ise şudur ki, bir başka insan bir başkasının arkasından gıybet edip çekiştirir, ama yüzüne gelip onu methedip yağcılık yaparsa, böyle birisinin günahı başkasınınkinin iki katıdır. Zira bu bir nifaktır ve hadislerde iki dilli, bizim aramızda ise iki yüzlü olarak tarif edilir.
Bir hadiste şöyle deniyor: "Kıyamet günü iki dilli insan ateşten iki dile sahip olduğu halde mahşere gelir."
(Mekasip kitabı, Gıybet Babı)
Görüldüğü gibi gıybetin çeşitli durumları onun vebalinin de artmasına veya azalmasına vesile olur. Zaman ve mekanlar da gıybetin ve günahların vebalini etkiler. Mesela Ramazan ayında yapılan bir gıybet ile başka zamanda yapılan bir gıybet aynı değildir. Mesela bir camide yapılan gıybet ve günahla başka yerde yapılan aynı değildir. Mu'minin de derecesine göre gıybetlerinde vebali değişebilir.
6- Gıybetin Tövbesi ve Keffareti:
Evet gıybet büyük günahlardan olduğu için, Allah etmesin bu günaha mübtela olursa, hemen pişman olup tövbe etmesi ve bir daha tekrarlamamaya karar alması, kalbiyle birlikte dille de Allah'tan mağfiret dilemesi farzdır. Sonra da mümkün mertebe gıybet ettiği kimseden helallik almalı ve onu kendinden razı etmelidir. Eğer gıybet ettiği kişi ölmüşse veya ona bir türlü ulaşamıyorsa yahut gıybet konusundan haberdar değildir ve kendisine söylendiği vakit buna daha çok rahatsız olacaksa, helallik almanın yerine onun hakkında dua ve istiğfar etmeli ve onun hakkında iyilikte bulunmalıdır. Bu konuda da bir çok hadisler nakledilmiştir ki sözün fazla uzamaması için onlardan vazgeçiyoruz.
Gıybeti edilen kişinin helal etmesi iyidir; zira bu vesileyle sevaba ulaşır ve başkalarının da onu bağışlamasına vesile olur. Eğer Allah'ın mağfiretini bekliyorsak bizim de başkalarını affetmemiz gerekir.
Şu noktayı da bilmemiz gerekir ki gıybet etmemekle insan, şer'i vazifesini yapıp kendisini büyük bir vebalden kurtardığı gibi Allah katında da büyük sevaplara nail olur.
Resul-i Ekrem'den şöyle rivayet edilmiştir: "Gıybet etmeyi terk etmek, Allah (Azze ve Celle) katında on bin rekat sünnet namaz kılmaktan daha sevimlidir."
7- Gıybetin Caiz Olduğu Yerler:
Gıybetin bazı yerlerde caiz olduğuna hükmedilmiştir ki aşağıda kısaca bunlara değinmeye çalışacağız:
1- Günahı açık bir şekilde insanların gözü önünde yapan kimsenin gıybeti caizdir. Mesela halkın gözü önünde şarap kadehi kaldıran, çekinmeden içen birisi gibi.
Burada bazı alimler sadece açıkta yaptığı o günahı söylemek caizdir. Ama gizlide yaptığı günahlar varsa onları açığa çıkarmak caiz değildir, diyorlar. En azından ihtiyat gereği o günahları söylememek iyidir. Bir de günah yapan kimse yaptığı günahın günahlığını kabul ederse, caizdir; ama eğer bazı mazeretler öne sürüyorsa, örneğin Ramazan günü orucunu yiyor, ama hasta olduğunu ve yolcu olduğunu iddia ediyorsa, buu tür durumlarda da ihtiyaten gıybet etmemek gerekir.
2- Kendisine haksızlık ve zulüm yapan birisi olur ve kendisi hiçbir yolla onun zulüm ve haksızlığını önleyemiyorsa, eğer bunu önleyebilecek başka birisi varsa, o zaman onun yaptığı zulmü başkasına şikayet edip ondan yardım dileyebilir.
Allah-u Teala Nisa suresinin 148. ayetinde şöyle buyuruyor: "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; zulme uğrayanlar hariç ..."
3- Eğer bir insan ticaret yapacağı veya evlilik bağı kuracağı birisi hakkında insanla istişare ederse, gerçeği söylemediği taktirde önemli fesat ve kötülüğün veya zararın meydana geleceğinden korkarsa, o zaman doğruyu söyleyebilir. Elbette eğer kusurunu söylemeden onu bu işten vazgeçirebilirse öyle yapmalıdır; ama eğer başka bir yolla unu bu işten vazgeçiremezse, o zaman doğruyu söyleyebilir. Şunu da dikkate almak lazımdır ki, eğer o mu'minin haysiyetinin zedelenmesi, o adama değecek zarardan daha önemli olursa, o zaman doğruyu söylememesi gerekir..
4- Allah'ın dininde bid'at koyan ve yanlışlarıyla insanları saptıran kimseye insanlar kanmasın diye onun gıybetinin yapılması caizdir.
5- Yalan bir hadis uydurup Peygamber'e isnad eden kimselerin gıybeti caizdir ki insanlar ona kanmasınlar. Yine yalan yare birisinin aleyhine şahitlik yaparsa, onun yalanını ortaya çıkarmak caizdir.
6- Eğer birisi bir lakapla meşhur olmuş ve onu söylemeden tanımıyorlar veya karıştırıyorlarsa, iki şartla bu lakabı söylemek caizdir: Birincisi onu aşağılamak niyetiyle söylemezse, ikincisi o adam o lakabın söylenmesinden rahatsız olmuyorsa, söylemenin sakıncası yoktur. Ama eğer rahatsız oluyorsa onunla onu tanıtmak caiz değildir.
7- Eğer yalan yere bir soya kendisini isnat ederse, mesela yalan yere seyit olduğunu iddia ederse, yalanını bilen kimse bunu başkalarına söyleyebilir. Zira neseblerin karışmaması önemlidir.
8- Kısacası eğer bir yerde doğruyu söylemek bir mu'minin haysiyetini korumaktan daha önemli olursa, o zaman doğruyu söylemek caizdir. Mesela bir haksızlığın yapıldığı bir yerde, doğruyu bilen kimsenin şahitlik yapıp hakkı ezilen kimseye yardımcı olması gibi.
Ya Rabbi, bütün günahlardan korunmada eğer sen bize yardımcı olmazsan, biz bundan aciziz. Bütün enbiya ve evliya hürmetine lütuf ve yardımlarını bizden esirgeme. Amin!
YALAN SÖYLEMEK
En önemli büyük günahlardan birisi de, "yalan" söylemektir. Bu günah da maalesef çok büyük, tehlikeli ve önemli olmasına rağmen insanlar arasında en yaygın günahlardan birisidir. Yalancılığın ne kadar kötü ve büyük bir günah olduğunu açıklamadan önce İslam'da dürüstlük ve doğruluğun önemi üzerinde biraz durmak uygun olacaktır.
İslam açısından her şeyde doğru olmanın ve doğru söylemenin ne derece önemli olduğunu Kur'an'ın bir çok ayetinden anlamak mümkündür. Kur'an-ı Kerim nerede bir peygamberi övmek istemişse, onun çeşitli sıfatları içerisinde özellikle doğru olduğu ve doğru söyleyen birisi olduğu üzerinde vurgu yapmıştır. Kur'an-ı Kerim Allah'ın Halil-i (dostu) put kıran İbrahim (a.s)'ı bu sıfatla anmış, pak ve iffetli Hz. Yusuf'u (a.s) bu sıfatla övmüş, Hz. İsmail'i (a s) doğru söyleyen birisi olarak tanıtmış. Hz. İdris'i (a.s) bu sıfatla methetmiş ve kısacası Peygamberler ve Allah velilerinden söz ederken doğru konuşmayı onların en bariz ve önemli sıfatlarından birisi olarak ön plana çıkarmıştır.
İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Allah (azze ve celle) bütün Peygamberleri doğru söylemek ve emanete hıyanet etmemek emri ile gönderilmiştir."
Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Kişinin namaz kılıp oruç tuttuğuna aldanmayın. Çünkü namaz ve oruç onun için bir alışkanlık haline gelmiş olabilir. İnsanları doğru söylemeleri ve emaneti eda etmeleriyle tanıyın."
Yine şöyle buyuruyor: "Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur. Resul-i Ekrem (s.a.a) de doğru konuşup emaneti eda eden kimselere şefaat vaad etmiştir. Hz. Ali'ye ettiği vasiyetlerin başında da doğru söylemek gelmektedir."
Hz. Ali (a.s) da şöyle buyurmaktadır doğruluk hakkında: "Her zaman doğru konuşun; çünkü o kurtarıcıdır."
Bunlar İslam'ın doğruluğa verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. Fakat bundan da önemlisi İslam'ın yalan ve yalancılık hakkında yaptığı tehdit ve sınamalardır ki onlara dikkat edildiğinde bu günahın ne kadar büyük ve önemli olduğu anlaşılmaktadır.
Kur'an-ı Kerim yalancıları Allah'ın ayetlerine iman etmeyen ve Allah'ın hidayetinden mahrum kalan kimseler olarak tanıtmaktadır. Onların akıbeti hakkında da şöyle buyurmaktadır: "Kıyamet günü Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün."
Evet yalan söylemek insanın fıtratına ters düşen bir şeydir. Zira çocuklar dahi yalan söyleyenden hoşlanmazlar ve rahatsız olurlar. En ufak bir çocuğa dahi gel sana elma vereyim deyip de geldiğinde vermezsen senden nefret eder. Bütün semavi dinlerde bile yalan en şiddetli şekliyle kötülenerek kınanmıştır.
Bu günah görünüşte basit, hiçbir zorluğu olmayan, her hangi bir masrafı ve harcı olmayan, her mekan ve zamanda kolayca işlenebilen, fakat batında çok büyük ve önemli olan bir günah olduğu için, insanın son derece dikkatli olması gerekir. Evet yalanın ne kadar büyük olduğunu şu hadislerde görebiliriz:
On birinci İmamımız İmam Hasan Askeri (a.s): "Eğer bütün kötülük bir evde toplanırsa, o evin anahtarı yalan söylemektir."
Resul-i Ekrem (s .a .a): "Bir mümin korkak ve cimri olabilir, ama yalancı olamaz."
Hz. Ali (a .s): "Bir insan, yalanın ciddisini de şakasını da terk etmediği müddetçe, imanın tadını hissetmez."
İmam Bakır (a.s): "Yalan imanı tahrip edip yıkar."
Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kurtuluşunuzu yalanda görseniz dahi ondan uzak durun; çünkü onda helak olmaktan başka bir şey yoktur."
Evet İslam yalancılarla arkadaş olmayı bile yasaklamıştır.
Hz. Ali (a.s): "Müslümana yalancıyla arkadaş olmak yakışmaz.
İmam Zeynülabidin (a.s) oğlu imam Bakır'a (a.s) şöyle vasiyette bulunmaktadır: "Sakın yalancıyla dost olma; o, serap gibidir; yakını uzak, uzağı yakın gösterir.
YALANIN SONUÇLARI
Evet kötülüklerin kaynağı olan bu büyük günahın eserlerini ve sonuçlarına da dikkat etmeliyiz ve aşağıda bu sonuçlara kısaca değinmek istiyoruz.
1- Nifak (iki yüzlülük): Hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Yalan insanları yavaş yavaş iki yüzlülüğe ve münafıklığa götürür."
2- Değersizlik: Yalan, toplum arasında insanın değerini düşürür ve kimsenin ona güveni kalmaz. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Yalancıların ilminden fayda gelmez."
3- Hayasızlık: Yalancı adam rezil olduğu için artık hürmetleri korumaz ve hiçbir şeyde haya etmez. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Yalancı adamın hayası olmaz."
4- Başkaları hakkında kötü düşünmek: Yalancı adam kendisi yalan söylediği için başkalarının da kendisine yalan söylediğini zanneder."
5- Vicdanı önünde mahçup olmak: Yalancı adam söylediği her yalandan sonra vicdan ateşinde yanıp durur ve huzur görmez.
6- Sürekli korku, kaygı ve ıstırap içinde olmak: Günahkar sürekli yalanının ortaya çıkıp rezil olacağından korktuğu için, hep korku ve ıstırap içinde yaşar. Onun için sevgili Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Doğruluk, rahatlık ve huzur vesilesidir yalan ise şüphe ve ıstırap vesilesidir."
7- Tahkir olmak ve aşağılanmak: Bazen yalancıyla dalga geçilir; "Hadi bir yalan uydur da bizi biraz eğlendir…"
8- Rezil ve rüsva olmak: Evet toplumun içerisinde rezil olmak yalanın en önemli ve acı sonuçlarından birisidir. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah, bir gün, sakladığınız yalanları ortaya çıkaracaktır."
YALAN SÖYLEMENİN SEBEPLERİ
Evet yalanın önemini ve sonuçlarını kısaca öğrendik. Şimdi yalan söylemenin sebeplerini de kısaca öğrenelim ki böylece bu hastalığın sebeplerini teşhis edip onu tedavi etmeye çalışalım. Acaba bizi neler yalan söylemeye itebilir?
1- Yersiz utangaçlık ve çekingenlik: Bazı kimseler, bazı şeylerden dolayı yersiz yere utandığı için yalan söylüyor ki bu utangaçlığının önünü alsın. Halbuki hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi bu tür utangaçlıklar akılsızlıktan başka bir şey değildir.
2- Hased ve kin: Birine karşı hasedi ve eski bir kini olduğu için onun hakkında yalan söylüyor. Onun iyiliklerini örtmeye veya tersine yorumlamaya kalkışıyor ve ona yersiz kusurlar bulmaya çalışıyor.
3- İmanın zayıflığı: Allah'tan korkmadığı ve onu kendisine hazır ve nazır görmediği için yalan söylüyor. Halbuki bütün söylediklerinin kaydedildiği ve hepsinden hesaba çekileceğini bilir ve inanırsa ister istemez yalandan kaçınır.
4- Kendini temize çıkarmak: Bazen kendi kusurlarını örtmek ve kendini suçsuz göstermek için yalana yelteniyor ve suçu başkalarının boynuna yıkmaya çalışıyor. Şu cümleleri çok duymuyor muyuz?: "Benim dersim iyiydi ama, öğretmen bana gıcık gittiği için zayıf aldım!" "Gücüm az değildi ama, düşman çoktu!" "Ben iyi çalıştım ama, sınav çok zordu!" Ve benzeri bahaneler…
5- Şaka ve eğlenme: Bir çok zaman yalan şakadan başlar ve azar azar artar ve ciddileşir. Bu yüzden İmamlarımız, yalanın şakasından da ciddisinden de sakındırmışlardır
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurmuştur: "Halkı güldürmek için yalan konuşan kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!"
6- Kendinde bir eksiklik hissetmek: Bazıları aşağılık kompleksine kapılarak eksikliklerini tamamlamak için yalan söyler ve kendilerini daha iyi göstermeye çalışırlar.
7- Makam ve mal hırsı: Bir çokları yalan konuşmadan makam veya servete, paraya pula erişemeyeceklerini gördükleri için yalan konuşuyorlar. Tarihte ve günümüzde örnekleri çoktur.
Semure bin Cündep adlı bir güya sahabi Muaviye zamanında dört yüz bin dirhem alarak Hz. Ali'nin hakkında Resulullah'ın yatağında hicret gecesi yattıktan sonra nazil olan "İnsanlardan bazısı Allah'ın rızasını kazanma karşılığı canını satar." Ayetinin, Hz. Ali'yi şehit eden İbn-i Mülcem hakkında nazil olduğu hadisini uydurmuştur!
Rabbim cümlemizi bu Şeytani ve nefsani tehlikelerden korusun. Amin!
İ S R A F
Bu yazıda büyük günahlardan birisi sayılan ve malesef yaygın olan ve fazla dikkate alınmayan israf günahının önemini ve çeşitli boyutlarını açıklamaya çalışacağız.
İsraf konusunda aşağıda vereceğimiz başlıklar atında bahsedeceğiz:
1- İsrafın önemi ve ne kadar büyük bir günah olduğu
2- İsrafın anlamı ve alametleri
3- İsrafın çeşitli kısımları
1- İSRAFIN ÖNEMİ
İmam Rıza (a.s)'dan ve İmam Sadık (a.s)'dan nakledilen hadislerde israfın büyük günah olduğu açıkça beyan edilmiştir. Bu hadisler olmasaydı dahi, Kur'an-ı Kerim'de israf hakkında nazil olan ayetler, bu günahın büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Mesela Araf suresinin 31. ayetinde şöyle buyuruyor:
"Ey Adem oğulları yiyin, için; fakat israf etmeyin; zira O, israf edenleri sevmez."
Görüldüğü gibi bu ayetten açıkça israf edenlerin Allah'ın düşmanı oldukları anlaşılmaktadır. Tabi ki Allah düşmanlarına azap edecektir.
Mumin suresinin 43. ayetinde ise şöyle buyurmaktadır:
"Ve hiç şüphesiz israf edenler işte onlar ateş halkı (ehlidirler)."
İsra suresinin 26. ve 27. ayetlerinde bu konuda şöyle buyuruyor:
"Malını gereksiz yere saçıp savurma; çünkü gereksiz yere malını saçıp savuranlar-israf edenler, şeytanların kardeşleri olmuşlardır; Şeytan ise Allah'a karşı çok nankördür."
İşte bütün bu ayetler, israfın ne kadar kötü bir amel olduğunu ve ne kadar korkunç sonuçlar doğurduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu konu hakkında daha bir çok ayet vardır ki söz daha fazla uzamasın diye onlardan vazgeçiyoruz.
Şimdi de bu konu hakkında bazı hadislere yer verelim:
Hz. Emir-ül Müminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Yazıklar olsun israf eden kimseye ne kadar uzaktır kendini ıslah etmekten; kötü durumunu telafi edip düzeltmekten!"
(Mizan-ül Hikme, c. 4, s.333)
Yine şöyle buyuruyor: "Hiç şüphesiz Allah, bir kulunun iyiliğini istediği zaman, ona orta ayarlı ve güzel tedbirli olmayı ilham eder ve onu kötü tedbirden ve israftan uzak tutar."
(Müstedrek-ül Vesail, Bab: 10)
İmam Musa Kazım (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir mala, servete sahip olan, fesat ve bozgunculuktan kaçınsın. Zira malı, uygun olmayan ve gereksiz yerde sarf etmek, israf ve aşırılıktır. Bu ise harcayanı halk arasında yüceltir ama Allah katında alçaltır."
(Bihar-ül Envar, c.78, s.327)
İmam Sadık (a.s)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Allah'tan kork; ne israf et nede cimrilik yap; bu ikisinin arasında dengeli git. Hiç şüphesiz israf da savurganlıktan sayılır ve Allah-u Teala saçıp savurmayın buyurmuştur. Allah, hiçbir zaman orta ayarlı ve iktisatlı davranmaktan ötürü azap etmez."
(Müstedrek-ül Vesail, Nikah kitabı, Bab: 20)
Yine İmam (a.s)'dan şöyle nakledilmiştir: "Acaba Allah-u Teala birisine mal verdiğinde, ona değer verdiğinden dolayı ve birisine vermediği vakit de onu değersiz bildiğinden dolayı mı böyle yaptığını sanıyorsunuz?! Hayır böyle değildir; mal Allah'ın malıdır; onu kişinin yanında emanet olarak bırakır. Ve aşırı gitmeden orta ayarlı yemeği, orta ayarlı içmeyi, orta ayarlı evlenmek için harcamayı ve orta ayarlı birisi için kullanmayı izin vermiş, arta kalanı müminlerin fakirlerine vermeyi ve onların ihtiyaçlarını gidermek için harcamayı ön görmüştür. Kim böyle yaparsa yediği, içtiği, bindiği, evlendiği ona helal olur." Sonra buyurdu: "İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez."
(Müstedrek-ül Vesail, Nikah kitabı, Bab: 22)
Yine İmam Sadık (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Malını israf ederek telef edip fakirleşen kimsenin duası kabul olmaz. Allah-u Teala'dan mal istediğinde ona şöyle buyurur: "Sana iktisatlı davranıp aşırı gitmemeyi emretmedim mi?"
(Günahan-ı Kebire, c.2, s.103)
2- İSRAFIN ANLAMI VE ALAMETLERİ
İsraf haddi aşmak ve aşırı gitmekten ibarettir. Bu ise iki türden oluşur. Birincisi malı aşırı bir şekilde kullanmak, saçıp savurmaktır. İkincisi ise kendisine layık olmayan ve onun şanını (bütcesini-haddini) aşan harcamalardır. Mesela onun şanına yakışan bir milyonluk elbiseyi giymektir; o ise bunu riayet etmeden on milyonluk elbiseyi alıp giyiyor. Onun şanına yakışan filan arabaya binmektir, o ise bunun kaç kat fazla fiyatı olan arabaya biniyor… ve benzeri şeyler.
Bu konuda ve israf edenler hususunda Hz. Emir-ül Müminin Ali (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "İsraf eden kimsenin üç alameti vardır: Kendisine layık olmayan şeyi yer, layık olmayan şeyi giyer, layık olmayan şeyi satın alır."
(Bihar-ül Envar, c.75, s.304)
İshak Bin Ammar İmam Musa Kazım (a.s)'a şöyle soruyor: "Acaba bir kişinin on tane gömleği olursa, bu israftan sayılır mı? İmam (a.s) cevabında şöyle buyurdu: "Bu onun elbisesinin sağlam kalmasını daha iyi sağlar. İsraf ise haysiyetini korumak için halkın önünde giyeceğin elbiselerini pis ve kirli yerlerde çalışma sırasında giymektir."
(Bihar-ül Envar, c.79, s.317)
3- İSARFIN ÇEŞİTLİ KISIMLARI
İsraf şahıslara zaman ve mekana göre farklıdır. Mesela filan makama veya şahsiyete veya gelire sahip olan birisine, belli bir elbiseyi giymek veya arabayı kullanmak veya filan türlü evde oturmak israf sayılmadığı halde, başka birisine israf sayılabilir.
Onun için İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Nice fakir vardır ki zenginden daha çok israfkardır; zira zengin varından harcadığı halde, fakir sahip olmadığı şeylerden harcayıp kendini borca harca sokuyor."
(Furu-ul Kafi)
Maalesef çoğu insanlarımız maddi şeylerde kendinden üstte olanları dikkate aldıkları için, boş harcamalara, şanlarına ve durumlarına uygun olmayan masraflara katlandıkları için bakarsın bir ömür boyu borç ve harçla geçiniyorlar ve bunun ıstırap ve stresiyle yaşıyorlar, ki bunlar da eğer ihtiyaçları ve durumlarının üstünde olan şeyler olursa israf sayılır.
Onun için Hz. Emir-ül Müminin Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Üç haslet bir insanda bulunmadığı zaman, imanın hakikatini tadamaz: Dinde derin bilgi sahibi olmak, musibet ve zorluklara sabretmek ve geçim masraflarında iyi ölçülü olabilmek."
(Sefinet-ül Bihar, c.2, s.135)
İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmaktadır: "Geçiminde iktisatlı davranan bir kimsenin fakir olmayacağına ben kefilim."
(Vesail-üş Şia)
Yine şöyle buyuruyor: "Kendisine dünyadan kısmet olan şeye razı olan kimse, üzüntüden eziyet ve sıkıntıdan kurtulur."
(Sefinet-ül Bihar, c.2, s.425)
İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: "Kurtarıcı olan üç şeydir: Gizli ve aşikarda Allah'tan korkmak, zenginlikte ve fakirlikte iktisatlı davranmak, orta ayarlı olmak, hoşnutluk ve gazapta adaletli konuşmak."
(Sefinet-ül Bihar, c.1, s.34)
Öte yandan zamanın ve şartların da, israf olup olmama konusunda etkisi olabilir. Mesela normal bir zamanda ve belli şartlarda kullanılması tabii olan ve israf sayılmayan bir şey, mesela kıtlık zamanında, toplum deprem, savaş gibi şeylerle mahrum kaldığı bir sırada israf sayılabilir.
İmam Sadık (a.s)'ın hizmetçisinden şöyle nakledilmiştir: "Medine'de pahalılık olan bir sırada, İmam (a.s) bana ne kadar yiyeceğimiz (buğday, arpa) var?" diye sordu. Ben de "Birkaç ay masrafımıza yetecek kadar mevcuttur." dedim. İmam (a.s) hepsini pazara çıkarıp satmamı emretti; ben de Medine'de buğday ve arpa bulunmuyor dedim. İmam (a.s) "Sen sat" buyurdu. Satıp dönünce de şöyle tenbih etti: "Bundan sonra ihtiyacını günlük olarak temin edersin..."
(Furu-ül Kafi)
Bazı cahiller İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) İmam Sadık (a.s) ve İmam Rıza (a.s)'a itiraz ederek, "Ceddiniz Peygamber (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s) böyle yapmadığı halde siz neden güzel elbise giyiyorsunuz?" diye itiraz ettiklerinde şöyle cevap veriyorlardı: "Resulullah'ın zamanında çoğu insanlara fakirlik hakim idi ve ceddimiz de o zamana uygun elbiseleri giyiyordu. Fakat bizim zamanımızda durum değişmiş ve insanların durumu iyileşmiştir. O zamanın ki gibi giyinirsek bizi aşağılarlar."
(Günahan-ı Kebire, c.2, s.110)
Bir başka hadiste İmam Sadık (a.s) bu soruyu sorana "Yakına gel, buyurdu ve üzerine giydiği elbiseyi açarak, içten giydiği eski ve haşin elbiseyi gösterdi ve şöyle buyurdu: "İçten giydiğim şu elbiseyi Allah'a tevazu için giymişim; üstten giydiğimi ise sen ve benzerin için giymişimdir."
(Günahan-ı Kebire, c.2, s.110)
Kısacası bazı masrafların israf olup olmaması adamına, zamanına ve mekanına göre değişebilir. Ancak daima israf sayılan şey, insanın boşuna bir malını ve sahip olduğu faydalı bir şeyi kendisi ve başka birisi yararlanabileceği halde zay ve telef etmesidir. Hatta az bir miktar olsa dahi.
Mesela İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "İktisatlı davranmak Allah'ın (Azze ve Celle) sevdiği ve israf etmek Allah'ın buğz ettiği bir şeydir. Hatta bir işe yarayacak olan bir çekirdeği atmak veya içtiğin suyun kalan miktarını dökmek dahi olsa, bu israftır ve Allah'ın sevmediği bir şeydir."
(Bihar-ül Envar, c.71, s.346)
İmam Sadık (a.s) yarı yenmiş bir şeyin evinden dışarı atıldığını görünce gazap etmiş ve şöyle buyurmuştu: "Nedir bu yaptığınız? Eğer siz doymuşsanız, halkın bir çoğu doymamıştır; ihtiyacı olanlara verin; neden israf ediyorsunuz?!"
(Günahan-ı Kebire, c.2, s.111)
Bir başka rivayette şöyle nakledilmiştir: "İmam Bakır (a.s) bir gün hacet gidermek için helaya girerken yolda bir ekmek kırıntısı görünce, onu alıp hizmetçisine verdi ve bunu tut buyurdu. Heladan dönünce ekmeği istedi. Adam ben ekmeği temizleyip yedim dedi. İmam (a.s) o halde sen Allah yolunda azatsın buyurdu. Başkaları "Bu adam azatlığı hak edecek bir şey yapmadı ki!" deyince şöyle buyurdu: "O, ekmek nimetine saygılı davrandığı ve onu yediği için cenneti hak etmiş oldu. O yüzden cenneti hak eden birisinin benim kölem ve hizmetçim olmasına gönlüm razı olmadı."
(Günahan-ı Kebire, c.2, S.111)
Hatırlanması gereken bir husus ise, hayır ve şerlerde israfın söz konusu olmamasıdır. Eğer bir insan gösteriş için değil sadece Allah rızası için, ne kadar hayır hasenatta bulunursa israf sayılmaz; elbette kendisi ve ailesini mağdur bırakmayacak şartıyla.
Bu konuda Resul-i Ekrem (s.a.a)'in şu hadisiyle yetiniyoruz: Buyudu: "İsrafta hayır ve hayırda israf yoktur."
(Bihar-ül Envar, c.77, s.169)
Son olarak önemli bir noktaya ve israfın bütün boyutlarını içeren ve hepimiz için bir ders olması gereken bir hadisi aktararak bu konuya son vermek istiyoruz.
O nokta şudur ki telef edilen şey ne kadar büyük olursa, sorumluluğu da o kadar büyük ve ağırdır. Bu yüzden insanın sahip olduğu en büyük nimet ömür ve hayat nimeti olduğu için bu nimetin kadrini bilmeden, onu kolayca boşuna kaybetmek veya Allah korusun onu Allah'ın razı olmadığı şeylerde harcamak, en büyük israf olsa gerek. Allah hepimizi günahlardan korusun; verdiği nimetin, özellikle ömür nimetinin kadrini bilip ondan en iyi şekilde yararlanmayı nasip etsin. Son olarak yukarıda vaat ettiğim hadisi aktarmak istiyorum:
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü adım adımdan açtırılmadan şu dört şey sorulur insana: Ömrünü nerede geçirdiğinden, gençliğini nerede sarf ettiğinden; malını nerede kazanıp nerede harcadığından ve Biz Ehlibeyt'in sevgisinden."
(Tuhef-ul Ukul, s.56)
KİBİR VE BÜYÜKLÜK TASLAMAK
"Kibir ve büyüklük taslamak" büyük günahlar listesinde yer alan en önemi günahlardan birisidir. Biz bu konuyu aşağıdaki başlıklar altında ele almaya çalışacağız:
1- Kibir'in anlamı ve büyük günah oluşu,
2- Kibirin kısımları,
3- Kibirin alametleri,
4- Kibirin kökleri,
5- Kibirin doğurduğu sonuçlar,
6- Kibir hastalığının düşünce bazında tedavisi,
7- Kibir hastalığının amel bazında tedavisi,
8- Kibirli değil mütevazı olmak gerekir,
9- Tevazu ve alçak gönüllüğün alametleri,
10- Mütevazı olmanın fazilet ve sonuçları.
1- KİBİRİN ANLAMI VE BÜYÜK GÜNAH OLUŞU
Kibir insanın kendisinden başkasından üstün görmesi veya başkalarına üstünlük taslaması demektir. İnsanın içinde bulunan bu hisse kibir ve bunu pratiğe dökülmesi ve amelen insanın başkalarına çeşitli vesilelerle üstünlük taslamasına tekebbür (Kibirlenme) denir.
Kibirin kendini beğenmişlik ve gururla farkı şudur ki kendini beğenmek sadece insanın kendisi ile alakalı olan bir şeydir. Başka birisi söz konusu olmasa dahi kendini beğenip bununla gururlanmıyor. Ancak kibir kendini beğenmenin yanı sıra başkasından da kendini büyük ve üstün görmek veya öyle taslamaktır.
Kibir ve kibirlenme insanoğlunun sahibi olabileceği en kötü ve korkunç sıfatlardan birisidir. Zira kibir ancak Allah-u Teala'ya yakışan bir sıfatlardan birisidir ve başka hiçbir varlığa böyle bir şey yakışmaz; çünkü diğer varlıkların hepsi her neye sahipler ise hepsini Allah-u Teala'dan almışlardır.
Kendileri ise muhtaç naçiz ve aciz bir yaratıktan ibarettir.
Bu sıfatın kötülüğü ve büyük bir günah oluşu bir çok ayet ve hadislerden anlamak mümkündür; ki burada birkaç örnek vermekle yetineceğiz:
Zumer suresi ayet 60 da şöyle buyuruyor: "...Büyüklenen, kibirlenenler için cehennemde bir yer mi yok?!"
Yine aynı surenin 72. ayetinde şöyle buyuruyor: "İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından içeri girin. Büyüklük taslayanların yeri ne de kötüdür!"
Mu'min suresinde ise şöyle buyurmaktadır: "..İşte Allah her mütekebbir zorbanın kalbini böyle damgalar."
Yani mütekebbir olan kimsenin Allah'ın lütuf ve inayetinden mahrum kalır ve ne olduğu her kez tarafından anlaşılıp tanınır.
Kibirin ne kadar kötü iğrenç olduğunu anlamak için onun Şeytan'ın sıfatlarından olduğunu ve Şeytan'ın Allah'ın dergahından kovulup ve ebediyen lanetlenmesine vesile olduğunu bilmemiz yeterlidir. Kur'an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Ve Meleklere: "Adem'e secde edin dedik de iblisten başka (Hepsi) secde ettiler; o ise dayattı ve kafirlerden oldu."
(Bakara, 34)
Resulullah (s.a.a)'den nakledilen bir hadiste şöyle buyuruyor: "Kalbinde bir hardal tanesi kadar kibir olan bir kimse, cennete giremez. Kim büyüklenir ve yol yürürken tekebbür ederse, Allah kendisine gazaplandığı halde onun huzuruna varır (mahşur olur)."
(Mirac-üs Saade, s.201)
Hz. Emir-ül Mu'minin Ali (a.s) ise şöyle buyuruyor: "Kibirden kaçın zira o günahların en büyüğü ve kınanmaya en layık kusurdur. Kibir İblis'in (Şeytan'ın) ziynetidir."
(Mizan-ül Hikme, c.8, s.298)
Birisi İmam Sadık (a.s)'a "İlhad (hak yolundan sapmanın) en aşağı derecesi nedir?" diye sorulunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu: "İlhadın en aşağı derecesi kibirdir."
(el-Kafi, c. ,s.)
Yine şöyle buyurmaktadır: "Mütekebbir insanlar kıyamet gününde ufak karıncalar halinde harş edilecekler ve Allah-u Teala mahlukatın hesabını bitirinceye kadar insanlar onların üzerinde yürüyeceklerdir."
(el-Kafi, c. ,s.)
Hz. Ali (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Kibirden kaçın; zira kibir azgınlığın başı ve Rahman'a isyandır."
(Mizan-ül Hikme, c.8, s.300)
Yine Şöyle buyurmuştur: "Dün (bir damla) nütfe olan, yarın ise bir leş olacak mütekebbire (kibirlenen kimseye) şaşarım!"
(Nech-ül Belağa, Hikmet: 126)
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "Kıymet günü benden en uzak olanınız, serserilerdir; onlar ise büyüklenen kimselerdir."
(Bihar-ül Envar, c.73, s.232)
2- KİBİRİN KISIMLARI
Kibir üç kısımdan ibarettir:
a) Allah'a karşı kibirli olmak:
Allah'a karşı kibirlenmek, ona karşı durmak, Allah'lık iddiasında bulunmak veya ona isyan ve azgınlık ruhuyla karşı gelmek, emir ve nehiylerini reddetmektir. Firavunlar, Nemrutlar, Şeddatlar… gibi.
Evet Allah'a karşı tekebbür, ya ilahlık iddiası yapmak, ya onun ibadet ve itaatinden, büyüklenerek çekinmek, hatta tekebbür ve büyüklük taslayarak Allah'a dua edip ondan hacet dilemeye dahi tenezzül etmemek, hatta bunu hurafe ve akılsızlık olarak nitelemek, Allah'a karşı tekebbürdür ve insanın küfrüne yol açar.
Evet en kötü ve korkunç tekebbür Allah'a karşı olan tekebbürdür. Bu konuda bir ayetin mealini vererek geçeceğiz; Mu'min suresinin 60. ayetinde şöyle buyuruyor:
"Rabbimiz dedi ki: Bana dua edin, size icâbet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (Müstekbirler) cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir."
b) Peygamberler ve İmamlara Karşı kibirlenmek:
Peygamberler ve İmamlara karşı kibirlenmek, kendini onlardan üstün veya onların haddinde görmek ve onların söz, emir ve nehiylerine boyun eğmemek, itaat etmemekten ibarettir. Peygamberlere itaat etmeyen kafirler ve müşrikler, "Onlar da bizim gibi beşer ve insandırlar ve bize bir üstünlükleri yoktur, biz neden onlara iman edelim itaat edelim?" diyorlardı. Bazıları ise biz onlardan daha üstünüz bize neden melek nazil olmuyor? diyorlardı.
Bu gün de güya çağdaş geçinen, kendilerini medeni bilen zavallılar da Allah'ın dinin karşısına dikilip Allah'ın ahkamını ve Resulullah'ın buyruklarını çağdışı ve gericilik olarak nitelendiriyorlar. Bunların eski müşriklerle tek farkı, modern müşrikler oluşlarıdır.
Burada hatırlanması gereken bir nokta da şudur ki, gaybet zamanında imamların emriyle bizim, müctehid ve din mutahassısı âlimlere müracaat edip onlara taklit etmemiz ve dinimizin ahkamını onlardan öğrenmemiz gerekir. O halde müctehidlerin fetvalarına da karşı gelmek Allah ve Resulü'ne karşı gelmek ve onlara tekebbür etmek gibi olur. Allah cümlemizi Şeytan'ın vesveselerinden korusun. Mütekebbirlerin kafirliğinden ve ebedi olarak cehennemde kalacağından bahseden bazı ayet ve hadislerde de işte bu iki kısım kastedilmektedir. Ama sonra bahsedeceğimiz kısım, yani kullara karşı kibirlenmek büyük günah olmasına rağmen insanın küfrüne ve ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmaz.
c) Allah'ın Kullarına Karşı Kibirlenmek:
Kullara karşı kibirlenmek, hem kalpte, hem dilde, hem de amelde kendini üstün sayıp onları küçümsemek, onlarla eşit sayılmaktan hoşlanmamak, yürürken her kesin önünde gitmek, meclislerde başta oturmayı sevmek, herkesten selam ve tevazu beklemek, birisinden bir nasihat dinlediğinde bozulmak ve bir türlü kabul etmemek, konuştuğu batıl ve yanlış bir söze itiraz edildiğinde öfkelenmek, birisine bir şey öğrettiğinde minnet etmek, başkalarından hizmet beklemek, cemaat namazında bile fakir ve aşağı sınıf insanlarla oturmamak, bilip bilmediği her konuda görüş bildirmeğe kalkışıp kendini göstermeye çalışmak vb. hareketlerle gerçekleşir. Bu kısım kullara karşı yapılan en kötü tekebbürdür.
Bazen ise kalpte ve amelde kibirli olması ve davranmasına rağmen bunu dilinde belirtmez. Bu kısım biraz daha hafiftir, fakat yine de kötü ve tehlikelidir. Bir başka kısım ise, kalbinde kibirli olmasına ve kendini üstün görmesine rağmen, bunu dile getirmeyip amelde de başkalarına karşı mütevazı davranmaya çalışmaktır. Bu kısım da yine kibir kavramına girmesine rağmen, öncekiler kadar kötü ve tehlikeli değil ve tedavisi daha kolaydır.
3- KİBİRİN ALAMETLERİ
Gediğimiz gibi kibir bir hastalıktır, hem de en kötü hastalık. Bir hastalığı tedavi etmek için ilk olarak o hastalığı teşhis etmek gerekir. Kibir hastalığının teşhisi için aşağıda bazı alametleri zikretmemiz uygun olacaktır. (Gerçi bazı alametleri, bir önceki bölümde de zikrettik).
a- Bir insan kendi emsaliyle bir konuda tartıştığı zaman karşı taraf doğruyu ve hak olanı söylediğinde, buna itiraf edemiyor, hakkı öğrendiği için hoşnutluğunu beyan edemiyorsa, bilsin ki kibirlidir.
b- Bir meclise gittiğinde kendisine layık yerden aşağıda oturmak ar geliyorsa veya yürürken herkesten arkaya kalmaktan rahatsız oluyorsa, bilsin ki kibirlidir.
c- Mesela bir işçisine, öğrencisine, kendisinden yaşta küçük olan kimseye vb. selam vermek kendisine ağır geliyorsa bilsin ki kibirlidir.
d- Mesela fakir bir mu'minin davetine icabet etmeğe, onunla birlikte oturup kalkmaya güceniyorsa, bilsin ki kibirlidir.
e- Ucuz ve eskimiş bir elbiseyi giymek ağır geliyor ve mutlaka pahalı ve değerli elbiseler giymeye özen gösteriyorsa, kibirli sayılır. Ancak bu işi yapmak gerçekten onun haysiyet ve onurunu toplum içerisinde zedeleyecek nitelikte olursa o başka.
Kısacası fakirlik, zenginlik, aşağı, yukarı, pahalı, ucuz vb. şeyler onu fazla etkilemiyorsa, zararına da olsa gerektiğinde doğrulara itiraf edebilen kimse inşallah kendisini kibirden kurtarmış sayılır.
4- KİBİRE YOL AÇAN SEBEPLER
İmam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Başkalarına karşı kibirlenen, üstünlük taslamak isteyen kimse, kendi nefsinde bir aşağılık ve zillet hissetmesinden dolayı bunu yapar."
(Bihar-ül Envar, c.73, s.225)
Hz. Ali (a.s) ise: "Ancak aşağılık ve hakir kimse tekebbür edip büyüklenir." buyurmaktadır.
(Mizan-ül Hikme, c.8, s.311)
Evet çoğu insanları, aşağılık kompleksine kapıldıkları veya kendilerinde başkalarına karşı bir eksiklik hissettikleri için, bu hislerini tatmin etmek ve bu eksiklerini güya telafi etmek için, yalan yere kendilerini şöyle veya böyle göstermeye çalışıyorlar; başkalarına üstünlük taslıyorlar.
Halbuki hadis-i şeriflerde de buyrulduğu gibi, bir ağaçta ne kadar fazla meyve olursa, o kadar dalları aşağı eğilir. Davulun içi boş olduğu için dambür-gümbür ses çıkar; bir kapta su ne kadar az olursa lakır şukur ses çıkarır.
Bazen de mümkündür ki başkalarına karşı duyduğumuz bir kin veya hased, onlara karşı kibirli davranmamıza sebep olsun.
5- KİBİRİN DOĞURDUĞU SONUÇLAR
a) Her şeyden önce kibirlenen insanı Allah sevmez; çünkü şöyle buyuruyor Kur'an-ı Kerim'de:
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme çünkü Allah her büyüklük taslayıp böbürde neni sevmez".
(Lokman suresi, ayet: 1
b) Kibirlenen insanı insanlar da sevmez: "Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Mütekebbir insanın dostu olmaz "
(Mizan-ül Hikme, c.8, s.316)
İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyuruyor: "Kibir sahibi olan kimse, (insanlardan) güzel övgü beklemesin."
(Bihar-ül Envar, c.73, s.234)
c)- Mütekebbir insan bilahare insanlar arasında zelil olur:
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: "İnsanlara karşı tekebbür eden zelil olur."
(Bihar-ül Envar, c.77, s.235)
Resul-i Ekrem (s.a.a) ise şöyle buyuruyor: "Allah için tevazu göstereni Allah yüceltir... tekebbür edeni ise Allah kırar mahveder..."
(el-Terğib, c.3, s.560)
d)- Kibir, insanın akıl ve düşünce gücünü zedeler; zira aklını kullanmasına engel olur. Zaten aklını kullanabilen bir kimse, kibirin ne kadar saçma bir şey olduğunu, kendisinin ne olduğunu anlayabilir.
Onun için Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: " Aklın en kötü afeti kibirdir."
(Mizan-ül Hikme, c.8, s.300)
İmam Muhammed Bakır (a.s) ise şöyle buyurmaktadır: "Bir kişinin kalbine ne kadar kibir girerse, o kadar aklından azalır."
(Bihar, c.78, s.186)
Bir gün Resulullah (s.a.a) bir yerden geçerken bir grubun toplandığını görünce "Ne için toplanmışsınız?" diye sordu: Ya Resulullah, dediler şu gördüğün adam delidir; sara geçiriyor, onun için toplandık. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: "Bu deli değildir hastadır." Sonra şöyle devam etti: "Asıl ve gerçek deliyi size tanıtayım mı?" "Evet ya Resulallah" dediler. O zaman şöyle buyurdu "Yürürken büyüklenen, yanlarına bakarak, omuzlarını sallayarak yürüyen kimse, günah ettiği halde Allah'tan cennet dileyen, şerrinden emanda olmayan, hayrı umulmayan kimsedir asıl deli olan; bu gariban ise bir hastadır ancak."
(Bihar-ül Envar, c.73, s.233)
e)- Kibir İnsanı İlim ve fazilet elde etmekten alı kor:
İmam Musa Kazım (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor: "Ekin, yumuşak yerde biter, kayalık üzerinde değil. Hikmet ve ilim de mütevazı kalpte yetişir ve hayatını sürdürür; mütekebbir bir kalpte değil; zira Allah tevazuyu aklın vesilesi kıldığı gibi, tekebbürü de cahilliğin vesilesi kılmıştır. Bilmez misiniz alçak tavanlı bir yerde başını dik tutarsan başın kırılır; aşağı eğen ise tavanın gölgesinden yaralanır. Allah-u Teala da tevazu etmeyeni alçaltır tevazu edeni ise yüceltir."
(Tuhef-ul Ukul, s.817)
Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyurmuştur: " Tekebbür eden kimse ilim öğrenemez."
(Mizan-ül Hikme, c.8, s.316)
RİYA
Riya kelimesi "gösteriş" demektir. Ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere, "riya", bir ameli Allah rızası için değil başka bir gayeyle, mesela ona buna gösteriş olsun ve başkalarına iyi gözüksün diye yapmaktır.
Riya konusu İslamî kaynaklarda, sürekli şirk mevzusunun bir parçası ve bir kısmı olarak ele alınıp bahsedilir.
Evet muvahhid bir insan şirkin bütün kısımlarında kaçınmalıdır. O halde biz "riya" konusunu ele almadan şirkin kısımlarına kısaca değinmemiz gerekir ki "riya"nın da hangi kısımdan olduğunu anlayabilelim.
ŞİRKİN ANLAMI
"Şirk" ortak koşmak demektir. İslam'da en önemli mes'ele olan ve dinin temelini oluşturan şey Allah'a inanmak, onu her şeyde birlemek ve ona hiçbir şeyi ortak ve eş koşmamaktır ki buna "Tevhid İnancı" denir. O halde şirk herhangi bir şeyi herhangi bir şeyde Allah'a ortak koşmağa denir.
Tweet