Sayfa 1 Toplam 8 Sayfadan 12345678 SonuncuSonuncu
Toplam 117 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 15 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Hz. Muhammed (s.a.v.)' in Hayatı

  1. #1
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart Hz. Muhammed (s.a.v.)' in Hayatı




    "Bismillahirrahmanirrahim!

    Hz. Muhammed (S.A.V), 571 yılında Mekke'de doğdu. Mekke'nin ve Arabistan'ın en nüfuslu kabilesi olan Kureyş'in, Benihaşim (Haşimoğulları) boyundandır. Babası Kureyş kabilesinin lideri ve Mekke yöneticisi olan Abdülmuttalip'in oğlu Abdullah, annesi ise yine aynı kabilenin Zühre boyundan Vehb bin Abd Menaf'ın kızı Amine idi. Babasını doğmadan, annesini ise altı yaşında kaybeden Hz.Muhammed (S.A.V), büyükbabası Abdülmuttalip'ın himayesine girdi. Hz.Muhammed (S.A.V), sekiz yaşında iken Abdülmuttalip'de ölünce, amcası Ebu Talib'in yanına alındı. 10-12 yaşlarında çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu ağır koşullara rağmen Hz. Muhammed (S.A.V) mazbut bir hayat sürmekte, dürüstlüğü ve doğruluğu ile tanınmaktaydı. Bu yüzden henüz gençliğinde herkesin takdir ve saygısını kazanmış, "Muhammed el-Emin" diye anılmaya başlamıştı.
    Hz. Muhammed (S.A.V) gençliğinde, ticaretle uğraşan amcası ile Suriye'ye gitti. Daha sonra Hz. Hatice bint Huveylit adında zengin bir dul kadının, ticari işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Hz. Muhammed (S.A.V) 595 yılında Hz. Hatice ile evlendiğinde 25, Hz. Hatice ise bu sırada 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed (S.A.V) bu evlilikten sonra da bir süre ticaretle uğraştı. 40 yaşına yaklaşırken, hayatında dönüşüm belirtileri baş gösterdi. Bu sırada, topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hakim olmaya başlamıştı. Bu amaçla, Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren toplumun içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküntüydü. Hz. Muhammed (S.A.V) 40 yaşında iken, Hira dağında kendisine ilk vahi geldi. Bu vahi, Allah tarafından Cebrail adlı melek aracılığı ile gönderilmişti ve "İkra" diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hz. Muhammed (S.A.V) evine döndü ve eşi Hz. Hatice'den kendisini örtmesini istedi. Sükunet bulduktan sonra yaşadığı bu olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hz. Hatice hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali ve azat ettiği kölesi Zeyd'e peygamberliğini açıkladı. Hepsi inanıp Müslüman oldular.

    Hz. Muhammed (S.A.V), güvendiği kimselere, peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Üç yıl süren bu gizlilik içinde hiç vahi gelmedi. Yine Hira'da iken Hz. Muhammed (S.A.V)'e ikinci vahi geldi. Hz. Muhammed (S.A.V), Allah'tan gelen emirle, işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi. Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed (S.A.V)'in bu davranışlarını önceden ciddiye almadılar. Fakat İslâmiyet, özellikle yoksul halk ve köleler arasında gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu. Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)'e ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Ayrıca İslâmiyet, onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasi nüfuslarını kaybetmek, hem de Kabe'deki putlar sayesinde elde ettikleri maddi çıkardan yoksun kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Hz. Muhammed (S.A.V) ise kendisine ve arkadaşlarına yapılan tüm baskılara rağmen İslâmiyet'i yaymaya devam ediyordu. Baskılara ve işkencelere dayanamayan Müslümanların bir kısmı, Hz. Muhammed (S.A.V)'in izni ile Habeşistan'a göç etmek zorunda kaldılar.

    Mekke dönemindeki belli başlı olaylardan biri de Miraç'tı. Hz. Muhammed (S.A.V) bir gece Mekke'den, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gittiğini, oradan da meleklerin eşliğinde göklere ve Allah'ın huzuruna çıktığını açıkladı. Bu olay Kureyş liderlerinin Hz. Muhammed (S.A.V)'e çok sert davranmalarına ve yalancılıkla suçlamalarına yol açtı. İslamiyet'in Mekke'de yayılmasının imkânsız denecek kadar güç olduğunu gören Hz. Muhammed (S.A.V), İslâmiyet'i daha rahat yayabileceği bir yere gitme kararı aldı. Bu amaçla Taif'e gittiğinde Taifliler, Kureyşlilerin etkisi ile Hz. Muhammed (S.A.V)'e hakaret ettiler ve kendisini çocuklarına taşlattılar.

    Hz. Muhammed (S.A.V); Medine'den, Hac amacı ile Mekke'ye gelen bazı kabile liderleri ile gizlice konuşup anlaştıktan sonra Mekke'den Medine'ye Hicret edilmesine karar verdi. Müslümanların hepsinin Mekke'den çıktığını öğrenen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)'in de Medine'ye giderek İslâmiyet'in yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için onu öldürmeye karar verdiler. Her boydan bir kişi seçilecek ve bunlar hep birlikte gidip Hz. Muhammed (S.A.V)'i öldüreceklerdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V) daha önce bu olayı öğrenmiş ve Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Muhammed (S.A.V) ve Hz. Ebu Bekir, Mekke yakınlarında Sevr mağarasında üç gün saklandıktan sonra, 20 Eylül 622 günü Medine yakınlarındaki Kuba mevkiine vardılar. Burada Medineliler tarafından karşılanan Hz.Muhammed (S.A.V), bizzat kendisinin de inşaatında çalıştığı yeryüzünün ilk camiini Kuba'da yaptırdı.

    14 günlük misafirlikten sonra Medine'ye doğru yola çıkan Hz. Muhammed (S.A.V), Kuba ile Medine arasındaki Benisalim semtinde ilk Cuma namazını kıldı ve Medinelilerin sevgi gösterileri arasında şehre girdikten sonra, Hz. Ebu Eyyubi Ensari'ya misafir oldu. Medine'de hem İslâmiyet'in ilkelerini halka öğretiyor, hem de tüm siyasi, askeri ve idari işleri orada arkadaşları ile görüşüp kararlaştırıyordu. Artık hem peygamber, hem de devlet başkanıydı. İslamiyet'e davet ettiği kabilelere elçiler gönderiyor, İslamiyet'i kabul eden yerlere valiler ve kadılar tayin ediyordu.

    Hz. Muhammed (S.A.V), askeri düzenlemeler yaparak İslamiyet'i korumaya kararlıydı. Mekkeliler ise hicretin ikinci yılında düşmanca tavırlarına devam ediyorlardı. Mekke ve Medine arasında bulunan Bedir'de yapılan savaşı Müslümanlar kazandı. Mekkeliler bu savaştan sonra yeni kuvvetlerle Uhut dağı eteklerinde yeniden İslâm ordusuna saldırdı. Müslümanların lehine devam eden savaşta artçı kuvvetlerin yerlerinden ayrılarak savaşa katılmaları savaşı Mekkelilerin lehine çevirdi. Bu savaşta Hz. Muhammed (S.A.V)'in amcası Hz. Hamza ve birçok Müslüman şehit düştü ve Hz. Muhammed (S.A.V) yaralandı. Mekkeliler bu zaferden sonra 627 yılında Hayber Yahudilerini de yanlarına alarak, Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed (S.A.V) Mekkelilerin saldırılarından korunmak için Medine kentinin etrafına hendekler kazarak savunmaya geçti. 20 gün süren ablukadan bir sonuç alamayan düşmanlar dağılıp gittiler. Hendek savaşından sonra Müslümanlığın ortadan kaldırılamayacağı kanısı yaygınlaştı. Pek çok kabile İslâmiyet'i kabul etti. Mekkelilerle 628 yılında Hubeydiye anlaşması yapıldı. Hz. Muhammed (S.A.V)'in o yıl hac yapmaktan vazgeçmesini ancak ertesi yıl serbestçe gelip hac yapabileceğini öngören bu antlaşma ile Mekkeliler ilk defa Hz. Muhammed'in gücünü kabul ediyorlardı. Ertesi yıl Yahudilerin elinde bulunan Hayber kalesi ve çevresi alındı. Hz. Muhammed (S.A.V) 630 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, direnmenin sonuç vermeyeceğini düşünen Mekkeliler şehri teslim ettiler. Mekke halkının büyük çoğunluğu İslâmiyet'i kabul etti. Bizanslılarla da çarpışan Müslümanlar, Hint okyanusundan Suriye sınırlarına, Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardı.

    632 yılında 100.000 kişilik bir kafileyle hacca giden Hz. Muhammed (S.A.V) ünlü veda hutbesini okudu. Bu hutbe İslâm dinin birçok önemli ilkesinin anlatıldığı bir konuşma idi. İnsanlar arasındaki eşitlik, kadın haklarına saygı gösterilmesi, tefeciliğin ve kan davalarının yasaklanması gibi birçok sosyal konuyu kapsıyordu. Veda haccından sonra Medine'ye dönen Hz. Muhammed (S.A.V) aniden rahatsızlandı. 8 Haziran 632 tarihinde, eşi Ayşe'nin kucağında vefat etti. Hz. Ayşe'nin odasına defnedildi ve burası daha sonra türbe haline getirildi.

    Hz. Muhammed'in erkek çocuklarının üçü de evlenme çağına gelmeden ölmüşler, dört kız çocuğundan yalnız Ali ile evlenen Fatma çocuk sahibi olmuştur.

    Benzer Konular:
    Konu ß®ΞÂkΞ®07 tarafından (04.Şubat.2007 Saat 13:25 ) değiştirilmiştir.
    Frank Woods bunu beğendi.

  2. #2
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    Davet Mektupları [Hz.peygamberin hayatı]



    Nebiyy-i muhterem, Hudaybiye'den döndükten sonra, İslâm'ın bütün dünyaya yayılmasını, insanların Cehennem azabından kurtulup, hakiki saadete kavuşmasını arzu ediyordu. Zira O, bütün aleme, rahmet olarak gönderilmişti.
    Bu sebeple, çevredeki hükümdarlara elçiler gönderip, İslâm'a davet etmeyi düşündüler. Dıhye-i Kelbi'yi , Rum; Amr bin Ümeyye'yi , Habeş; Hatib bin Ebi Beltea'yı , Mısır hükümdarına sefir olarak vazifelendirdi. Ayrıca aynı vazife ile Salit bin Amr'ı , Yemame'ye; Şüca'bin Vehb'i , İran hükümdarına gönderdiler.
    Bu elçiler, Eshab-ı kiramın en güzideleriydi. Suretleri ve sözleri en güzel olanlarıydı. Her bir hükümdara, ayrı ayrı İslâm'a davet mektupları yazıldı
    Sevgili Peygamberimiz mektupların altını, gümüş yüzüğünün kaşında üç satır halinde yazılı olan, "Allahü teâlânın Resulü Muhammed aleyhisselam" mührü ile mühürledi.

    Hükümdarlara gönderilecek elçiler, sabah, Peygamber efendimizin bir mucizesi olarak, gidecekleri devletin lisanının öğrenmiş olarak kalktılar.



  3. #3
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    İlk mektup Habeşistan'a [Hz.peygamberin hayatı]


    Habeşistan'a elçi olarak giden Amr bin Ümeyye hazretleri, Necaşi Eshame'den, daha önce oraya hicret etmiş bulunan Eshab-ı kiramın, Medine'ye gönderilmesini de isteyecekti.

    Amr bin Ümeyye kısa zamanda Habeşistan'a varıp, melik Necaşi Eshame'nin huzuruna çıktı. Necaşi, tahtından aşağı indi; Resulullahın mektubunu pek büyük bir hürmet ve muhabbetle aldı. Öptü, yüzüne ve gözüne sürdükten sonra açıp okutturdu:

    "Bismillahirrahmanirrahim!

    Allahü teâlânın resulü Muhammed (aleyhisselam)dan, Habeş meliki Necaşi Eshame'ye!..

    Hidayete tabi olana selam olsun!... Ey Hükümdar! Selamette olmanı diler, sana olan nimetlerinden dolayı, allahü teâlâya hamd ederim. Ondan başka ilah yoktur. O Melik'tir; bütün kainatta tasarruf sahibi yalnız O'dur. Kuddus'tür; her türlü ayıp ve kusurlardan beridir Selam'dır;kullarını bütün tehlikelerden selamette bulundurucudur. Mü'min'dir ;emniyet verendir. Müheymin'dir ;her şeyi gözetip koruyandır.

    Ben şehadet ederim ki, İsa (aleyhisselam), Allahü teâlânın, çok temiz, iffet sahibi, her türlü dünya hayatından tamamiyle çekilmiş bulunan Meryem'e ilka ettiği, ruhu ve kelimesidir. Allahü teâlâ, Âdem'i, kudreti ile nasıl yarattı ise, İsa'yı da öyle yaratmıştır.

    Ey Hükümdar! Ben, seni, eşi ortağı olmayan Allahü teâlâya imana, O'na ibadet etmeye ve bana tabi olmaya, Allahü teâlânın bana gönderdiklerinde inanmaya davet ediyorum. Çünkü, ben, Allahü teâlânın bunları tebliğ etmeye memur resulüyüm.

    Şimdi ben, sana lazım olan tebligatı yapmış, dünya ve ahiret saadetini sağlayacak nasihatı etmiş bulunuyorum. Nasihatımı kabul ediniz! Hidayete eren, doğru yola kavuşanlara selam olsun."

    Resul-i ekrem efendimizin mektubunu, büyük bir edeb ve tevazu ile dinleyen hükümdar Eshame, derhal; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh" diyerek Kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman olduğunu harkese ilan ettikten sonra;

    "Yemin ederim ki, O, kitap ehli olan Yahudi ve hıristiyanların gelmesini beklediği, önceki peygamberlerin geleceğini müjdelediği peygamberdir.
    Eğer yanına gitmeye imkanım olsaydı, muhakkak gider, hizmetiyle şereflenirdim!" dedi. Mektubu hürmetle güzel bir kutuya koyup; "Bu mektuplar, burada olduğu müddetçe, Habeş'ten hayır ve bereket gitmez" dedi.

    Resulullah efendimiz Necaşi'ye iki mektup göndermişti. Necaşi Eshame, diğer mektupta bildirilen emirleri yerine getirip, sevgili Peygamberimizin mübarek zevcesi Ümmü Habibe validemizi ve orada bulunan Eshab-ı kiramı gemilere bindirip, pek çok hediyelerle Medine'ye gönderdi. Gönderdiği mektupta iman ettiğini bildiriyordu



  4. #4
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    "Yalan söylediği görülmedi" [Hz.peygamberin hayatı]


    "İçinizde, peygamber olduğunu söyleyen zata, soyca en yakın hanginizdir?". Ebu Süfyan; "O'na, soyca en yakın olan benim" diye cevap verdi.
    Heraklius; "Akrabalık dereceniz nedir?" diye sorunca; "Amcamın oğludur" dedi. Heraklius, Ebu Süfyan'ın kendisine yakın getirilmesini istedi ve diğerlerinin de Ebu Süfyan'ın arkasında durmasını söyledi.

    Ebu Süfyan, ilk önceleri yalan söyledi ise de, hükümdarın tehdidi ile korktu ve yalan söyleyemedi. Sonra aralarında şu konuşma geçti:

    - Peygamber olduğunu söyleyen zatın, aranızdaki soyu nasıldır?
    - O, zamanın en iyi soylusudur. Soy bakımından en seçkinimizdir.
    - İçinizde ondan önce peygamberlik iddiasında bulunan kimse oldu mu?
    - Olmadı
    - O'nun ataları içinde hiçbir hükümdar gelmiş midir?
    - Hayır.
    - O'na halkın eşrafı mı yoksa fakir ve zayıfları mı tabi oluyorlar?
    - O'na tabi olanlar fakirler, zayıflar, gençler ve kadınlardır. Kavminin yaşlılarından ve eşrafından tabi olan pek yoktur.
    - O'na tabi olanlar artıyor mu, azalıyor mu?
    - Artıyor.
    - O'nun dinine girdikten sonra beğenmeyerek veya kızarak dönen kimse var mı?
    - Yoktur.
    - Peygamber olduğunu söylemeden, O'nun hiç yalan söylediği görülmüş müdür?
    - Hayır
    - O peygamberin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı oldu mu?
    -Hayır olmadı. Ancak biz şimdi, onunla bir müddet için çarpışmayı bırakarak antlaşma yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde kendisinin ne yapacağını bilemiyoruz?.
    - O size neyi emrediyor?
    - Yalnız bir olan Allah'a ibadet etmeyi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın taptığı şeylere (putlara) tapmaktan bizi men ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, fakirlere yardım etmeyi, haramlardan sakınmayı, ahde vefayı, emanete hıyanet etmemeyi ve akrabayı ziyareti... emrediyor dedi.

    Kilisede bu konuşmalar olmuş, Resulullah efendimizin mübarek mektubu okunmuştu. Heraklius mektubu öpüp, gözlerine sürdü ve başına koyunca, Rumlar arasında gürültüler çoğaldı.

    Ebu Süfyan ve yanındaki Kureyşlilerin dışarı çıkarılmasını emretti. Daha Müslüman olmayan Ebu Süfyan burada yeminle, sevgili Peygamberimizin davasının başarıyla sonuçlanacağına inandığını söylemişti.

    Dıhye Heraklius'un karşısına geçip mübarek güzel yüzü ve tatlı sesi ile; "Beni sana Busra'dan bir kimse (Haris) gönderdi ki, o, senden hayırlıdır. Allahü teâlâya yemin ederim ki, beni, ona gönderen zat (Resulullah) ise, hem ondan, hem senden daha hayırlıdır. Sen, benim sözlerimi alçak gönüllülükle dinleyip, verilen nasihatleri kabul etmelisin! Çünkü, alçak gönüllülük edersen, nasihatleri anlarsın. Nasihatleri kabul etmezsen, insaflı olamazsın!" dedi.



  5. #5
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    "Kabul et ki selamet bulasın!" [Hz.peygamberin hayatı]



    Heraklius sonra hıristiyanların en alimi, reisi ve kendisinin müşaviri olan Uskuf adındaki kimseyi çağırttı. Resulullahın mektubunu okuttu. Mektubun devamında şöyle buyuruluyordu:

    "Allahü teâlânın hidayetine tabi olanlara, doğru yola kavuşanlara selam olsun!" Bundan sonra; Seni İslâm'a davet ediyorum. İslâm'ı kabul et ki, selamet bulasın. Müslüman ol ki, Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin. Eğer yüz çevirirsen, bütün hıristiyanların vebali senin üzerinedir!..." (Al-i İmran suresi: 64)

    Resul-i ekrem efendimizin mektubu okunurken, Heraklius'un alnından ter taneleri dökülüyordu. Mektup bitince; "Süleyman aleyhisselamdan sonra, ben böyle; "Bismillahirrahmanirrahim" diye başlayan bir mektup görmemiştim" dedi.

    Heraklius, Uskuf'a bu mes'eledeki fikrini sorunca; "Vallahi O, Musa ve İsa'nın (aleyhimüsselam), bize geleceğini müjdelediği peygamberdir. Zaten biz, O'nun gelmesini bekliyorduk" dedi.

    Heraklius; "Sen bu hususta ne yapmamı tavsiye edersin neyi uygun görürsün?" diye sordu. Uskuf; "O'na tabi olmanı uygun görürüm" diye cevap verdi.

    Heraklius; "Ben, senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum. Fakat O'na tabi olup, Müslüman olmaya gücüm yetmez. Çünkü hem hükümdarlığım gider, hem de beni öldürürler" dedi.

    Bunun üzerine hazret-i Dıhley'yi ve Adi bin Hatem'i çağırttı. Adi; "Ey hükümdar! Davar ve develer sahibi Arablardan olan şu yanımdaki zat, memleketinde vuku bulan şaşılacak bir hadiseden bahsediyor" dedi.
    Heraklius; "memleketinizdeki hadise nedir?" diye sorunca, Dıhye ; "Aramızda bir zat zuhur etti. Peygamber olduğunu beyan etti. Halkın bir kısmı O'na tabi olmakta, bir kısmı da karşı koymaktadır. Biz inananlarla, inanmayanlar arasında çarpışmalar olmaktadır" dedi.

    Bundan sonra Heraklius, Peygamber efendimiz hakkında araştırmaya başladı. Şam valisine emir verip Resul-i ekrem efendimizle aynı soydan bir kişiyi bulmalarını emretti.

    Bu arada kendisinin dostu olan ve İbranice bilen Roma'daki bir alime de mektup yazıp, bu meseleyi sordu. Roma'daki dostundan, bahsettiği zatın, ahir zaman peygamberi olduğunu bildiren bir mektup geldi.

    Şam valisi de ticaret için giden bir Kureyş kervanı ile karşılaştı. Bunların içinde, henüz Müslüman olmayan Kureyş'in reisi, Ebu Süfyan da vardı.
    Ebu Süfyan diyor ki: "Biz Gazze'de bulunduğumuz sırada, Heraklius'un Şam valisi, üzerimize saldırır gibi geldi ve; "Siz, şu Hicaz'daki zatın kavminden misiniz?" diye sordu. "Evet" dedik. "Haydi, bizimle beraber imparatorun yanına gideceksiniz?" dedi."

    Ebu Süfyan'la yanındakileri Şam'a götürdü. Şam valisi, Ebu Süfyan'ı ve yanındakileri Heraklius'un yanına çıkardı. Bu sırada Heraklius, Kudüs'te bir kilisede bulunuyordu. Veziriyle beraber oturmuş ve başına tacını giymişti. Heraklius, Ebu Süfyan ve yanındaki otuz kadar Mekkeliyi burada kabul etti. Birçok sorular sordu:



  6. #6
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    " Kul, kula secde etmez!" [Hz.peygamberin hayatı]



    Resulü ekrem efendimiz, hazret-i Dıhye-i Kelbi'yi de, Rum imparatorunu İslâm'a davet etmek için vazifelendirmişti. Mektubu, Busra'daki Gassan hükümdarı Harise'e verecek, o da Rum imparatoru Heraklius'a gönderecekti.
    Peygamber efendimizin davet mektubunu büyük bir hürmetle alan hazret-i Dıhye, sür'atle Busra'ya geldi. Haris ile görüşüp durumu anlattı. Haris, Dıhye'nin yanına, henüz Müslüman olmayan Adiy bin Hatem'i vererek, o sırada Kudüs'de bulunan Heraklius'a gönderdi.

    İkisi birlikte Kudüs'e gelip, imparatorla görüşmek üzere temaslarda bulundular. İmparatorun adamları, kendisine; "Kayser'in huzuruna çıktığın zaman, başını eğip yürüyecek, yaklaşınca da yere kapanıp secde edeceksin. Secdeden kalkmana izin vermedikçe asla yerden başını kaldırmayacaksın" dediler.

    Bu sözler, Dıhye'ye ağır geldi ve onlara; "Biz Müslümanlar, Allahü teâlâdan başka hiçbir kimseye secde etmeyiz. Kul kula secde etmez. Hem insanın insana secde etmesi onun yaratılışına terstir" buyurdu.

    Bunun üzerine Kayser'in adamları; "O, halde Kayser, getirdiğin mektubu hiçbir zaman kabul etmez ve seni huzurundan kovar" dediler.

    Hz.Dıhye ; "Bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, başkasının, kendisine, değil secde etmesine, önünde hafif eğilmesine bile müsade etmez. Kendisiyle görüşmek isteyen, köle bile olsa, ona ilgi gösterir. Huzuruna kabul buyurur, derdini dinler, sıkıntısını giderir, gönlünü alır. Bunun için O'na tabi olanların hepsi hürdür, şereflidir" buyurdu.

    Bu sözleri dinleyenlerden biri; "Madem ki Kayser'e secde etmeyeceksin, o halde üzerine aldığın vazifeyi yerine getirebilmen için, sana başka yol göstereyim. Kayser'in, sarayın önünde, dinlendiği bir yer var. Her gün öğleden sonra bu avluya çıkar, oralarda dolaşır. Orada bir minber vardır. Onun üzerinde herhangi bir yazı varsa önce onu alır okur, sonra istirahat eder. Sen de şimdi git, mektubu o minbere koy ve dışarda bekle. Mektubu görünce seni çağırtır. O zaman vazifeni yerine getirirsin" dedi.

    Bunun üzerine hazret-i Dıhye, mektubu söylenilen yere bıraktı. Heraklius mektubu aldı ve Arpaça bilen bir tercüman istedi. Tercüman Resulullah efendimizin mektubunu okumaya başaldı. Mektubun en üstünde; "Bismillahirrahmanirrahim! Allahü teâlânın Resulü Muhammed'den (aleyhisselam) Rumların büyüğü Herakl'e" diye yazıyordu.

    Heraklius'un kardeşinin oğlu Yennak, mektubun böyle başlamasına çok kızdı ve tercümanın göğsüne şiddetli bir yumruk vurdu. Tercüman, yumruğun şiddeti ile yere yıkıldı ve mübarek mektup elinde düştü.

    Heraklius, Yennak'a; "Niçin böyle yaptın!" diye sorunca, o da; "Mektubu görmüyor musun? Mektuba hem senin isminden önce kendi ismi ile başlamış, hem de senin hükümdar olduğunu söylemeyip; "Rumların büyüğü Herakl'e" demiş. Niçin; "Rumların hükümdarı" diye yazmamış ve önce senin isminle başlamamış? Onun mektubu bu gün okunmaz" dedi.

    Bunun üzerine Heraklius: "Vallahi sen ya çok akılsızsın veya koca bir delisin. Senin böyle olduğunu bilmiyordum. Ben daha mektubun içinde ne olduğuna bakmadan, yırtıp atmak mı istiyorsun? Hayatıma yemin ederim ki; eğer O, söylediği gibi Resulullah ise, mektubuna benim ismimden önce kendi ismini yazmakta ve beni Rumların büyüğü diye anmakta haklıdır. Ben, ancak onların sahibiyim. Hükümdarları değilim" dedi ve Yennak'ı huzurundan kovdu.



  7. #7
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    Gerçeği söyleyince öldürdüler [Hz.peygamberin hayatı]


    Resulullahın elçisi Hz. Dıhye, Heraklius'u İslâm dinine davet ettiedi ki:
    "Ben seni İsa aleyhisselamın kendisine namaz kılmış olduğu Allahü teâlâya iman etmeye davet ediyorum. Ben seni, önceden Musa aleyhisselamın, ondan sonra İsa aleyhisselamın, geleceğini müjdeleyip haber verdiği şu ümmi Peygambere imana davet ediyorum. Eğer, bu hususta bir şey biliyor, dünya ve ahiret saadetini kazanmak istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir. Yoksa ahıret saadetini elden kaçrır, küfür ve şirk içinde kalırsın. Şunu da iyi bil ki, senin Rabbin olan Allahü teâlâ zalimleri helak edici ve nimetleri değiştiricidir" dedi.

    Heraklius; "Ben, elime geçen bir yazıyı okumadan yanıma gelen bir alimden bilmediklerimi sorup öğrenmeden bırakmam. Bundan ancak hayır ve iyilik görürüm. Sen bana düşünüp hakikatı buluncaya kadar mühlet ver" dedi.
    Heraklius, daha sonar hazret-i Dıhye'yi yanına çağırıp, baş başa konuştu. Kalbindekini, şöyle açıkladı:

    "Ben biliyorum ki, seni gönderen zat, kitaplarda geleceği müjdelenen ve gelmesi beklenen ahır zaman peygamberidir. Yalnız, O'na uyarsam; Rumların beni öldürmesinden korkuyorum. Seni, onların içinde en büyük alimleri ve benden ziyade itibar gösterdikleri bir kimse olan Dagatır'a göndereyim. Bütün hıristiyanlar ona tabidir. Eğer o iman ederse, Rumların hepsi iman ederler. Ben de o zaman kalbimde olanı ve itikadımı açığa vururum."

    Bundan sonra Heraklius, bir mektup yazarak Dıhye'ye verip, Dagatır'a gönderdi. Resulullah efendimiz, Dagatır'a da mektup göndermişti. Dagatır, mektupları okuyup, Peygamber efendimizin vasıflarını işitince, O'nun, hazret-i Musa'nın ve hazret-i İsa'nın geleceğini haber verdikleri ahır zaman peygamberi olduğunda hiç şüphe olmadığını söyledi ve iman etti.
    Evine gitti, kapandı ve her Pazar yaptığı vazlara üç hafta çıkmadı. Hıristiyanlar; "Dagatır'a ne oluyor ki, o Arabla görüştüğünden beri dışarı çıkmıyor? O'nu istiyoruz!" diye bağırdılar.

    Dagatır, üzerindeki siyah papaz elbisesini çıkardı. Beyaz elbise giydi, elinde asası ile kiliseye geldi. Beldenin ahalisini topladıktan sonra ayağa kalkarak; "Ey hıristiyanlar! Biliniz ki, bize Ahmed'den (aleyhisselam) mektup geldi. Bizi hak dine davet etmiş. Ben açıkça biliyor ve inanıyorum ki, O, Allahü teâlânın hak resulüdür" dedi.

    Hıristiyanlar bunu işitince, Dagatır'ın üstüne yürüdüler ve döverek şehid ettiler. Dıhye gelip, durumu Heraklius'a haber verdi. Heraklius;

    "Ben sana söylemedim mi? Dagatır, hıristiyanlar katında benden daha sevgili ve azizdir. Eğer duysalar beni de onun gibi katl ederler" dedi.

    Heraklius, hazret-i Dıhye'ye birbirinden kıymetli hediyeler verdi. Ayrıca Peygamber efendimize bir mektup yazdı. Mektubunu, hazırlattığı hediyeleri, Dıhye ile sevgili Peygamberimize gönderdi. Heraklius Müslüman olmak istemiş, fakat makam ve ölüm korkusundan iman etmemişti. Peygamber efendimize yazdığı mektupta,

    "Hazret-i İsa'nın müjdelediği Allah'ın Resulü Muhammed'e; Rum hükümdarı Kayser'den! Elçin mektubunla birlikte bana geldi. Ben şehadet ederim ki, sen Allah'ın hak resulüsün. Zaten biz, seni, İncil'de yazılı bulduk ve hazret-i İsa, seni bize müjdelemişti. Rumları sana iman etmeye davet ettimse de buna yanaşmadılar. Beni dinleselerdi muhakkak ki, bu onlar için hayırlı olurdu. Ben senin yanında bulunup sana hizmet etmeyi ve ayaklarını yıkamayı çok arzu ediyorum" deniyordu.



  8. #8
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    "Yalan söylüyor!" [Hz.peygamberin hayatı]

    Resulullahın elçisi Hz. Dıhye, Heraklius'dan ayrılıp Hisma'ya geldi. Yolda Cüzam vadilerinden Şenar vadisinde, Huneyd bin Us, oğlu ve adamları Hz. Dıhye'yi soydular. Eski elbiselerinden başka nesi varsa aldılar.

    Bu mevkide, Dübeyb bin Refae bin Zeyd ve kavmi İslâmiyet'i kabul etmişlerdi. Dıhye bunlara gelip olanları anlatınca bunlar, Hüneyd bin Us ve kabilesinin üzerine yürüyüp, eşyaların hepsini geri aldılar.

    Daha sonra Resulullah efendimiz, Zeyd bin Haris'i Hüneyd bin Us ve adamlarının üzerine gönderdi. O beldede olanların hepsi iman etti. Hazret-i Dıhye, Medine'ye gelince, evine uğramadan doğru Habib-i ekrem efendimizin kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Peygamberimiz; "Kim o?" diye sordu. Dıhye; "Dıhyet-ül Kelbi" dedi. Alemlerin efendisi; "İçeri gir" buyurdular.

    Dıhye içeri girdi ve olanları bütün teferruatı ile anlattı. Peygamber efendimiz, Heraklius'un mektubunu okudu: "Onun için, bir müddet daha saltanatta kalmak vardır. Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir" buyurdu.

    Heraklius, mektubunda Peygamberimize iman ettiğini yazmış ise de, Resulullah efendimiz; "Yalan söylüyor. Dininden dönmemiştir" buyurdular.
    Heraklius, sevgili Peygamberimizin mektubunu ipekten bir atlasa sarıp, altın yuvarlak bir kutunun içerisinde muhafaza etti.

    Heraklius ailesi bu mektubu saklamışlar ve bunu da herkesten gizli tutmuşlardı. Bu mektup ellerinde bulunduğu müddetçe, saltanatlarının devam edeceğini söyler ve buna inanırlardı. Hakikaten de öyle olmuştur.

    Resu-i ekrem efendimiz, Hatib bin Ebi beltea'yı , Mısır hükümdarına göndermeden önce; "Ey Eshabım! Mukafatı Allahü teâlâdan beklemek üzere şu mektubu, Mısır hükümdarına hanginiz götürür?" diye sorunca, hazret-i Hatib, yerinden fırlayıp ayağa kalktı ve; "Ya Resulallah! Ben götürürüm!" dedi. Peygamberimiz de; "Ey Hatib! Bu vazifeni, Allahü teâlâ senin hakkında mübarek eylesin?" buyurdu.

    Hatib bin Ebi Beltea hazretleri, mektubu sevgili Peygamberimizden aldı. Veda edip, evine gitti. Hayvanını hazırladı. Ailesi ile de vedalaştıktan sonra, yola çıktı.

    Mısır hükümdarı Mukavkıs'ın İskenderiyye'de olduğunu öğrendi ve sarayına ulaştı. İçeriye almadan önce, maksadını öğrenen kapıcı, Hatib'e çok hürmet itti. Onu hiç bekletmedi. Mukavkıs, o sırada deniz üzerinde bir gemide adamlarıyla konuşuyordu. Hazret-i Hatib, bir sandala binip, Mukavkıs'ın bulunduğu yere geldi. Peygamberimizin mektubunu verdi. Mektubu Hatib'den alan Mukavkıs, okumaya başladı:

    "Bismillahirrahmanirrahim!
    Allahü teâlânın kulu ve resulü Muhammed'den, Kıbt'ın (eski Mısır halkının) büyüğü Mukavkıs'a!

    Selam, hidayete uyanların üzerine olsun. Seni, selamet bulman için İslâm'a davet ederim. Müslüman ol ki, selamet bulasın ve Allahü teâlânın iki kat ecrine nail olasın. Eğer yüz çevirirsen bütün Kıbt'ın günahı senin üzerinedir. "Ey ehl-i kitab olan (Yahudi ve hıristiyanlar)! Aramızda ortak olan kelimeye geliniz. O da, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye tapınmayız ve O'na hiçbir şeyi ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; "Şahit olunuz. Biz Müslümanız" deyiniz!" (Al-i İmran suresi: 64)



  9. #9
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    Mukavkıs saltanatını tercih etti [Hz.peygamberin hayatı]

    Mısır hükümdarı Mukavkıs, gece Resulullahın elçisi Hatib hazretlerini uyandırıp, Peygamber efendimiz hakkında bir çok sorular daha sormak istediğini bildirdi.
    Sonra; "O'nun hakkında soracağım şeylere doğru cevap verirsen, üç şey sormak istiyorum" dedi. Hatib; "İstediğini sor! Ben sana daima doğruyu söyleyeceğim" diye cevap verdi.

    Mukavkıs; "Muhammed, insanları neye davet ediyor?" Hazret-i Hatib; "Yalnız Allahü teâlâya ibadet etmeye davet ediyor. Gece ve gündüzde beş vakit namazı kılmayı, Ramazan orucunu tutmayı, verilen sözde durmayı emrediyor. Ölmüş hayvan eti yemeği men ediyor" buyurdu.

    Mukavkıs; "O'nun şekil ve şemailini (görünüşün&#252 bana tarif et!" diye sorunca da; kısaca tarif etti. Bir çoğunu saymamıştı.

    Mukavkıs; "Anlatmadığın daha bazı şeyler kaldı. Öyle ki, gözlerinde azıcık kırmızılık, arkasında peygamberlik mührü vardır. Kendisi merkebe biner, hurma ve az etli yemekle geçinir. Amcaları veya amcaoğulları tarafından korunur" dediğinde, hazret-i Hatib; "Bunlar da onun sıfatıdır" dedi.

    Mukavkıs, Hatib hazretlerine, Peygamberimiz hakkında; "Sürme kullanır mı?" diye sordu. O da; "Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde, hazarda, aynayı, sürmedanlığı, tarağı, misvağı yanından ayırmaz!" dedi.

    Mukavkıs kararını şöyle bildirdi:

    "Ben, gelecek bir peygamber kaldığını biliyor ve Şam'dan çıkacağını sanıyordum. Çünkü daha önceki peygamberin Arabistan'da, sertlik, darlık, yokluk ülkesinde çıkacağını da kitaplarda görmüştüm. Kitaplarda sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin ortaya çıkma zamanı da, şüphesiz bu zamandır. Biz, O'nun vasfını; iki kız kardeşi bir nikah altında birleştirmez, hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez. Fakirlerle, yoksullarla oturur, kalkar! diye kitapta yazılı bulmuştuk. O'na uymak hususunda Kıbtiler beni dinlemezler. Ben saltanatımdan da ayrılamayacağım. Bu hususta çok cimriyim. O peygamber, ülkelere hakim olacak, kendisinden sonra da sahabileri, bu topraklarıma kadar gelip konacaklar. En sonunda şuradakilere galib geleceklerdir. Ben Kıbtilere bundan ne bir kelime anarım, ne de hiçbir kimseye, bu konuşmamı bildirmek isterim!"

    Mukavkıs, Arabca yazan katibini çağırdı. Peygamberimizin mektubuna şöyle cevap yazdırdı:

    "Abdullah'ın oğlu Muhammed'e, Kıbtilerin büyüğü Mukavkıs'tan!

    Selam, senin üzerine olsun. Gönderdiğin mektubunu okudum. Orada zikrettiğin şeyi ve yaptığın daveti anladım. Ben de bir peygamberin geleceğini biliyordum. Ama onun Şam'dan çıkacağını zannediyordum. Elçine ikramda bulundum. Sana Kıbtilerin yanında büyük değeri bulunan iki cariye ile, giyecek elbise gönderdim. Bir de binmen için dişi bir katır hediye ettim."

    Mukavkıs, bundan başka bir şey yapmadı, Müslüman da olmadı. Hazret-i Hatib'i, Mısır'da beş gün misafir etti. Çok hürmet gösterip, ikramlarda bulundu. Sonra; "Hemen memleketine, sahibinin yanına dön! O'nun için iki cariye, iki binek hayvanı, bin miskal (Bir miskal 4,8 gr.) altın, yirmi takım Mısır işi ince elbise ve daha başka hediyeler gönderilmesini emrettim. Senin için de, yüz dinar ve beş takım elbise verilmesini söyledim. Yanımdan ayrılıp git! Sakın, Kıbtiler, senin ağzından tek kelime bile işitmesinler!" dedi.



  10. #10
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    "Saltanatı kendisine de kalmayacak!" [Hz.peygamberin hayatı]


    Mısır Hükümdürı Mukavkıs, Peygamber efendimize, ayrıca billur bir kadeh, kokulu bal, sarık, Mısır'a mahsus keten kumaşı, öd, misk gibi güzel kokular, baston, bir kutu içinde sürmelik, gül yağı, tarak, makas, misvak, ayna, iğne ve iplik de hediye etti.

    Mukavkıs, İslâm elçisi Hatib bin Ebi Beltea hazretlerinin yanına, muhafız askerler katarak gönderdi. Arabistan topraklarına ayak bastıklarında Medine'ye giden bir kafileye rastladılar.

    Hatib, Mukavkıs'ın askerlerini geri çevirip, o kafileye katıldı. Hatib bin Ebi Beltea, hediyelerle Medine'ye gelip, Resulullah'ın huzuruna çıktı. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Mukavkıs'ın hediyelerini kabul etti. Hatib , Mukavkıs'ın mektubunu verip, sözlerini nakledince, Peygamber efendimiz; "Ne kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Halbuki iman etmesine mani olan saltanatı ise, kendisinde kalmayacak!" buyurdular.

    Mukavkıs'ın, Peygamberimize, hediye olarak gönderdiği iki cariye, Mariye ve kardeşi Sirin'di. Hatib bin Ebi Beltea , yolda bunlara Müslüman olmalarını teklif edince, kabul edip, Müslüman olmuşlardı.

    Peygamber efendimiz, hazret-i Mariye validemizin Müslüman olmasına çok sevinip, onu nikahıyla şereflendirdiler. Ondan, İbrahim isminde bir oğlu oldu. Sirin'i de Eshabından Şair-i Nebi olan Hassan bin Sabit'e verdiler.

    En iyi cins ve beyaza çok yakın gri tüylü iki binek hayvanından, katıra Düldül, merkebe de Ufeyr veya Yafur adı takıldı. O güne kadar Arabistan'da ak tüylü katır görülmemişti. Müslümanların ilk gördüğü ak tüylü katır, Düldül oldu. Peygamber efendimiz, hediye edilen billur kadehle su içerdi.

    Mukavkıs, Peygamberimizin mektubuna çok hürmet gösterip, fildişinden yapılmış bir kutu içine koydu. Kutuyu mühürledi ve cariyelerinden birine teslim etti. (Adı geçen bu mektup 1267 (m. 1850) senesinde, Mısır'ın Ahmin bölgesinde eski bir manastırdaki Kıbt kitapları arasında bulunmuş ve Osmanlı padişahı 96. Halife Sultan Abdülmecid Han tarafından satın alınarak, İstanbul Topkapı Sarayı, Mukaddes Emanetler Bölümüne konmuştur.)



  11. #11
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    "Evet, O bir peygamberdir" [Hz.peygamberin hayatı]


    Kainatın sultanının mektubu okununca, Mukavkıs, Efendimizin elçisi Hatib'e "Hayırlısı olsun!" dedi. Mısır hükümdarı, kumandanlarını, devlet adamlarını toplayıp, Hatib ile konuşmaya başladı:

    "Anlamak istediğim bazı şeyleri soracak, bu hususta seninle konuşacağım." Hazret-i Hatib; "Buyur, konuşalım!" deyince, Mukavkıs; "Sizi gönderen zattan bana haber veriniz. O bir peygamber midir? Biraz bahset!" diye sordu.
    Hazret-i Hatib de; "Evet, O bir peygamberdir" dedi. Mukavkıs; "O, böyle gerçekten peygamber ise, niçin kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde beddua etmedi?"

    Hazret-i Hatib; "Sen, İsa bin Meryem aleyhisselamın peygamber olduğuna inanıyorsun değil mi? O, kavmi kendisini yakalayıp, öldürmek istediğinde, buna rağmen onlara beddua etmedi ve cenab-ı Hak, onu, dünya semasına kaldırdı. Mükafatlandırdı. Halbuki, kavminin helâkı için Allahü teâlâya beddua etmesi gerekmez miydi? O böyle yapmadı" deyince, Mukavkıs; "Çok güzel cevap verdin. Gerçekten sen, hikmet sahibi zatın yanından gelen bir hakimsin. Bu gece yanımızda kal, yarın sana cevabımı vereyim" dedi.

    Hz. Hatib , hazret-i Musa zamanındaki Fir'avn'ı kasdederek Mukavkıs'a dedi ki: "Senden önce, burada bir hükümdar vardı. O halkına karşı; "En büyük ilah benim!" diyerek Rab olduğunu iddia etmişti. Allah da, onu, dünya ve ahıret azablarıyla cezalandırdı ve ondan intikam aldı. Sen bundan ibret al da, başkasına ibret olma!"

    Mukavkıs şöyle cevap verdi:

    "Bizim için bir din vardır. Biz bu dinimizi, ondan daha hayırlısı olmadıkça bırakmayız" dedi. Hatib şöyle devam etti:

    "Senin bağlı olduğun ve daha hayırlısı olmadıkça bırakmayacağını söylediğin dininden daha hayırlı olan din, hiç şüphesiz İsamiyet'tir. Biz, seni Allahü teâlânın bu son dinine, İslâmiyet'e davet ediyoruz. Allahü teâlâ dinini O'nunla tamamlamış, O'nu insanlara yeterli kılmıştır ve bu kat'idir. Bu Peygamber yalnız seni değil, bütün insanları İslâm dinine davet etti.

    O zaman Kureyş, O'na, insanların en fazla tepki gösterip, kaba davrananı; Yahudiler, en çok düşmanlık edenleri; hıristiyanlar da en yakın olanları oldu. Allahü talaya yemin ederim ki, Musa aleyhisselamın, İsa aleyhisselamı müjdelemesi, ancak İsa aleyhisselamın Muhammed aleyhisselamı müjdelemesi gibidir.

    Binaenaleyh, bizim seni Kur'an-ı kerime davet etmemiz, senin Yahudileri İncil'e davet etmen gibidir. Şüphesiz malumundur ki, her peygamber kendisini anlayıp idrak edecek bir kavme gönderilmiştir. Ve o kavmin, bu peygambere itaat etmesi üzerine vacib olmuştur. İşte sen de bu peygambere yetişenlerden birisin. Biz, seni bu yeni dine davet ediyoruz"

    Mukavkıs kararsızdı:

    "Ben bu peygamberin haline baktım. Emirlerinde ve yasaklarında asla akla uygun olmayan bir şey bulamadım. Anladığım kadarıyla O, sihirbaz, kahin ve bir yalancı değildir. Peygamberlik alametlerinden bazı halleri kendinde buldum. Gizli olan şeyleri meydana çıkarmak, bu alametlerdendir. Bazı sırlardan haber vermek, bu zattan ortaya çıktı. Hele biraz düşüneyim!" diyerek mühlet istedi.



  12. #12
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    Kisra cezasını buldu


    İran hükümdarına, Hz. Abdullah bin Huzafe gönderilmişti. Hazret-i Abdullah, kibirli İran Kisrası'na (şahına), Alemlerin efendisinin kıymetli mektubunu sunduğunda, okuması için katibine verdi.

    "Bismillahirrahmanirrahim!

    Allahü teâlânın resulü Muhammed'den Farsların büyüğü Kisra'ya..."

    Katip, buraya kadar okumuştu ki, kibirli Şah'ın kan beynine sıçradı, öfkelendi ve mektubu alıp yırttı. Mektuba, Peygamber efendimizin kendi ism-i şerifi ile başlamış olmasına son derece hiddetlenmişti.

    İslâm elçisi Abdullah bin Huzafe hazretlerini de huzurundan kovmak istediğinde, hazret-i Abdullah, Kisra ve yanında toplanmış bulunan ateşperestlere şöyle dedi:

    "Ey Acem halkı! Siz, peygamberlere inanmıyor, kitapları kabul etmiyorsunuz. Üzerinde yaşadığınız şu topraklarda sayılı günlerinizi geçiriyor, bir düş hayatı yaşıyorsunuz!..

    Ey kisra! Senden önce nice hükümdarlar, bu tahta oturup hüküm sürdüler. Allahü teâlânın emirlerini yapanlar,ahıretlerini kazanmış olarak,yapmayanlar da ilahi azaba uğramış bir halde bu dünyadan göç ettiler.

    Ey Kisra! Getirip takdim ettiğim, bu mektup, aslında senin için büyük bir devlet idi. Bunu küçümsedin. Allahü teâlâya yemin ederim ki, o küçümsediğin din, buraya gelince kaçacak yer arayacaksın!.."

    Sonra Kisra'nın sarayını terkedip hayvanına bindi. Sür'atle oradan uzaklaştı. Medine'ye gelip durumu Kainatın sultanına anlattığında; "Allah'ım! O, benim mektubumu nasıl parçaladı ise, sen de onu ve onun mülkünü parçala!.." buyurdular.

    Allahü teâlâ, Resulünün duasını kabul etmiş, Kisra oğlu tarafından bir gece hançerlenerek parça parça edilmişti. Hazret-i Ömer zamanında da bütün İran toprakları zaptedilerek Müslümanların eline geçti.

    Şüca' bin Vehb hazretleri de, Gassan hükümdarı Haris bin Ebi Şimr'e gönderilmişti. Şüca' , önce hükümdarın kapıcısı ile görüştü. Onu, İslâm'a davet edince kabul edip, Resulullah efendimize hürmet ve selamlarını arz etti.
    Hiç bekletmeden hazret-i Şüca'ı hükümdarla görüştürdü. Haris bin Ebi Şimr, mektubu okuyunca, öfkelenip yere attı. Hazret-i Şüca', derhal Medine-i münevvereye dönüp, durumu Allahü teâlânın Sevgilisine haber verdi.

    Sevgili Peygamberimiz, mektubunun yere atılmasına üzüldüler ve; "Saltanatı yok olsun!" buyurdular. Kısa bir süre sonra, Haris bin Ebi Şimr ölüp devleti parçalandı.

    Salit bin Amr, Yemame hükümdarı Hevze bin Ali'ye gönderilmişti. Hevze, hıristiyandı. Peygamber efendimiz, mektubunda şöyle buyuruyordu:
    "Bismillahirrahmanirrahim!

    Allahü teâlânın Resulü Muhamed'den, Hevze bin Ali'ye!

    Hidayete eren, doğru yola kavuşanlara selam olsun! (Ey Hevze!) Bilesin ki, İslâmiyet, develerin ve atların gidebileceği en uzak yerlere kadar yayılacak, bütün dinlere galip gelecektir. Sen de İslâm'ı kabul et ki, selamet bulasın. Müslüman olursan, hakimiyetin altında bulunan yerlerin idaresini yine sana bırakırım..."

    Yemame hükümdarı Hevze, bu mübarek daveti kabul etmekten kaçındı. Saltanat sevdası, makam hırsı gözünü bürümüştü. Bu yüzden Kainatın sultanının duasına kavuşmak gibi, yüce bir devletten mahrum kaldı. İslâm elçisi merhamet edip; "Ey Yemame hükümdarı olan Hevze! Sen, bu kavmin büyüğüsün! Senin büyük zannettiğin kayserler, ölüp toprak olmuşlardır.
    Hakiki büyükler ise, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak, Cennet'i hak eden kimselerdir. Bir topluluk, iman etmekle şereflenmiş ise, onları kendi bozuk inanışınla, doğru yollarından saptırmaktan sakın!..
    Doğrusu ben, sana Allahü teâlânın emirlerini yapmanı, yasaklarından sakınmanı tavsiye ederim. Allahü teâlâya iman edip, emirlerini yaparsan Cennet'e girersin. Şeytana uyarsan Cehennem'de kalırsın.

    Eğer bu nasihatlerimi kabul edersen, korktuklarından emin olur, umduklarına kavuşursun. Şayet nasihatlerimi reddedersen, artık size yapacağım bir şey kalmamıştır. Gerisini sen düşün!.." dedi.

    Böylece, altı İslâm elçisi vazifelerini yapmış, zamanın büyük devletlerine İslâmiyet'in varlığını duyurmuşlardı. Onlara hakiki saadeti haber vermişler, kıyamet gününde; "Biz duymamıştık" sözlerine yer bırakmamışlardı.



  13. #13
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    Yahudilerin sinsi düşmanlığı

    Medine'de, görünüşte Müslüman, hakikatte münafık olan Yahudiler bulunurdu. Bunların içlerinde sihir yapmakta meşhur, münafık Lebid bin A'sam isminde biri vardı. Yahudiler ona altın vererek; "Muhammed'in, kavmimizi Medine'den sürüp çıkardığını ve erkeklerimizi nasıl öldürdüğünü bilirsin. O'na sihir yapıp cezalandırmanı istiyoruz!" dediler.

    O da bunu kabul edip, sevgili Peygamberimizin mübarek saçlarından ve tarağının dişlerinden elde etmeye çalıştı. Bu arzusunu, Resulullah efendimizin hizmetinde çalışan bir Yahudi çocuğu ile gerçekleştirdi.

    Lebid, Peygamber efendimizin mübarek saçlarına ve tarak dişlerine bir ip ile on bir düğüm bağlayıp, üfledi. Kuyuda bir taşın altına bastırıp bıraktı. Bundan sonra, Peygamber efendimizin sağlığı bozuldu.

    Hastalanıp yatağa düştüler ve günlerce kalkamadılar. Eshab-ı kiram, sık sık ziyarete gelip, her geçen gün rahatsızlığın şiddetlendiğini gördükçe; ciğerleri dağlanır, gözlerinden yaş yerine kan dökerlerdi. Münafıklar ise, sevinçlerinden bayram yaparlardı.

    Nihayet bir gün Peygamber efendimiz, hazret-i Aişe validemize buyurdu ki: "Ey Aişe! Bilir misin? Allahü teâlâ, bana şifam olan şeyi bildirdi ki, bana iki kişi (Cebrail ve Mikail) gelip biri baş ucumda, öbürü de ayak ucumda oturdu.
    Ve biri öbürüne; "Bu zatın hastalığı nedir?" diye sordu. O da; "Sihir yapılmıştır" diye cevap verdi. "Kim sihir yapmıştır?" diye sorduğunda da, öbür melek; "Lebid bin A'sam" diye cevap verdi.

    Sonra; "Bu sihir ne ile yapılmıştır?" diye sordu. O da; "Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine" diye cevap verdi. "O nerededir?" sualine de; "Zervan kuyusunda" diye cevap verdi."
    Zervan, Medine'de Beni Züreyk kabilesinin bahçesinde bulunan bir kuyu idi. Resul-i ekrem efendimiz, o kuyuya hazret-i Ali, Zübeyr, Talha ve Ammar'ı gönderdi. Kuyunun suyunu çekip, dibindeki taşı kaldırdılar. Altından on bir düğüm ile düğümlenmiş bir iplik buldular. Alıp, sevgili Peygamberimize getirdiler.

    Bir hayli uğraşmalarına rağmen düğümleri çözemediler. Cebrail aleyhisselam gelip, Felak ve Nas surelerini getirdi. Resulullah efendimiz bu sureleri yani toplam onbir ayet-i kerimeden her birini okudukça, düğümün biri çözüldü. Düğümler bitince, Kainatın efendisi rahata ve sıhhate kavuştular.

    Lebid Yahudisi yakalanıp, Resulullah efendimizin huzuruna getirildi. Peygamber efendimiz, ona; "Allahü teâlâ, bana, yaptığın sihri haber vererek yerini gösterdi. Sen, bunu niçin yaptın?" buyurduklarında, "Altına olan muhabbetim!.." diye cevap verdi.

    Eshab-ı kiramdan bazıları; "Ya Resulallah! İzin verirsen, şu Yahudinin boynunu vuralım!" dediklerinde, şahsı için hiç kimseye ceza vermeyen sevgili Peygmaberimiz;

    "Onun, sonunda göreceği ilahi azab, daha şiddetlidir" buyurarak, öldürülmesine izin vermediler.



  14. #14
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    Hayber'e sefer kararı [Hz.peygamberin hayatı]



    Yahudiler, Medine'den sürülünce, Arabistan'ın kuzey taraflarına gitmişlerdi. Bunlardan bir kısmı, Hayber'de kalıp yerleştiler. Bir kısmı ise kuzeyde bulunan Şam'a gittiler.

    Resulullah efendimize suikast tertip etmeleri sebebiyle yurtlarından çıkarılmışlardı. Fakat Müslümanlara karşı içlerindeki kin, hırs ve intikam duyguları hiçbir zaman sönmedi.

    Hatta günden güne şiddetlendi. Bir an önce kainatın sultanı olan Allahü teâlânın Habibinin hayatına son vermek, din-i İslâm'ı ortadan kaldırmak istiyorlardı.

    İleri gelenlerinden bazıları; "Gatafanlılara gidip yardım isteyelim, Müslümanlara karşı onlarla birlikte çarpışalım!" dediler. Bazıları da; "Fedek, Teyma ve Vad-il-Kura Yahudilerini de yardıma çağırıp, Müslümanlar bizim üzerimize saldırmadan, biz onların şehrine hücum edelim, olmuş olacak bütün intikamımızı alalım!.." dediler.

    Hayber Yahudileri bu sözü kabul edip, çevredeki Yahudi kabilelerini ve Gatafanlıları yardıma çağırdılar. Sadece Gatafanlılardan çok sayıda seçme savaşçı gelip, Hayber'de hazırlıklara başladı.

    Onlar bu hazırlıkları yaparken, Alemlerin efendisi Yahudilerin durumlarından haberdar oldu. Abdullah bin Revaha hazretlerinin yanına üç sahabi verip, derhal Hayber'de olup bitenleri öğrenmek üzere gönderdi.

    Abdullah bin Revaha ve üç arkadaşı sür'atle Hayber'e geldiler. Burası, sekiz muhkem kalesi, verimli arazileri, bol mikdarda bağ ve bahçeleri bulunan zengin bir şehirdi.

    Hazret-i Abdullah, arkadaşlarından birini Şıkk, birini Ketibe, diğerini Natat kalesine gönderdi. Kendisi de başka bir kaleye girip, üç gün Yahudilerin durumlarını, harbe hazırlıklarını yakından incelediler. Üç günden sonra buluşma yerinde birleşip, sür'atle Medine'ye varıp, yaptıkları hazırlıkları Peygamber efendimize tek tek anlattılar.

    Sevgili Peygamberimiz, Eshabının acele hazırlanmasını emretti. Yahudilerin, Medine-i münevvereye saldırmalarını önlemek için, Hayber üzerine gitmeye karar verdiler.

    Bu kararı duyan Medine'de bulunan Yahudiler telaşa düştüler. Müslümanların maneviyatlarını bozmak için; "Yemin ederiz ki, eğer siz, hayber'deki kaleleri, oraya birikmiş yiğit savaşçıları görmüş olsaydınız, hiçbir zaman oraya adım atmazdınız!.. Dağların tepesindeki yüksek burçlu kaleleri, zırhlı yiğitler korumaktadır. Çevreden binlerce asker onlara yardıma gelmişlerdir!.. Sizin, Hayber'i fethetmeniz mümkün müdür?!..." diyorlardı.

    Bunlara karşı kahraman sahabibler; "Allahü teâlâ, Habibine, Hayber'i fethedeceğini vad buyurmuştur" diyerek, Yahudilerden hiçbir zaman korkmayacaklarını belirtiyorlardı. Eshabın bu kararlı hali, Yahudileri daha çok üzüyor, endişeye düşürüyordu.

    Münafıkların başı Abdullah bin Übeyy; "Muhammed, az bir kuvvetle üzerinize geliyor. Korkacak bir durum yok, fakat tedbirli olup, mallarınızı kalelerinize doldurun. Onları, kaleden çıkarak karşılayın!" diyerek, Hayber'e acele haber gönderdi.



  15. #15
    Status : ß®ΞÂkΞ®07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : KaFkaSya
    Mesajlar: 2.197
    Konular: 451
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    "Herşeyin hayrını ve iyiliğini dileriz" [Hz.peygamberin hayatı]


    Eshab-ı kiram Hayber'i fetih hazırlarını tamamladı, evdekilerle helallaşıp, Peygamber efendimizin etrafında toplandı. İki yüz süvari ve bin dört yüz piyade olmuşlardı.

    Allahü teâlânın dinini yaymak, cihad etmek ve şehidlik mertebesine kavuşmak için sevgili Peygamberlerinin emrine hazır oldular. Bu sırada bazı kadınların, harpde, Eshab-ı kiramın yiyeceklerini hazırlamak, yaralıları sarmak ve daha başka yapabilecekleri işleri yapmak üzere, Peygamber efendimizden vazife istedikleri görüldü.

    Resulullah efendimiz merhamet buyurup, onları bu sevaptan mahrum etmediler. Böylece mücahidlere, başta sevgili Peygamberimizin mübarek hanımı Ümmü Seleme hazretleri olmak üzere, yirmi hanım mücahide de katılmış oldu.

    Resul-i ekrem, Medine'de yerine vekil olarak, Gıfar kabilesinden Siba' hazretlerini bıraktılar ve Hayber'e hareket emrini verdiler. Nümeyle bin Abdullah'ın bırakıldığı da bildirilmiştir.

    Yolculuk tekbirlerle başladı. Mazeretleri sebebiyle savaşa katılamayan, yaşları küçük olduğu için izin verilmeyen sahabiler, Peygamber efendimize ve kahraman babalarına, dedelerine, amcalarına, dayılarına ve ağabeylerine gıbta ile bakıyorlar, onları tekbir ve dualar ile uğurluyorlardı...

    Takvim, hicretin yedinci yılını gösteriyordu. Peygamber efendimizin mukaddes sancağını hazret-i Ali taşıyor; sağ kol kumandanlığını da hazret-i Ömer yapıyordu. Yolculuk neşeli bir şekilde geçiyordu.

    Şairler, şiirleriyle, Allahü teâlâya, verdiği nimetlerinden dolayı hamdediyorlar, sevgili Peygamberimize salevat söylüyor ve şanlı Eshabı medhediyorlardı. Sahabiler de, bayrama gider gibi hep birlikte; "Allahü ekber! Allahü ekber! La ilahe illallahü vallahü ekber!" diyerek her tarafı inletiyorlardı.

    Her konak yerinde Kainatın sultanı; "Allah'ım! İstikbale endişelenmekten, geçmişe tasa etmekten, güçsüzlük ve gevşeklikten, cimrilik, korkaklık ve bel büken borçtan, zalim ve haksız kimselerin musallatından sana sığınırım!" diyerek dua buyuruyordu.

    Hayber'e yaklaşıldığı zaman, sevgili Peygamberimizin, Eshabını durdurduğu görüldü. El açarak;

    "Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah'ım! Ey yerlerin ve üzerindekilerin Rabbi olan Allah'ım! Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah'ım! Ey rüzgarların ve savurduklarının Rabbi olan Allah'ım! Biz senden, bu beldenin hayrını ve iyiliğini, bu beldede yaşayan insanların hayrını ve iyiliğini, yine bu beldede bulunan herşeyin hayrını ve iyiliğini dileriz. Bu beldenin şerrinden, insanların şerrinden ve içindeki her şeyin şerrinden de sana sığınırız!" diye münacata başladılar.

    Sahabelerin dudaklarından; "Amin, amin" sesleri dökülüyordu. Bundan sonra Eshabına; "Bismillahirrahmanirrahim diyerek ilerleyiniz" buyurdular.



Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307