Toplam 13 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 13 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Düşündüren Hikayeler

  1. #1
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart Düşündüren Hikayeler




    SAMİMİ DUALAR

    Dün gece bir rüya gördüm; iri cüsseli iki adam beni ateş kuyularının bulunduğu bir yere götürüyordu. O anda birden sizler çıkıverdiniz. O adamlara, bu adam çok sıkıntılı bir zamanımızda bize yardım etti, onu oraya götürmeyin, dediniz ve adamlar birden kayboldu, ateş çukurları gül bahçesine, ömrümde görmediğim çiçek bahçelerine dönüşüverdi.

    Dağların ardında kızıl bir topu andıran güneş, son ışıklarıyla şehri selâmlıyordu. Her yer gri akşam yalnızlığına terk ediliyordu yavaş yavaş. Ama dışarıda bir sükûnun kucağına koşan insanlar da yok değildi. Sessizliğe adım adım ilerleyen bir şehirdi burası. Bu şehirde diğer Anadolu şehirleri gibi aydınlık yarınları bekliyor; karanıkların bağrına ışık hüzmeleri gönderiyordu.

    Günlerden perşembe idi. Salih, arkadaşı Kerim'le yurdun idare katında oturuyordu. Her ikisi de yarını düşünüyor, âdeta yarının ızdırabıyla kıvranıyorlardı.

    “Ah bir yarın geçse, şu iş bir yoluna girse Allah'ım ne olurdu! Ne kadar âciz kaldık, ne yapacağız Salih Bey?” dedi Kerim.

    Salih vakarını koruyan bir tavırla: “Sabret arkadaşım, gün doğmadan neler doğar, hele biraz daha sabredelim.” dedi.

    Salih, Erzurumluydu. İliklerine kadar dadaştı. Sabrın acı meyvesini henüz küçük yaşlarda tatmıştı. Annesini sekiz yaşında iken kaybeden Salih'i babası yetiştirmişti. Babası, Salih'in iyi bir insan olması için elinden gelen bütün gayreti göstermişti. Onunla yeri geldiği zaman kardeş, yeri geldiği zaman da bir sırdaş olurdu. O sabrın tevekkülle olan aşkını çok genç yaşlarda babasından öğrenmişti. Babası: “Oğlum ilim ve irfan öğreneceksin, bu milletin irşada ihtiyacı var. Sen kendini iyi yetiştir ki; senin yetiştireceğin insanlar da iyi birer vatandaş olsun.” demiş ve onu üniversiteye kadar okutmuştu. O şimdi, bir öğrenci yurdunda idareciydi. Üniversite öğrencilerinin kaldığı Serhat Yurdu, gerçekten şehrin en güzel ve en müstesna yerindeydi. Serhat Yurdu’nda iken Salih zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı. Öğrencilerin her biriyle ayrı ayrı ilgilenen Salih Bey, geceleri arkadaşı ve dostu Kerim’le tek tek yatakhaneleri kontrol ederdi. Üzeri açılmış, battaniyesi düşmüş bir öğrenci gördüğünde, bir anne şefkatiyle battaniyeyi yerden kaldırır ve öğrencinin üzerini örterdi. Salih: “Evet, Kerim bunlar bize birer emanet, bu emanetlere sahip çıkmazsak Allah bize bunun hesabını sorar; bunun ötesinde bu arkadaşların bir an önce yetişmeleri gerekir. Dünyanın ilme, ahlâka, fazilete her şeyden önce sevgiye ihtiyacı var. Bu arkadaşlarımız birer sevgi kahramanı olacak. Onlar, fünûn-u medeniyeyi vicdanın ziyasıyla birleştirecekler. Dünyanın dört bir yanı bu bahar çiçeklerini bekliyor.” derdi.

    Oturdukları koltuktan önce Kerim kalktı ve “Ağabey sana bir şey söyleyeceğim; ama bu söylediğime ikimiz de şartsız itaat edeceğiz tamam mı?” dedi. Kerim'deki bu âni heyecan Salih'i de heyecanlandırmıştı. Kerim'in heyecanlı olması normaldi. O, deniz dalgalarının maviliklerinde, Trabzon'da doğmuştu. Karadeniz'in çakır gözlü çocuğu Kerim, hem üniversite okuyor, hem de yurtta rehber öğretmenlik yapıyordu. Bölümü de güzeldi; psikolojik danışmanlık ve rehberlik. Dershanedeki rehber öğretmeniyle seçmişlerdi bu bölümü. Dershaneye gittiği yıllarda, rehberlik hocası ondaki kabiliyeti keşfetmiş ve ona bu bölümü tavsiye etmişti. Şimdi o son sınıftaydı.

    Kerim odanın içinden akşamın koyu karanlığına bakarak; “Salih Ağabey, yarın cuma, bu gece seninle teheccüde kalkıp sabaha kadar dua edelim. Ben senin duana 'âmin' diyeyim, sen de benimkine. Ve sabahın ilk ışıklarıyla şehirdeki bütün işyerlerini sırasıyla dolaşıp derdimizi anlatalım olmaz mı?” Dua her zaman, bilhassa çaresizlikte en büyük güçtü. Samimî yapılırsa nelere vesile olmazdı. Salih birden heyecanlandı; “Neden olmasın Kerim.” dedi ve ekledi: “Ama şöyle bir şart koyalım kendimize, istisnasız önümüze hangi işyeri çıkarsa çıksın girip derdimizi, arzumuzu anlatacağız onlara; ister dinlerler, ister dinlemezler, bu, onların bileceği iş.” sonra odadan ayrıldılar.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde iki dertli gönül, odanın loş ışıkları altında inleyen bir ney gibi iki büklüm olmuştu. Seccade dua ikliminde yaşaran gözlere âdeta eşlik ediyordu. Kerim’in lisanı “Gurbet Ufukları” nı soluklayan o dertli insanın nağmeleriyle coştu: “Ey Rabb'im! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun… İç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sâdık kullarını yalnız bırakma. Sen’den kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulûs istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur.” Kerim'in bu içten duasına, Salih hıçkırıklarıyla: “Ne olursun Allah'ım bizi mahcup etme, bize emanet edilen şu kardeşlerimizin dertlerine derman ol!” diyerek ‘âmin’ dedi.

    Sabah'ın ilk ışıklarıyla iki gönüldaş yola koyuldu. Akşam kararlaştırdıkları gibi bütün iş yerlerini atlamadan dolaşacaklardı. Şehrin en işlek caddesinden başladılar işe. İlk girdikleri markete anlattılar dertlerini, oralı bile olmadılar. İkinci bir iş yerine girdiler; burası son derece lüks bir giyim mağazasıydı. İş yeri sahibine dertlerini anlattılar; fakat oradan da umdukları cevabı bulamadılar. Nihayetinde Salih ve Kerim hemen hemen caddedeki bütün işyerlerini dolaşmışlardı. Son bir yer vardı. Adımlarını attılar, tam içeriye girecekleri vakit kapıdaki yazıyı fark ettiler. İkisinin de yüzleri kızardı, burası bir bardı. Adımlarını gerisin geriye çevirdiler. Ama Kerim, Salih'e akşam birbirlerine verdikleri sözü hatırlattı. Bir hamleyle içeri girdiler. Alışık olmadıkları bir ortamdı. Barmenler ‘buyurun’ deyip masa gösterdiler. Salih Bey patronlarıyla görüşmek istediklerini söyledi. Barmenlerden biri Salih ve Kerim'i arka tarafta izbe bir yere götürdü. Karşılarında kırk beş-elli yaşlarında saçları kırlaşmış iri kıyım bir adam duruyordu. Salih Bey titrek bir sesle selâm verdi. Kendini ve arkadaşını takdim etti. Adam, gâyet nazik bir edâ ile; “Hoş geldiniz, buyurun nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. Salih Bey: “Efendim ben ve arkadaşım Serhat Öğrenci Yurdu'nun idarecisiyiz. Yurdumuzda Anadolu'muzun değişik illerinden okumak için gelmiş öğrenciler var. Biliyorsunuz ki bu öğrencilerimizin maddî durumları iyi değil, bizler elimizden geldiği kadar siz esnaf ağabeylerimizin burslarıyla bu öğrenci arkadaşlarımıza yardımcı olmaya çalışıyoruz. Yalnız bu ay durumumuz oldukça kötüleşti, fırına olan iki aylık ekmek borcumuzu ödeyemedik ve şu anda borcumuzu ödeyemezsek, ekmek alamayacağız, yarından itibaren öğrencilerimiz ekmeksiz kalacaklar. Şâyet bizlere yardımcı olursanız bu güzîde evlâtlarımızın içinde bulunduğu bu müşkül durumdan kurtarılmasına vesile olursunuz.” dedi. Adam oturduğu koltuktan kalktı, elindeki sigarasından derin bir nefes çektikten sonra hiçbir şey söylemeden yan tarafta bulunan kasaya yöneldi. Kasayı açtı, orada deste hâlinde bulunan yirmi milyonluk banknotlardan iki desteyi alıp Salih'e uzattı. Salih şaşkındı, Kerim'in dili tutulmuştu. Barın sahibi Hayri Bey, Salih ve Kerim'e dönerek: “İki tane zarif tertemiz delikanlı, benim çalıştırdığım iş yerinin durumunu bile bile buraya gelmişler ve benden yardım istiyorlar. Çok müşkül durumda olmasaydınız, buraya gelmezdiniz.” diyerek Salih ve Kerim'e birer çay ikram etti. Çayı şaşkınlıkla içen bu iki arkadaş, teşekkür ederek buradan ayrıldılar.

    Serhat Öğrenci Yurdu'nun üzerine güneşin ilk ışıkları vururken, kapı zili aralıksız çalmaya başladı. Kapıyı açan nöbetçi öğrenciye, Salih ve Kerim Beyler soruluyordu. Nöbetçi öğrenci, misafiri salona aldı. Salih ve Kerim Beyler, karşılarında Hayri Beyi görünce hem şaşırdılar, hem de korktular. Kerim içinden “Eyvah bu adam akşam bize verdiği parayı geri isteyecek galiba, ne yapacağız şimdi!” diye düşünürken Hayri Bey: “Arkadaşlar ne olursunuz gelin beni bir dinleyin hele… Ben bir rüya gördüm; iri cüsseli iki adam beni ateş kuyularının bulunduğu bir yere götürüyordu. O anda birden sizler çıkıverdiniz. O adamlara, bu adam çok sıkıntılı bir zamanımızda bize yardım etti, onu oraya götürmeyin, dediniz ve adamlar birden kayboldu, ateş çukurları gül bahçesine, ömrümde görmediğim çiçek bahçelerine dönüşüverdi. Allah, sizden razı olsun. Buraya, sizlere teşekkür etmeye geldim. Ne olursunuz, bir derdiniz olduğu zaman lütfen hemen bana gelin.” dedi.

    Salih ve Kerim birbirlerine baktılar, Hayri Bey ağlıyordu. Hayri Beyi ağlatan Salih ve Kerim'in samimi dualarıydı. Salih bir an babasının kendisine söylediği şu sözü hatırladı: “Allah'ın rızasını gözeterek hayır yapan bir insanı Allah hiçbir yerde yalnız bırakmaz.”

    Kibar AYAYDIN



  2. #2
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Geç Kalınmış Bir Pişmanlık


    1994 Eylül'ünün sonları... Serin bir sabah... İzmir yönünden Balıkesir'e yaklaşan bir otobüs, şehrin girişindeki inşaat malzemeleri satan bir dükkânın önünde durdu. Otobüsten, uzun boylu bir genç indi. Elindeki valizden ve tedirgin bakışlarından, buranın yabancısı olduğu anlaşılıyordu. Gömleğinin cebinden çıkardığı kâğıdı dikkatle inceledi. Aradığı adrese ulaştığını görünce, yüzünde hafif bir tebessüm dalgalandı. Kapıdaki görevliden, aradığı kişinin içeride olduğunu öğrenince, sevinci bir kat daha arttı. Heyecanla titreyen eli, büronun tokmağına dokundu:

    —Giriniz lütfen, kapı açık!

    —İyi günler! Mustafa Bey, Denizli'den asker arkadaşınız Oktay Bey gönderdi. Size şu notu iletmemi istedi.

    Mustafa Bey, eski bir dostu hatırlamaktan son derece memnun olmuştu. Ama, "Bu gence,
    maddî yönden sahip çıkın!" notunu da okuyunca, biraz tedirginleşti. Evet, "ekonomik yönden sıkıntı içinde olan, hem siması hem de yüreği temiz öğrenciler" için yardım ediyor, hattâ yardım bile topluyordu. Karşısındaki gence, bu düşüncelerle bir kere daha baktı. "Saçları jöleli... Üzerine tokaları şıkırdayan dar bir kot takım giymiş; üstelik, sigara da kokuyor." diye düşündü. Arkadaşının, nasıl olup da böyle birine sahip çıkmasını beklediğini anlayamamıştı. Yardım eli uzatılması gereken nice Anadolu delikanlısı dururken... Neyse, görünüşü tuhaf bu genci gözü tutmadığı için, hemen cevap vermektense gencin durumunu araştırmayı düşündü. Ona şimdilik sadece telefon numarasını verip; 'Sen şimdi git yurda yerleş, bir gelişme olursa, ben sana ulaşırım.’ dedi.

    Daha sonra Denizli'deki arkadaşını arayıp genç hakkında geniş bilgi edinmeyi düşündü; fakat işlerinin yoğunluğundan buna bir türlü fırsat bulamadı.

    Günler geçip gidiyordu. Bir iki gün sonra, aynı genç yine dükkâna geldi. Mustafa Bey, dükkânın içinde koşuşturup işçilere talimat yağdırırken, genci ihmal ettiğinin farkına bile varamıyordu. Gencin daha sonraki gelişlerinde de Mustafa Beyin işleri dolayısıyla gençle ilgilenmeyişi tekrarlanınca genç artık uğramaz olmuştu. Mustafa Bey, Denizli'deki arkadaşını bir vesileyle aradığında arkadaşı genci sormuş ve onun hakkında bazı bilgiler vermişti. Mustafa Bey, yaptığı hatayı anlamıştı; çünkü genç aslında temiz ve izzetine düşkün, arayış içinde, sahip çıkılması gereken ve istikbal vaat eden biriydi. Mustafa Bey, bunun üzerine genci birkaç gün aradı; fakat bulamayınca bir daha üstüne düşmedi.

    Bu hâdisenin üzerinden uzun bir zaman geçti.

    1999 Haziran'ında, sıcak bir Balıkesir akşamı... Mustafa Beyin dükkânına, iyi giyimli birisi geldi:
    —İyi günler! Şehrin dışında yaptırdığım villa için, acilen alçıpene ihtiyacım var.
    —Peki efendim. Şimdilik siparişinizi alalım pazartesi getiririz.
    —Ama malzemeler yarın lâzım. Eğer getirirseniz, hem nakliye masrafınızı karşılar, hem de yüklü bir avans verebilirim.

    Bu acil ve kârlı siparişi kaçırmamanın tek yolu, kamyonete atlayıp İzmir'e gitmekti. Nitekim o da, bunu yapmaya karar verdi.

    Mustafa Bey, dükkânını kapayıp evine gitti. Akşam yemeğinden sonra, kamyonetiyle yola koyuldu. Şehrin 10 km kadar dışında karanlığın koynuna doğru ilerliyordu. Biraz sonra, üniversitenin önündeydi. Az ileride birisi, "oto-stop" çekiyordu. Yaklaşınca, yavaşlayıp oto-stop çeken kişiyi şöyle bir süzdü: Sırtındaki çantası ve tuhaf kıyafetiyle, bir ‘ucube’yi andırıyordu. Üstelik, uzun ve boyalı saçlarından, kız mı, yoksa erkek mi olduğu anlaşılamıyordu. "Hey babalık! Beni de alsana arabana!" deyince, erkek olduğunu anladı. Kendi kendine, "Terbiyesiz!" diye söylenerek, tekrar gaza yüklendi. İki yüz metre gitmemişti ki, içinden bir ses, "Dön ve o genci arabana al!" diyordu. Önce önemsemeyip, yoluna devam etmek istedi. Ama içindeki ses, daha kuvvetli bir şekilde, aynı çağrıyı tekrarladı. Durdu, geri dönüp genci arabasına davet etti. Lâkayt bir tavırla koltuğa yerleşen genç, alkol kokuyordu. Genç hafif bir sırıtmayla teşekkür etti sadece. Yola devam ederlerken Mustafa Bey, gencin makine mühendisliğinin uzatmalı beşinci sınıfını okuyan Denizlili biri olduğunu öğrendi. Bu duruma bayağı keyiflenmişti. Aklına, Denizlili arkadaşı geldi. Gence, bu arkadaşından bahsetmeye başladı. Karşısındaki gencin yüzünde birden soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Genç sanki, şok geçiriyordu. Tam bu sırada:
    —Durdur şu arabayı, durdur diyorum sana! Hemen inmem gerekiyor!

    Mustafa Bey, şaşırmıştı. Ne oluyordu böyle? Acaba, karşısındakini kıracak bir sözü veya davranışı mı olmuştu? Onun gönlünü almaya çalıştı. Ama, ısrarına rağmen, gencin inme isteğinin önüne geçemedi. Gecenin karanlığında, bir ağaç kümesinin dibinde arabasını durdurmak zorunda kaldı. Genç, öfkeyle kendini dışarı attı. Mustafa Bey, ısrarla aynı şeyi soruyordu:

    —Bari, niye inmek istediğini söyle!

    Gencin, lâkayt tavrından eser kalmamıştı. Sesinde, yıllar öncesinden kaynayıp taşan bir öfke gizliydi:

    —Bak bana, iyi bak! Beni tanımadın değil mi? Beş yıl önce kapına gelip senden yardım istemiştim. Sen ise, orada olduğun hâlde kendine yok dedirttin!

    Mustafa Bey, şaşkınlıktan donakalmıştı. Kısa süreli bir düşünce felci geçiriyor gibiydi. Kendini toparlayıp, gencin hâlinden pişmanlık duyarak ondan özür dilemek istedi. Yalvarmalarına rağmen genç, karanlığın içinde kaybolup gitti. Bir süre peşinden gitmiş ama yetişememişti. İzmir'e gitmekten vazgeçip, her yeri didik didik aramaya koyuldu. Gencin gidebileceği her yere baktı. Sanki genç, yer yarılıp da içine girmişti. Ne yaptıysa, bir türlü ona ulaşamadı. Eve geldiğinde, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Yıllar önce yaptığı bir ihmal, onun içini kurt gibi kemiriyordu.

    Günler, ağır aksak da olsa, geçiyordu. O gecenin üzerinden henüz on beş gün geçmişti. Mustafa Bey, içini kemiren o büyük pişmanlıkla, her geçen dakika mum gibi eriyip tükeniyordu. O sabah da işine erken gelmişti. Kapıdaki görevliye selâm verip, odasına geçti. Biraz sonra kapıdaki görevli, sabah çayıyla simidini ve gazetesini getirdi. Görevli henüz kapıya varmamıştı ki, bir gürültüyle irkildi. Arkasına baktığında gazetenin üzerine yığılan Mustafa Beyi gördü. Koşup Mustafa Beyi kaldırdı, odadaki kanepeye yatırdı. Masadaki gazetinin baş sayfasında, kanlar içinde bir gencin büyük boy fotoğrafı vardı. Altında da, bütün olup biteni özetleyen şu cümle yazılıydı: "Makine mühendisliği 5. sınıf öğrencisi genç, oto-stop çekerken, kendisine çarpan bir aracın altında, fecî şekilde can verdi."

    Veysel ERGİN




  3. #3
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Bir Saatiniz Kaldı

    Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum.
    Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16-17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:
    -Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!
    Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:
    -Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.
    -Aldığı ilâçlar yanınızda mı?
    Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.
    -Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.
    -Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?
    -İki saat kadar olmuş.
    Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:
    -Hımm! Yazık, çok yazık!
    Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:
    -Ne yapacağız doktor bey?
    Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.
    -Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.
    Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:
    -Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?
    -Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.
    Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini, arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını... Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.
    Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! 'Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.' diyorum kendi kendime.
    Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:
    -Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?
    İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:
    -İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.
    Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; 'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.
    Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:
    -Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?
    Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:
    -Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah'ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...
    Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:
    -Yoksa, sende mi inandın öleceğine?
    -Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?
    Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

    (Yaşanmış bir hâdisedir)


    Dr. Nazım İNTEPE



  4. #4
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Kaybolan Işıltı

    Rüzgârın camlara davetsizce vurduğu bir kış gecesiydi. Yıldızlar başka göklere misafirliğe gitmişlerdi. Ay yorgun başını arasıra bulutların arasından uzatıyor, bakışlarını kurulayacak bir mendil arıyordu. Sokaklar yalnız ve sırılsıklamdı. Pencereye vuran irice damlalar, yağmuru aylarca beklemiş şehrin sakinlerine ıslak şarkılar dinletiyordu.
    Uzun olduğu kadar bereketli bir gece başlamıştı Zehraların evinde. Saat henüz on biri gösteriyordu. Çocuklar uykunun tatlı kucağında mışıl mışıl uyuyorlardı. Eşi henüz eve dönmemişti. Çekmeceleri düzelteyim diye düşündü. Üzerindeki çaydanlıktan mis gibi çay tütsülenen sobaya yaklaştı. Oda, ne kadar sıcaktı. Bardağa doldurduğu çayın dumanı içini ısıtıyordu. Dışarıdaki soğuğu, depremzedelerin incecik çadırlarını düşündü. İki büklümdü, çayın nefaseti damağında dondu. "Rabbim, ne olur onlara yardım et!" diye inledi.

    Çekmeceyi eline aldığında; "Ah bu çocuklar! Yine her şey karman-çorman olmuş!" diye gülümsedi. Eline ilişen mektupları düzenlemeye, büyükçe bir zarfa doldurmaya başladı. "Çiğdem" imzasına gözü takıldı. Hayal atına çoktan süvari olmuştu. Hatıraların konakladığı mekânlar gözlerinin önünde dans ediyordu, resimlerin içine dalıp dalıp çıkıyordu. Sevgi, hüzün, firak.. sözlüğün penceresinden kaçıp ona iltica etmiş, yakasını bırakmıyordu.

    Çiğdem... Onunla gurbette karlı bir sabah tanışmışlardı. İlk düşündüğü şey: "Allah'ım ne güzel yaratmışsın!"

    O beldede yaşayan Türklerin düzenlediği bir kültür faaliyetinde öğrenmişti ismini. Programdan sonra yanına gelmiş sıkılgan, çekingen bir ifadeyle, "Konuşmanız bana çok tesir etti. Mümkünse sizinle görüşmek isterim." diye kendini tanıtmıştı. Zehra'dan, "Elbette, ne zaman isterseniz." cevabını almıştı.

    O günden sonra telefonlaşmışlar, birbirlerine gidip gelmişlerdi. Aralarında sevginin ılık ikliminde sıcak bir dostluk kurulmuştu. Bir akşam üstü Çiğdem, Zehra'yı arayıp, sabah dokuzda köprüde buluşmak istediğini iletti. Çok heyecanlıydı. Zehra nedenini ısrarla sormasına rağmen, o, "Bu bir sürpriz, yarını bekle lütfen!" diyerek telefonu kapadı.

    Çok uzun bir geceydi. Zehra sık sık uyanıyor, arkadaşının sürprizini keşfetmeye çalışıyordu. Nihayet sabah beyaz güvercin kanatlarıyla ufka dokunmuştu. Doğruca buluşma yerine gitti. Hava çok soğuktu. Bir çeyrek erken gelmişti. Köprünün tahtalarına tutunup manzarayı seyretmeye başladı. Yer yer donmuş sular, karların altında hayatta kalmaya çalışan çimenler ne de güzel görünüyordu. Burası çok eskilerden kalma tahta bir köprüydü. Bu küçük şehri ikiye ayıran nehrin üzerine yapılmıştı. Bir tünel görünümünde muazzam bir sanat eseriydi. En önemli özelliği girişindeki küçük kestane dükkânıydı. Soğuk günlerde aradığınız bir avuç sıcaklığı bu dükkânda bulabiliyordunuz. Bu enfes koku başınızı döndürüyor ve bu sihirli davete mutlaka icabet ediyordunuz.

    Zehrâ da öyle yaptı. Minik dükkânın penceresinden başını uzatarak, "Beş franklık lütfen!" diye seslendi. Satıcı kırmızı korların üzerinde iri iri gülümseyen bu muhabbet vasıtalarından bir kürek alıp, dizine vurarak açtığı kese kâğıdına doldurdu. Zehra sıcacık kese kâğıdını üşümüş parmaklarıyla sıkı sıkı kavradı ve kenardaki banka oturdu. Sıcaklığı ellerine, damağına ve gönlüne gönderen kestanelerin hakiki sahibini düşünerek, "Ve hüve meakûm, eyne mâ küntüm / Her neredeyseniz O, sizinle beraberdir." diye mırıldandı.

    Tefekkürün esrarı, zihnine cennet dantelaları dokuturken, eldivenli bir çift elin, gözlerini kapamasıyla irkildi. "Sakın arkana dönme!" fısıltısıyla başını çevirdi. Yalvarırcasına; "Çiğdem, beni öldüreceksin. Bırak gözlerimi de yanıma otur, Allah aşkına neler oluyor, lütfen anlat!" dedi. Çiğdem, "Tamam tamam, sana acıdım." dedi ve oturdu. Zehra gözlerine inanamıyordu. Çiğdem melekler kadar duru, huriler kadar cazip yanıbaşında gülümsüyordu:

    "Beğendin mi? Yakışmış mı? Bak yüzüme, ışıldıyor değil mi? Nineminki gibi. Dünden beri namaz kılıyorum. İçim içime sığmıyor. Lütfen söyle, bu örtü bana yakışmış mı?"

    Çiğdem habire konuşuyordu. Zehra ise şaşkınlığın sükûtuyla sarhoştu. Sonunda kendine gelebildi. Güçlükle; "Sen zaten güzeldin, ama şimdi harikulâde görünüyorsun." diyebildi. Pembe bir ipek örtünün sardığı bu güzel baş gerçekten baş döndürücüydü. Pırıl pırıl parlayan ceylan gözler hâlâ yüzündeki farklılığı soruyordu: "Bak senin anlattığın secde ışığı artık benim yüzümde de var, değil mi Zehra, hadi söyle!..."

    Zehra: "Allah daim kılsın Çiğdemim. Yüzündeki ışıltı iki dünyanı da aydınlatsın." diyerek ona sarıldı.

    Artık daha sık görüşüyorlardı. Çiğdem bir yandan Kur'ân öğreniyor, bir yandan da bilgilerini zenginleştiriyordu. Yakınları onu üzüyordu. Onlara göre bu yaşta namazla niyazla uğraşılmamalıydı. İhtiyarlayınca yapardı. Çiğdem'i ne zaman sıkıştırsalar o doğruca Zehra'ya koşuyor, onunla konuşuyor, rahatlıyor, evine huzurla dönüyordu. Derken bahar geçti, yaz geçti. Zehra Türkiye'ye döndü. Mesafeler onları durdurmuyordu. Mektuplar, telefonlar hasretlerinin terennümünde onlara yardımcı oluyordu. Fakat zaman geçtikçe sabırlar tükenir olmuştu. Göze düşen ıraklık, gönle uzaklık veriyordu. Çiğdem, Zehra'nın mektuplarına cevap vermez; telefonlarına çıkmaz olmuştu. Bir gün Çiğdem'den telefon geldi. Zehra çok sevinmişti. Çiğdem ona önemli bir mektup yazdığını, bugün yarın eline geçeceğini söyledi. Zehra her sabah pencerede postacının yolunu gözlüyordu. Nihayet beklenen mektup geldi. Zehra dikkatle mektubu okudu, ve kahroldu. Sanki dünya başına yıkılmıştı. Günlerce "Çiğdem" diye ağladı, "Çiğdem" diye dualar etti. Kalbinin en yanık köşesine Çiğdem'in şu satırlarını kazıdı!

    "Şimdi yüzümdeki ışık parlamıyor. Birkaç aydır yanıp yanıp sönüyordu. Nihayet tamamen söndü. Onu söndürdüm. Bunda senin de payın var. Gitmemeliydin, beni bırakmamalıydın. Ama üzülme. Buna dayanamam. Söz veriyorum; yaz gelince Türkiye'ye gelip evleneceğim. O zaman kimse bana karışamaz. Ve göreceksin yeniden cennet hayatıma geri döneceğim. Seccademe döneceğim. Sana söz veriyorum... Bana dua et, kaybettiğim güzellikleri tekrar bulabilmem için!..."

    ...

    Ve yaz geldi. Zehra hep bir düğün davetiyesi bekledi. Postacı ne zaman sokaktan geçse pencereye koşuyordu. Fakat ne bir haber vardı gelen ne de bir ses. Temmuz ayının sonlarına doğru ümidini yitirmek üzereydi ki bir telefon geldi. Arayan Çiğdem'in babasıydı. Adam hıçkırıklarla bir şeyler anlatıyor fakat Zehra bir türlü anlayamıyordu: "Nasıl olur amca, mümkün değil!" kulaklarına inanamıyordu.

    "Nikâha giderken kaza geçirdiler. Araba cayır cayır yandı. Nazar değdi kızıma... Gelinlik ona ateş oldu, yaktı."

    Zehra telefonu güçlükle kapadı, öylece olduğu yere yığıldı. Hani evlenince seccadene dönecektin; yüzün yine ay ışıltılarıyla parlayacaktı... Söz vermiştin, söz vermiştin!...

    ...

    Zil sesiyle irkildi. Saate baktı, gece yarısını çoktan geçmişti, kucağındaki mektupları yere bıraktı. Ağır adımlarla kapıya gitti. "Kim o?!" Gelen eşiydi. Kapıyı açtı. Eşi: "Kusura bakma çok geciktim. Hani yeni tanıştığım genç var ya çok dertli, bırakamadım... O yüzden geciktim, seni de beklettim."

    Zehra iniltili bir sesle, "Hayır, hayır geç kalmadın. Ne olur onu bırakma... Ne olur bırakma..."

    "Zehra sen ağlıyorsun!"

    Gece hâlâ soğuktu. Yağmur hâlâ yağıyordu. Sokaklar hâlâ yalnızdı. Rüzgâr hâlâ camları sarsıyordu...


    Fatma UĞURTAŞ




  5. #5
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Tek Ayak


    O nu bir televizyon programında gördüm. Sağlam olan sadece başı ve gövdesiydi. Kolları, yolunmuş bir tavuk kanadı kadar kısaydı; uçlarında işe yaramaz iki parmak vardı. Ayaklarının biri bir yöne, diğeri başka yöne kıvrıktı. Bu ellerle iş yapması, bu ayaklarla yürümesi imkânsızdı.
    Ama biraz vücuduna dönük olan sağ ayağıyla birçok maharet gösteriyordu. Ayak parmaklarını kullanarak yemek yiyor, su içiyor, hatta çayına şeker katıp karıştırıyor ve güzel güzel yudumluyordu. Bunlar pek el mahareti isteyen şeyler değildi. Ya elbisesini giyip çıkarması? Ayak parmaklarıyla düğmeleri çözüp, tekrar ilikleyebilir miydi? Evet bunu da başarıyordu. Ayak baş parmağı ile ikinci parmak birkaç hareketle düğmeleri tek tek çözdü ve tekrar ilikledi.
    Spiker istiyor, o birkaç hareketle normal insandan daha çabuk bir şekilde istenenleri yapıyordu. Spiker birden elindeki cep telefonunu göstererek, 'Peki bunu kullanabilir misin?' dedi. Adam tebessüm ederek, 'Elbette!' dedi. Cep telefonunu aldı. Ve bir numarayı aradı. Bunu kaşla göz arasında yapıvermişti.
    Spikerin şaşkın bakışları arasında o daha birçok maharetini sergiledi. Biraz sonra zor bir işe dayandı mesele: araba sürmek... Ama o çoktan öğrenmişti araba sürmesini. Sağ ayağının istikametinde diğerini de sürükleyerek merdivenlerden aşağı indi. Evin önündeki arabaya atlayıp mahallede bir tur attı. Bir tek ayakla yapıyordu bütün bunları.
    Spiker daha sonra doğumundan bahsetmesini istedi. O güleç çehresiyle bakışlarını kameraya çevirdi. Bu gözlerde, hüzün ve kederden çok, hayat sevinci ve yaşama aşkı vardı. Anlattığına göre doğduğu gün orada bulunan herkes çok şaşırmış: "Benim sakat olduğumu gören ebe ve çevredekiler hayret etmiş. Annem ise, şok geçirmiş. Kadınlar: 'Bu çocuğa bakamazsın, onun ölmesi yaşamasından daha hayırlı!' diye annemi ikna etmişler.
    Annem çaresiz beni onların ellerine bırakmış. Beni bir kazanın kenarına atmışlar. 'Burada ilgisizlikten ölür gider.' demişler. Ben orada birkaç gün kalmışım. Babam Kore'den, hayattan dışlandığım günlerde eve dönmüş. Olayı duyunca şoke olmuş. Hemen atıldığım yere gitmiş. Yaşadığımı görünce beni doktora götürmüş. Ve ben tekrar hayata dönmüşüm. Öldürmeyen Allah öldürmüyor..."
    Bunları anlatırken gözlerinin içi gülüyordu, "Peki", dedi spiker, "Bütün bunları anladık. Baban sana sahip çıktı bunu da anladık. Ya bu tek ayağını kullanmayı nasıl akıl ettin, bu kabiliyeti nasıl kazandın?" O yine gözlerini kameraya çevirip derin bir "of!" çekti. Hatıraları sanki gözünün önünde canlanmıştı. "Çocukluğum ve gençliğim yatalak geçti. Dışarı çıkıp oynayamıyordum. Çünkü ayaklarım olsa da bir işe yaramıyordu. Kollarım zaten malumunuz...
    Böyle kederli ve üzgün geçen senelerin sonunda, bir gün uyku ile uyanıklık arasındayken bir zat gördüm. Sakalı uzun ve beyazdı. Bana 'Niçin üzgünsün?' dedi.. Ben: 'Niçin üzgün olmayayım, ne hareket edebiliyorum, ne de ihtiyaçlarımı giderebiliyorum. Hayat benim için bir işkence.' dedim. O: 'Niçin normal insanlar gibi yiyip içmiyor, dışarıya çıkmıyor ve ihtiyaçlarını gidermiyorsun?'' dedi. Ben: 'Ne ile yapacağım bütün bunları?'' dedim. Bu sözlerle sakat olduğumu, ellerimin ve kollarımın bir işe yaramadığını kastetmiştim. Bana baktı ve 'Ne ile olacak, şu sağlam ayağınla!' dedi.. Sağlam dediği, yana kıvrık olan ve bütün vücudumu üzerinde sürüklediğim ayağımdı. Bu konuşmadan sonra birden o adam kayboldu. Ben de uyanmıştım.
    Etrafıma baktım. Kimsecikler yoktu. Sonra ayağıma baktım. İşte o gün bu tek ayağımla bütün zorlukları yenmeye azmettim ve Allah'ın izniyle yendim.'


    Mehmet ERDOĞAN



  6. #6
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Bir Köy Yolcusu


    Akşam olmak üzereydi. Arkasındaki ağacın gövdesine sırtını iyice dayadı. Uzun yol onu yormuştu. Aşağı inmeden biraz soluklanmak istiyordu. Derin derin nefes aldı. Eline ayağına tırmanan karıncalara baktı sevgiyle. Yavaş yavaş başını kaldırdı. Bulunduğu tepenin eteklerinde uzanan köyüne daldı gözleri. Özlemişti toprağını. Bunu şimdi daha iyi anlıyordu. Yıllardır hasret çektiği memleketine nihayet kavuşmuştu. Eskileri hatırladı. Bakışlarını dokundurduğu her köşe başından binlerce anısı fırlıyordu orta yere. Çocukken arkadaşlarıyla şu köyü yalayıp geçen derenin serin sularında nasıl da gülüp oynarlardı. Karşıki düzlükte az mı birbirlerini kovalamışlardı en neşeli halleriyle. Kışın kızakla kaymak, yazın meyveli ağaçların birinden diğerine uçup konmak en büyük eğlenceleriydi. Gerçi köy yeriydi bu, eğlenmekten çok çalışmak vardı elbet. Koyunlara bakmak, tavukları yemlemek, tarlada büyüklere yardım etmek hep onun vazifesiydi. Yol ağzındaki köyün tek çeşmesinden su taşıya taşıya nasır bağlamıştı elleri. Onca koşuşturmacanın arasında gün geçip bitiverirdi. Akşamları tezek yakılarak ısıtılan evlerinde anacığının pişirdiği mis gibi tarhana, dumanı üstünde bulgur ve köpüklü ayran karşılardı onları. Geceleri ise başka alemlere kapı açılırdı. Kavak yapraklarının hışırtıları, derenin çağlayışları, arada bir ağustos böceklerinin çığırtkanlıklarıyla tatlı bir ninniye bulanırdı etraf. O zaman rüyalarda bir adımla Kaf dağına çıkmak hiç de zor olmazdı.
    Neşeli geçen çocukluk yıllarının ardından delikanlılık çağının gelmesiyle bir şeyler kıpırdamıştı içinde. Sığamaz olmuştu daha düne kadar bütün dünyası olan köy yerine. Belki başka diyarları görmek hevesi, belki macera arayışı, belki de daha çok kazanma isteği onu çekip alabilmişti bir çırpıda baba ocağından. Aradan geçen kırk yıl içinde, ancak birkaç kere gelebilmişti toprağına.

    Şehir hayatı tuhaftır. Adama hem memleket hasreti çektirir, hem de yakasını bırakmaz. Yer yurt edinmiş, giderek yerleşmişti şehre. Başından acı tatlı nice olay geçmişti.

    Ama gözden ırak da olsa köklerini hiç unutmamıştı. Nihayetinde onca diyar gezip yine köyüne gelmişti işte. Şimdi ellilerinde, saçlarına ak düşmüş bir adamdı.

    Köy yerinde zaman ağır akar. Yine de her gelişinde biraz daha değişmiş bulmuştu buraları. Giderek toprak evlerin yerini tuğladan yapılanlar almıştı. Artık herkesin evinde suyu olduğundan, çeşme itibarını kaybetmiş yıkılıp gitmişti. Tezekler kurumaya bırakılmıyordu artık, yakacak odun kömür vardı. Başkalaşmıştı çok şeyler.

    Kulağına uzaktan uzağa gelen koyunların meleyişleri çalındı. Onlar da yuvalarına dönüyor olmalıydılar. Bakışlarını göklere çevirdi. Yıldızlar belirmeye başlamışlardı. Şehirde utangaç yüzlü yıldızların, köy yerinde elini uzatsan tutacakmış gibi yeryüzüne inivermesine hep şaşırmıştı.

    Bir an sanki hiçbir şey değişmemiş gibi geldi. Hâlâ çocuktu... Az sonra anacığı seslenecek, onu çağıracaktı. Koşturarak eve gelecek, yer sofrasında hep birlikte doyacak, sonra da dedesinin dizleri dibine kendini bırakacaktı. Bütün dünyası, damında yıldızları, tatlı şırıltılı deresi, koyunları, arkadaşlarıyla köyü olacaktı yine. Bir an inanır gibi oldu. Yüreği heyecanla çarptı. Sonra bir acı gülümseyiş yayıldı yüzüne. Biliyordu. Geçen geçip gitmişti.

    Gözleri yaşla doldu. Kendini bütün dünyada tek başına kalmış gibi garip hissetti. Zamanın anaforlu koynunda sahip oldukları yitip kaybolmuştu. Köy eski köyü değildi artık. Her şey değişmiş, başkalaşmıştı. Ailesi, arkadaşları.. çoğu ölmüşler, kalanlar da başka diyarlara dağılmıştı. Üstelik o çok güvendiği gençliği de onu terk etmiş, kapıyı ihtiyarlığa açıp gitmişti. Derin bir iç çekti. Hüzün dalgalar halinde tüm benliğini kuşatıyor, amansız bir rüzgâr kulaklarında uğulduyordu. Gurbetin en acısı onu baba toprağında bulmuştu. Ne kadar geçti bilemeden bir süre öylece kalakaldı. Sonra irkildi ve kendini toparlamaya çalıştı. Düşüncelere ve kalbine daldı bir an. Bunca zaman ruhuna aldırmaya çalıştığı eğitimleri hatırladı. İçindeki yangının, hasretin adı neydi? Kaynağı neydi çektiği acının? Hafızasını yokladı. Cevapları biliyordu. Söylendi kendi kendine.

    – Kalbini bağlarsan fanilere, sonuç böyle olur işte. Daima bu dünyada kalacakmış vehmiyle aldanırsın. Kırılmaya mahkum aynalara sarılırsan, ayrılık acısıyla da yanarsın. Üstelik misafir misafirliğini unutur, kendini ebedî mâlik zanneder mi hiç?

    Hem şöyle dikkatli bakınca gördü ki köyün manzarası değişse de yine güzel. Evlerin, çiçeklerin, ağaçların yüzleri değişse de yine mevcutlar. Bunca değişenin ardında değişmeyen Nakkaş, nakışlarını tazelendiriyor yeniliyor... Bitenin arkasından yenisi geliyorsa, üzülmek niye?

    İçinde bir ses:

    – 'Ya dostların, ailen, sevdiklerin... Onlar yoklar. Buna çare ne?' diyordu.

    Gülümsedi:

    – Başka bir yerde görüşmek üzere ayrılmadık mı? Gidenlerin yeri değişti yalnızca, hepsi bu. Yine birlikte olacağız. Hem dünkü ailemin yerine bugünkü ailem yani çoluk çocuğum verildi. Dünkü arkadaşlarımdan ayrı kalsam da bugünküler var.

    Yine aynı ses:

    – Ya o çok güvendiğin gençliğin, bak ihtiyarlıyorsun, gücün kuvvetin çekiliyor.

    Verilecek cevap hazırdı dağarcığında:

    – Ebedî bir gençlik beni bekliyorsa ne gam. İhtiyarlık da buna güzel bir basamak olursa, şimdilik ihtiyarlığıma neden sevinmeyeyim.

    İçi rahatlamıştı. Hüzün derelerine yuvarlanırken en değerli hazinesi imanı imdadına yetişmişti. Geçmiş geçmişti. Takılıp kalmanın bugünü de kaçırmaktan öte ne mânâsı vardı ki? Yüzü ışıldadı. İçinde iyi bir şeyler yapma gayretiyle doğruldu. Kalan ömrüne cesaretle gülümseyen kalbiyle seslendi:

    – Haydi bakalım öyleyse, bu kadar durmak yeter. Yeniden işe koyulalım.

    Adam, geçmişini ve hâtıralarını ardında bırakarak insan olmanın verdiği itminanla geleceğe yöneldi. Yaşadığı anlara ebedî hayat rengini verecek; daha çok şeyler yapacaktı.



    Ayşegül AYGÜN



  7. #7
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Son Tren


    Tek pencereli küçük odada, masanın üzerine yayılmış kâğıtlar ve bunların üzerine dikkatle eğilmiş yorgun yüzde tam bir çalışma havası hâkimdi. Genç adam, gözünü kâğıtlardan ayırmadan elini uzattı, masanın kenarında duran lâmbayı yaktı. Yayılan ışık hüzmeleri kâğıtları parlatıp gözlerini kamaştırınca dikkati o noktaya kaydı ve o esnada kafasını başka düşünceler sardı, öğle vakti neden lâmba yakma ihtiyâcı duyduğunu düşündü. Yüzünü pencereye çevirip dışarı bakınca, gökyüzünün kesif siyah bulutlarla kaplanmış olduğunu gördü. Bu arada şiddetli bir rüzgâr da çıkmış, yağmur bulutlarına toz bulutlarını ekliyor, havada yüzlerce kağıt, san yaprak, karmakarışık çalkalanıyordu. Bir anda bütün çalışma iştiyâkı söndü. Sandalyesini pencereye çevirerek arkasına yaslandı.

    Bazı insanlar veya çoğu insan, bazen dinlenmek için düşünmeye ihtiyaç duyar. Fikirlerin düzenlenmesi ve sükûnet temin edilmesi için buna ihtiyaç hissedilir. Ancak dinlendirici düşünce, dimağın, hayatın monoton akışının dışında hür ve sonsuzluğa doğru insanı kanatlandıran mevzularda derinleşecek şekilde olmalıdır. Önce intizamsız giden hâtıra ve fikirler, birbirini hatırlatarak gelişir. Şuuraltının bilgi depolarına yığılan karmakarışık mâlûmat, elektrikî çekimle birleşir gibi birbirini sürükleyerek şuurda sıraya geçer. Bu anda insan, zaman ve mekân kayıtlarını unutmuş, zihni, doludizgin uçsuz bucaksız ovalarda at koşturmakta, rûhu günlük akışın çok uzaklarında ışık hızı ile uçup gitmektedir. Bu vaziyeti tam konsantre hâlde birkaç dakikadan fazla muhafaza etmek çok defa mümkün olmaz. Fakat belki bir saatlik uyku kadar beyni dinlendirir. Şuur ve şuuraltı ise belki ayları, yılları içine alan zaman dilimlerini tarayıp gelmiştir. Şuurun, şuuraltını teftiş ettiği bu anlar, ruhun sükûnet bulması ve kendini gözden geçirmesi için gerekli ve faydalıdır.

    O da, böyle bir ihtiyaçla, gözünü toz bulutlarıyla silikleşip gök ile karışmış çalkalanan ufka dikti ve aklına ilk gelen düşünceleri taramaya başladı. Fakat dışarda çalkalanan hava, fikrini manyetik bir tesir gibi çekiyordu. Üzerine karamsar bir ruh hâleti çörekleniyordu. Camları örseleyen hava basıncı, masanın üzerindeki kâğıtları sürüklemeye başlıyordu sanki. Kâğıtlar san yapraklar oldu, uçuşmaya başladılar. İki yıl önceki bir sonbahar gününü hatırlıyordu.

    Küçük bir toplulukla birlikte, kahverengi, yumuşak bir zeminde ilerliyordu. Şaşkın ve anlaşılmaz bir vaziyetle karşılaşmış olma ruh haleti içinde fakat sun'î bir umursamazlıkla yürüyordu. Yapraklar üstüste yığılarak, ayaklarına çarpıp ters dönerek, sessiz sızlanışlarla kaderlerine karşı koyamadan sürükleniyorlardı. Rüzgâr şiddetlenmişti. Yapraklar birbirine karışarak hışırtılı çığlıklarla havaya doğru uçuşuyor, sonra yine toprağın bağrına saçılarak sürüklenip gidiyorlardı. Nihayet hepsi bir tepeciğe çarpıp üstüste yığıldıktan sonra darmadağın olarak yeni kazılmış bir çukura fırlatıldılar. Durdu, diğerleri de durarak omuzlarında taşıdıkları tabutu indirdiler. O hâlâ yaprakları seyrediyordu. Durmadan çukura düşüyor, orada çırpınışları son buluyordu. Emânet, toprağın bağrına iade edilirken, pek acı veya üzüntü hissetmiyordu. Toprak atılırken sıkılarak başka şeylerle ilgilenme ihtiyacı duydu. O anda gözüne toprak yığınının kenarında çukurdan çıkmış bir kuru kafa ilişti. Diğerleri de görerek başlarını salladılar. Ne dedikleri ile ilgilenmedi. Biri eli ile çukuru işaret etti. Bir diğeri kafayı eline alıp şöyle bir evirip çevirdikten sonra bırakıverdi. Tok, kuru bir tıngırtı ile yuvarlanarak dibe düştü. Az sonra atılan toprakların altında kalıp gitti. Hâdiseyi seyrederken yüzü bâriz bir şekilde kırışmıştı. Başını çevirip uzaklara baktı. Şu anda düşündüklerini o zaman düşünmüş müydü? Bilmiyordu ama, o ânı yaşıyor gibi yeniden ufka baktı. En önemsiz bir taş parçası gibi. çukura atılıveren o kafanın bir zamanlar bir insanın omuzlan üzerinde güldüğünü, düşündüğünü, sağa sola bakıp konuştuğunu tahayyül ediyordu. Kim bilir o kafanın içinde ne düşünceler, sevinçler, heyecanlar, sevgi ve nefretler dolaşmıştı. O iki karanlık çukur içinde yer alan gözler ne İfâdelerle açılmış, ne duygularla kısılmış ve etrafını süzmüştü. Onun içindeki beyin, dünyada benzerlerinin dışında bir eşi daha olmayan hârika bir kompüter idi. O gözler, tam bir senkronizasyonla en mükemmel ışık-impuls bağlantısını temin ederek dünyayı üç buutlu idrak eden eşsiz kameralar idi Ya bunların duygulan ile akıl almaz uyumu? Kalbinden geçen küçük bir hissin gözlerinde derinleşmesi? Bütün bunların bir gün en umulmadık anda birden sönüvermesi ve hiç... Koskoca bir hiç... İçi bu düşünceyle isyanla doldu, taştı; içinden "Bu olama z!" diye haykırası geliyordu. Bir taş bir taşın üzerinde tesâdüfen durabilirdi. Belki bir üçüncüsü de... Hattâ dördüncü, beşinciye de müsâmaha gösterilebilirdi. Ama yirmi otuz taşa, bir duvara, bir apartmanın tuğlalarına, bir saraya tesâdüf isnad edilemezdi. Bu derece mükemmel, hârika bir sistemin kurulup, iki ayak üzerinde yürümesi, idrak ve duygulan olması bile akıl almaz derecede mûcizeydi Bu mûcizeyi gerçekleştiren zat; O'na ehemmiyet verdiğini; hayatını koruyarak, bütün bir kâinatı onun ihtiyaç ve arzuları için hazırlayıp sofra gibi önüne sererek göstermesi, bir gün gelip onu bir anda yok edivereceğinin imkânsızlığını göstermez mi? Kemikleri bile çürüse; başlangıçta kemikleri bile henüz yokken en güzel biçimde insan şeklinde vâredilmişti. Hücreleri yenilenirken ölen hücrelerin genetik kodları nasıl kolaylıkla yenilere aktarılıyorsa, bu sistemin işleyiş mekanizmasını ilim nasıl teferruatıyla açıklıyamıyorsa, yeniden yaratılış da öylece mantıklı, fakat teferruatını, aklın kavrıyamadığı bir mevzuydu...

    Birden telefon çaldı. Ahizeyi kaldırıp cevap verdi. Karşı tarafı dinlerken kafasını toparlama fırsatı bulmuştu. Dışarı baktı, hava açmış, yer yer güneş ışığı bulutlardan, sızmıştı. Güldü: "Tabii, neden olmasın. Neredesin?" Saatine baktı. "Vakit de gelmiş. Çok da acıkmıştım zâten." Ceketine uzandı. "Ne? Aman ne güzel. Sakın ayrılmayın." Memnun, gülümserken düşüncelerini, başka bir vakte erteledi. "Görüşürüz." Telefonu kapatıp ceketini giydi. Kapıyı çekip giderken bir defa daha treni kaçırdığının farkında mıydı acaba? Ah! Bunu ona anlatmak mümkün olsaydı. Keşke bilseydi, sırlar âleminin kapısının kulpuna yapışmış olduğunu. Belki o zaman biraz daha zorlar ve açardı. Açar da kurtulurdu tereddütlerden, endişelerden. Nazarı birden cennetlere yükselir, belki bir iştiyak hissederdi o âlemlere. Belki ruhu yeni menfezler arardı nefes almak için. Belki bulur da, ferahladığını, mâhiyetini anladığını hissederdi.

    Heyhat... Bir kere daha karıştı gitti içtimainin girdaplarına. Gerçi arıyorsa bulacaktır eninde sonunda, belki de elinden tutup yol gösterecek bir halaskar çıkar karsısına. Sonunda mutlaka yakalayacak (hakikati) ama, müddet dolup yol bitmezse... Geç kalmış, treni ebediyen kaçırmış olmasa bari...



    Bilal OK



  8. #8
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Sahipsiz Kalan Diploma

    Üniversitede derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, "Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır." hadîs-i şerifiydi.
    O gün Salim Bey, "Osmanlı Tarihi" dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu. Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin'indi. Üzerinde 100 yazıyordu. İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu.
    Tayfun, bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti. Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca, Tayfun ve iki arkadaşı, "İnsanlığa hizmet, Hakk'ın rızasını kazanmaktır." diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce olayın farkına vardı. Derhal Tayfun'u hastahaneye kaldırdılar. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı.
    Müdür, gece yarısına doğru yurda döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi? Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: "Rüyamda, Kâinatın Efendisi (sas) ile yeni yapılan yurdu gezdik. Allah Resulü (sas) yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü."
    Tayfun'un vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun'u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver aldı. "Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter... Her ders için ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. 'Dikkat!' ile başlıyor. O bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor yazı: 'Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir. Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder."
    Sınıftaki herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi Yaratıcı’sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler. Enver'in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her ikisi de söz konusuydu!


    Dr. Saim ARI



  9. #9
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart


    İgman Dağı Emaneti

    Güneş nicedir üzgün doğar, küskün batardı Bosna'nın ufuklarında. İnsanlık onurunu zedeleyen bir vahşeti gün yüzüne çıkarmak gâyesi olmasaydı, belki de hiç doğmayacaktı bu topraklara. Niye doğsun ki! Nasıl olsa Bosnalı masum insanlar, hele çocuklar, tepeleri saran Sırp topçuları yüzünden bodrum katlarından çıkamaz olmuştu. Gökyüzüne hasret kalmış bu çocukları ısıtamadıktan ve onların temiz yüzleriyle aydınlanamadıktan sonra, doğmasının ne mânâsı vardı ki. Fakat güneş bu sabah ayrı bir parlaklıkla vuruyordu İgman dağının üzerine. Sabahleyin yağan yağmurun yıkadığı yerleri kurutma telâşına düşmüştü. Sanki bu yerleri bir şeye hazırlıyordu.

    Biraz sonra ellerinde mavzeriyle bir yiğit göründü, ağaçların arasından. Ömrünün baharında bir yiğit... Üzerindeki üniforması ıslaktı. Buna rağmen terlemişti. İgman dağlarını bir an evvel aşmak istiyordu. Tünelden gelen askerler mühim bir haber getirmiş ve bu haberin, bir an evvel Saraybosna dışındaki milislere ulaştırılması gerekiyordu. Onun için yağmura rağmen durmadan yol almış ve çok yorulmuştu. Biraz soluklanmak için büyük bir ağacın altına oturdu. Mavzerinin demirini alnına dayadı, öylece kaldı biraz. Her yalnız kalışında yaptığı gibi koynundan iki fotoğraf çıkardı; yanyana getirip, hafif bir gülümsemeyle bir o fotoğrafa baktı, bir ötekine. Fotoğraflarden birini kendisine yaklaştırırken, savaşta olduğunu büsbütün unuttu.

    -Yavrum, Senat'ım. Sen hiç anne kucağı görmedin. Sen hayata gözlerini açtığın saatlerde, annen hayata gözlerini kapadı. Sanki seni doğurmak için dünyaya gelmişti. Ve seni doğurduğunda da dünyaya veda etti. Onun için anne kucağında çekilmiş bir fotoğrafın yok yavrum. Bu acımasız savaşın ölü soğuğunda hayatın sıcaklığını her özleyişimde, senin ve annenin fotoğrafını yanyana getiriyorum, bir sana bakıyorum bir de ona. Sonra diğer fotoğrafı yaklaştırdı.

    -Şeyma! Sensizliğe alışamadım bir türlü. Öylesine canlısın ki içimde, İgman’ı aştığımda seninle karşılaşacakmışım gibi geliyor. Bu hissim o kadar güçlü ki, kalkıp sana dağ çiçekleri toplayasım geliyor. Gidişinle her şey büyüsünü kaybetti Şeyma. Senden sonra hayatın değil, ölümün gölgesini taşıyorum üzerimde.
    Gerçekten de ölümün gölgesi düşmüştü, ömrünün baharındaki yiğidin üzerine. Dürbünlü bir tüfekten hain bir bakış süzüyordu öpülesi alnını, ardından kanlı elleri tetiğe dokundu. Çığlıklar atarak bir üveyik havalandı. Her şey âdeta durdu o an. Rüzgâr, kuşlar, yapraklar... Ve bir kurşun çıktı namludan; yavaşlatılmış bir filmin karelerindeymiş gibi, hedefine yöneldi.

    Bir çift göz, ufuktan İgman’ın üzerine kaydı o anda. Saraybosna'dan bir annenin bakışları süzüyordu İgman'ı. Sanki bir güç başını buraya çevirmişti. Bilinmedik bir korku kümelendi gözlerinde. Kalb atışları ansızın hızlanmaya başladı. Ellerini kalbinin üzerine götürüp bastırdı. O an bir acı saplandı yüreğine. Hep böyle olur zaten, kurşunlar oğulları bulur; fakat vurulan analar olur. Kurşun hedefini bulmuş. Ömrünün baharındaki yiğit alnından vurulmuştu. Yaralı bedeni sabahki yağmurun yıkadığı, güneşin hazırladığı toprağa yığıldı. Ellerini yerde gezdirerek fotoğraflardan birini avuçladı, kalbinin üzerine koydu:

    -Yavrum, yetimim!

    Dudakları titredi, güçlükle: -Allah'ım!..

    Ömrünün baharındaki yiğit, yetimine yanarken, Saraybosna'nın savaş artığı sokaklarında, derin düşünceler içerisinde birisi ilerliyordu. Bir kurşun yememişti belki; ama Profesör İbrahim Tebiç'in sözleri kulaklarında yankılandıkça kurşun yemekten beter oluyordu. Gerçi hiç kimsenin yapamadığını yapmıştı. Savaşın en acımasız olduğu günlerde, Saraybosna ile havaalanı arasında kazılan ve âdeta savaş boyunca Bosna'nın can damarı olan sekiz yüz metrelik tünelden geçerek Saraybosna'ya girmiş, Bosnalılara: "Okul açıp neslinize sahip çıkmak üzere geldik." demişti. İnsanlar, "Biz yaşayacağımızdan emin değilken, siz neslimize sahip çıkmaktan mı bahsediyorsunuz?" deyip onu yadırgamışlardı önceleri. Fakat onun gayreti, inancı ve samimiyeti, kısa sürede bu düşünceyi Boşnaklara sevdirmiş, hattâ onlara ümit olmuştu. Boşnaklar "yok olmak, bitmek-tükenmek" kelimelerinin yanında, gelecekten, geleceğe nesil hazırlamaktan bahseder oldular. Okul açmak için zemin hazırlama çabaları onu bugün Profesör İbrahim Tebiç'le karşılaştırmıştı. Bir ara Profesör Tebiç: "İsmail Bey, neden ülkenizdeki güzel imkânları bırakıp bu ateş çemberine geldiniz?" diye sorduğunda, o: "Çünkü siz, bizim kardeşimizsiniz. Siz acılar çekerken bizler elimizden geleni yapmamazlık edemezdik." demişti. Kardeş lâfı üzerine İbrahim Beyin dudakları gerilmiş ve şunları söylemişti: "Evet biz Bosnalılar sizin kardeşiniziz; ama kız kardeşiniz... Siz yüz elli yıl önce bu kız kardeşi Hırvat'ın ve Sırp'ın insafına terk ettiniz. Bir kız kardeş tek başına Sırp'ın, Hırvat'ın insafına terk edilirse, o kız kardeşin hali ne olur söyleyemeyeceğim."

    Kapı mahallesindeki evine giderken yol boyunca bu söz kulaklarında çınlayıp duruyordu. Daracık sokakların kesme taşlarına değil de, sanki her adımda yüreğine basıyordu. Yüreği öyle acıyordu işte. Biraz önce bilinmedik güçle bakışları İgman’a dönen ananın yüreği gibi...
    Bakışları İgman’a dönen annenin gözlerinden yaşlar döküldü ansızın. Köşede sessiz sessiz oturan torununu fark ederek hemen gözlerini sildi. Senat yanına gelerek:

    -Neyin var babaanne, ne oldu?

    -Hiç! Yok bir şey yavrum. Haydi sen oynamana devam et.

    Senat kollarını yana saldı, gözlerini babaannesinin gözlerine dikti. Babaannesi hemen gözlerini kaçırdı. Çünkü Senat yine o en zor soruyu soracaktı.
    Babaannesinin dudakları telâşla kıpırdadı, içinden:

    -Allah'ım ne olur, ne olur yine o soruyu sormasın.!
    Ama nafile. Kelimeler Senat'ın dilinde sıralanmıştı bile:

    -Babaanne, babam ne zaman gelecek?
    Bakışlarını torununa çevirdi babaannesi, "yakında" diyemedi bu sefer. Torununun başını göğsüne bastırarak dürüstçe:

    -Bilmiyorum yavrum, bilemiyorum.

    Ardından içten içe kaynayan bir volkan gibi patladı. Hıçkırıkları sokağa taştı. Henüz tanıştıkları ve çok sevdikleri komşularının hıçkırıklarını duyduğundan habersiz, bir müddet öylece ağladı. Biraz sonra kapıları çalındı. İkisi de ürperdi. Senat'ın ürperişinde ayrı bir heyecan vardı:

    -Babaanne, bu babam olmasın? Babaannesinin cevabını beklemeden kapıya koştu:

    -Evet evet bu babam, onu kapı çalışından tanıdım. Ve bir çırpıda kapıyı açtı. Açar açmaz dudaklarındaki tebessüm kayboldu, bakışlarını yere indirdi, kısık bir sesle:

    -İsmail Bey Amca dedi. Devamını getiremedi, dudakları titredi, öylece kalakaldı.

    Şaşırdı İsmail Bey:

    -Ne oldu Senat, neyin var? Arkadan babaannesi yetişti:

    -Hoş geldin İsmail Bey oğlum. Torununu işaret ederek:

    -Seni babası sandı da...

    İçi yandı İsmail Beyin, gözlerinde yağmur bulutları kümelendi, dizlerinin üzerine çöktü. Senat'ın gözlerini sildi. Çenesinden tutup başını kaldırdı. Gözlerinin içine bakarak:

    -Farzet ki, babanım.

    Senat bir an şaşkın şaşkın baktı, sonra yavaş yavaş bir tebessüm yayıldı dudaklarına, gözleri parladı. Açabildiği kadar kollarını açtı ve İsmail Beyin boynuna sarıldı. Kendi babasına sarılır gibi... İsmail Bey de ona sımsıkı sarıldı, kendi oğluna sarılır gibi.. Bosna dağlarında kalan her mücahit çocuğunun babasıymış gibi...

    Yediği kurşunun acısına değil, yetimine yanan ömrünün baharındaki yiğit, sanki bütün bunları görmüştü. Sonra tarifsiz bir gülümseme yayıldı dudaklarına. "Lâ ilâhe illallah Muhammed’ün Resülüllah" dedi, başını koydu toprağa dertsiz ve tasasız. Ardından toprağı avuçladı. Birkaç zambak kopardı İgman dağından. Görenler bunu acısından yaptı zannederlerdi. Halbuki o Şeyma'sına dağ çiçekleri topluyordu.


    M. Sacid ARVASİ




  10. #10
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Gül Vurgunu

    İlkbaharın ilk günlerindeyiz. Havada ruha ferahlık veren bir güzellik var. Engin denizi yeşil bir kemer gibi şehrin göbeğinde tutan ince, uzun parkta yürüyor ve güneşin denizle oynaşmasını seyrediyorum. Vuslat coşkusu var suyun üstünde. Haşin dalgaların yumuşattığı büyük kayaların üstüne ağır adımlarla çıkıyorum sonra. Mavinin her tonu yerle göğü birbirine bağlamış. Yavaş yavaş ilerleyen beyaz bulutlar taçlandırıyor ufkumu. Denizden esen ince hava saçlarımla oynuyor. Bir titreme sarıyor bedenimi. Dönüp parkı dolduran insanlara bakıyorum. İçinde, hüznü büyüten bir ben varım sahilde. Durmadım, duramadım yabancısı olduğum bu yerde.

    Eve gelene kadar sadece önüme baktım. Kapının ziline dokundum. Açan olmadı. Bekledim, bekledim. Cebimden anahtarımı çıkarırken ellerim titredi. Evin içi de dışı kadar soğuk ve sessizdi. Sen yoktun. Çiçeklere koştum. Senin yetiştirdiğin çiçeklere. İrili ufaklı saksılarda büyüyen kırmızı, beyaz, mavi çiçeklere… Hepsinde şavkıyan bir yanını gördüm.

    Senden sonra, ben baktım onlara. O ince, narin ellerinle dokunduğun, yapraklarını hassasiyetle sildiğin çiçekler, artık boynu bükük ve mahzundu. Sarmaşıklar bir uçtan bir uca odayı sardı, âdeta bir gökkuşağı gibi yükseldi tavana. Lâkin o da soldu sarardı, yapraklarını döktü. Ben de suluyorum çiçekleri, hattâ yapraklarını da siliyorum; ama o eski neşelerini, büyülü kokularını, baş döndüren renk armonilerini göremiyorum. Demek nazlı nazlı salınışları sendenmiş, sendenmiş enfes kokularını odaya salışları.

    Boş boş baktım etrafıma. “Kahveni yapayım mı?” deyişini duymayı ne çok istedim bilsen!

    Hayali bile güzeldi. Kalkıp kendime bir kahve yaptım. Türk kahvesi… Yarım bıraktım fincanı. Kırmızı bir gül koparıp evden ayrıldım. Bahçedeki çocuklar hâlâ oynuyorlardı. Rüzgâr kesilmişti. Kaldırımları arşınlamaya devam ettim. Çiçekçi Hayri’ye uğradım. Beni görünce sevindi. Çay ısmarlamak istedi, teşekkür ettim. “Çiçeklere bakacağım.” dedim. Renk renk, boy boy çiçekler dükkânı süslüyordu, kimi kırmızı, kimi mor, kimi beyaz, kimi mavi, kimi sarı.. pembe ise hepsine ayrı bir güzellik katmış. Ne var ki, hiçbiri de elimdeki kırmızı gül kadar sıcak ve içten değildi. Biliyorum bunu sen yetiştirdin. Çok durmadım Hayri’nin yanında. Gülümü sımsıkı tutarak ayrıldım. Karşı kaldırıma geçtim. Başka bir çiçekçi gördüm; fakat ona uğramadım. Dükkânların göz boyayan vitrinlerine bakarak yürümeye devam ettim. Bir tanıdıkla karşılaştım, selâm verip uzaklaştım yanından. Nasılsın, demedim; o da bana sormasın diye. Her hafta uğradığımız kitapçı kapalıydı. Yola bakan camında ‘devren satılık’ yazılıydı. Cafer Bey dükkânı niçin satıyor, diye düşünmedim. Yalnızca gülüme sarıldım. Köşeyi dönerken ‘Kardelen Çiçekçilik’te çalışan kızı gördüm. Seni sordu. “Artık uğramaz oldu.” dedi. Güller artık daha az satılıyormuş. Çünkü en iyi müşterisi senmişsin. Özel günlerin dışında da çok sayıda gül aldığını söyledi. Bazen öğrencilerinle gelir, hem onlara, hem de orada olmayanlara gül alırmışsın. Bazı günler sana gül yetiştiremezmiş. “Ayşe Hanım o kadar gülü ne yapıyor?” diye sordu. Bu soruyu sana da sormuş, “Daha sonra anlatırım.” demişsin. Israrlı bakışlarından kaçırdım gözlerimi. Oradan da ayrılıp sana geldim!

    Çiçekçi kız seni bekliyor. Deste deste gül almanın sebebini merak ediyor. Anlatıver sevgiyi en güzel anlatanın gül olduğunu. Anlatıver gülün Hz. Muhammed’in (sas) remzi olduğunu. Gül kokusunu alan, O’nun yoluna can koyar. Can koyduğunu anlatıver. Öğrenci yetiştirmenin gül yetiştirmek kadar emek ve sabır istediğini anlatıver.

    Elimdeki şu kırmızı gülü sana getirdim. Talebelerine verdiğin güllere benzer. Hatırlıyorum da onları poşetten çıkarıp talebelerine verirken ellerin titrerdi. Kalbinin sesini duyar gibi olurdum. Nasıl da mutlu olurdun. Bir annenin çocuğuna duyduğu şefkat hissi ile okşardın yanaklarını. Sanki onca derse girmemiş, sanki o gün hiç yorulmamış gibi alelacele yemek hazırlar, talebelerinle yerdiniz. Kaşıklar tabaklara sevgi ile gider, karınlardan önce kalbler doyardı. Sevgi hâleleri oluşurdu odada, her zamankinden farklı olurdu evimiz...

    Kalbin bir güvercin kalbi gibi titrerdi talebelerini uğurlarken. Her birinin ardından dualar okurdun. Fakat içlerinden biri seni çok uğraştırdı. Sen yaklaştın o uzaklaştı. Kovaladın, kaçtı. Ebe-sobe oynar gibi sen aradın, o saklandı. Kalbine bir girebilsem diye yedin bitirdin kendini. Ne diyeyim, sen buydun işte. “Çözülmeyecek hiçbir problem olmaz.” derdin. İnsan kalbinin doksan dokuz kapısı vardır, sözü de sana ait. Birinden giremezsen, diğerini zorlardın.

    Yılmadın Gülay için. Gecenin zülüflerinde kalbin onun için attı. Hıçkırık seslerini işiterek uyandığım geceleri nasıl unutabilirim. Yalnız ben mi? Gözyaşlarına gökteki yıldızlar, şâhit, Ay şâhit, Rahman şâhit.

    O saatlerde uyandığımı hiç fark etmezdin. Gönlün başka yerlerdeydi. Ufuk ötesi âlemleri temaşa ederdi gözlerin, alnın seccadeyle buluşur, ruhun bir kez daha tutuşurdu.

    Hiçbir dua cevapsız kalmaz, biliyordun. Bildiğin için secdeden kalkıp ellerini semalara kaldırır; Gülay, Ay gibi parlasın, gül gibi açsın isterdin. “Kalbinde karalık varsa, beyaza boyansın.” derdin.

    Rabb’in seni kırmadı.

    O duru, derin bakışlarınla bir görseydin benim gördüğümü.. dolu dizgin coşan mutluluğunu dizginleyemez, belki de çarşı ortasında oturup ağlardın. Ben seni biliyorum, ağlardın.

    İki gün önceydi. Büyük caminin önünde Ömer Bey’i bekliyordum. Bir hanım yanıma geldi. “Hocam” dedi. Tanıyamamıştım.

    “Ben Gülay” dedi. Gerçekten de o idi. Dualarının karşılığıydı, Gülay’dan fazlasıydı karşımdaki. Seni yoran, peşinde sürükleyen kızın yerinde hanım hanımcık birisi vardı şimdi. Sarsıldım, şaşırdım; ama mutlu oldum. Yetiştirdiğin güllerden biri olmuştu Gülay. Sîretindeki aydınlık sûretine yansımıştı.

    Seni çok özlediğini ve sana çok dua ettiğini söyledi. “Selâm söyleyin.” dedi. Diğerleri gibi o da bilmiyordu gül vurgunu olarak yaşayıp, gül vurgunu olarak aramızdan ayrıldığını.

    Varsın kimse bilmesin seni.

    Bilen biliyor ya, gören görüyor ya! Gülaylar kendi renk ve kokusunu dünyaya salıyor ya!
    Kimseler bilmesin seni...


    Zeynel TOPRAK



  11. #11
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Yaprak, Sonbahar ve Ölümsüzlüğe Açılan Kapı

    Ilık bir bahar günüydü gözlerini açtığında. Güzel bir parktaki koca bir çınarın şirin bir dalıydı evi. Son derece parlak, koyu yeşil bir yapraktı. Çevresinde kendinden önce hayata 'merhaba' demiş veya tomurcuğun içinde büyümeyi bekleyen yapraklar vardı.
    'Yerim çok güzel!' diye düşündü. Parkın ortasına yakın bir yerdeydi ağacı. Yukarıda masmavi gök; yanında dostları; aşağıda yemyeşil çimenler; biraz ileride, üzerinde küçük bir köprüsü olan insan yapısı bir dere; daha ilerideyse cadde, arabalar ve koşuşturan insanlar görünüyordu. Etrafı heyecanla seyrediyor ve haz duyuyordu bu manzaradan.
    Her geçen gün bir yaprak daha açıyordu tutunduğu dalda. Başlangıçta her yeni gelen yaprak onu sevindirse de, zaman içerisinde bazılarını çok kıskandığı oluyordu. Üst dallardaki bazı yapraklar, onunla çok sevdiği güneşin arasına girdiğinden, kendisinden daha hızlı büyüyordu. Neyse ki kısa süre sonra o da en az onlar kadar büyümüş, kocaman bir yaprak oluvermişti. Kendine kalırsa, ağacın en güzel yaprağıydı.
    'Hayat burada çok güzel!' dedi. Her şeyin yaratıcısı olan Kudreti Sonsuz rahmaniyetiyle tecelli ediyor, yaprağın ihtiyaç duyduğu özsuyu, köklerden dallara kılcal damarlar yoluyla gönderiyordu. Yaprak, bu leziz çorbanın topraktan ve yağmur suyundan hazırlanan bir karışım olduğunu öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Yukarıdan bakınca toprağın hiç de öyle lezzetli olabileceğini düşünmemişti.
    Sabah daha güneş ışımadan uyanıyorlardı. Peşinden kuşlar geliyor, dallara tüneyip Rabb'in güzel isimlerine âyinedârlık yaptıklarını ilân ediyor, hayatı şenlendiriyorlardı. O da onlara salınarak eşlik ediyordu. Derken, insanların dünyası canlanıyordu. Parkın ilerisindeki caddede arabaların gürültüsü artıyor, insanlar oradan oraya koşuşturmaya başlıyordu. Gelip ağacın altındaki banka oturanlar oluyordu; simidini yemek için ufak bir mola verenler, çocuklarını, torunlarını gezmeye çıkaran kadınlar veya bütün gün bir banktan öbürüne, zaman öldüren aylaklar... Ama yaprağın en sevdiği kişiler haylaz torununu gezdirirken bîtap düşen yaşlı bir teyzeyle, her gelişinde ağacı ve yaprakları hayran hayran seyreden bir amcaydı. Sonradan ünlü bir ressam olduğunu öğrendiği bu adamın her şeyi incelemesi, bazen ağacın altında resim yapması, onun çok ama çok hoşuna gidiyordu. Bu resimlerde yer alabilme düşüncesi yaprağı heyecanlandırıyordu. Ah, ne kadar isterdi böyle bir şeyin gerçekleşmesini... Sırf bunun için ressamı gördüğünde daha dik, daha canlı, daha parlak görünmeye çalışıyordu.
    Güneşin güzel güzel ısıttığı ağacın leziz çorbalarını içtiği günler geçiyordu. Başlarını okşayarak gezen rüzgârın yönettiği bir koro kurmuşlardı; diğer yapraklarla birlikte kendi dillerinde tesbih çekiyor, sağa sola sallanıyordu. Ağacın ve rüzgârın anlattığına göre kendilerini bu dallara, dalları ağaca takan, ağacı toprağa bağlayan, yağmuru gönderip onları doyuran Kerîm Zât'a hamd, şükür ve O'nu noksanlıklardan tenzih vardı bu tesbihlerde. Bunu öğrendikten sonra tesbihler onun için çok daha kıymet kazanmıştı.

    Rüzgâra karşı hayranlık duyuyordu. En iyi dostlarından biriydi o. Çok yer gezmiş, çok şey görmüştü. Bu konuda kendini şanssız hissediyordu yaprak. 'Dünyayı hep bu daldan seyretmek zorundayım.' diye yakınıyordu. Ama rüzgâr emir aldığı Rabb’inin izniyle diyar diyar gezmiş, geniş kıtalarda esmiş, okyanusları geçmiş, dağları aşındırmıştı. O kadar çok şey biliyordu ki, yaprak onun anlattıklarını heyecanla dinlerken, hayranlığı arttıkça artıyordu. Hem rüzgâr o ressamı da tanıyordu. Hattâ bir kere onun kâğıtlarının uçmasına sebep olmuştu.
    Dostlarını ve hayatı çok seviyordu. Her günü birbirinden güzel geçiyordu.
    Bir gün rüzgârın 'yaz' diye fısıldadığını duydu: 'Artık yaz geliyor.' Evet, günler geçti, sıcaklıklar iyice arttı, yağmur daha az uğrar oldu ve parkın ziyaretçileri bir hayli çoğaldı. Haylaz çocuk artık, çamur bulup üstüne başına sıvayamadığı için kendine başka yaramazlıklar icat ediyor ve anneannesinin yüreğini bir şekilde hoplatmayı başarıyordu.
    Bütün bir yaz boyunca güneşle dostluğunu pekiştirdi. Her şey güzeldi. Yaprağın tek mânâ veremediği şey, ağacın hüznüydü. Nedense o, yaprak kadar mutlu olamıyor, sanki içten içe bir şeylere üzülüyordu. Bu güzel mevsimde insanlar onun gölgesinde serinler, dallarında çocuklarını sallarken, yaprak heyecandan kıpır kıpır oluyor, yerinde duramıyordu. Ama ağaç, belki de anneliğin vermiş olduğu sorumlulukla daha ağır, daha vakur duruyor ve o hüzünlü halini koruyordu. Yaprak birkaç defa sebebini sormak istediyse de, mevsimin gevşeticiliği, coşkusu ve günlük hayatın hay huyu arasında bunu unutup gitti.
    Ve bir gün rüzgârın yeni bir kelime daha fısıldadığını duydu: "Sonbahar... Eylül geliyor artık!" Ve rüzgâr buruk bir sesle devam etti: "Mesaim artacak ve gitme zamanınız gelecek." Bu son cümle, içine tarifi imkânsız bir sıkıntı attı yaprağın. Ne gitmesi, nereye, niçin? O gece korodayken bile aklı hep bu cümledeydi. Düşündü bir süre. Aylar önce parka geldiklerinde ağaçlara bakan insanlar, "Yapraklar fışkırdı." diyordu. Daha yeni doğduğu sıralarda, ressam elindeki kâğıda bol yapraklı bir ağaç resmi çizmişti. Halbuki yaprak ağaca şöyle bir baktığında çok az yaprak görmüş, o an resmin gerçeğine hiç benzemediğini düşünmüştü. Çok değil, birkaç hafta sonra ağaç ressamın çizdiği resimdeki gibi olmuştu. Nereden biliyordu ressam, ağacın öyle olacağını? Demek daha önceden de öyle oluyordu. Demek daha önce de bu dala tutunmuş yapraklar vardı. Etrafı iyice inceledi, sağa sola baktı. Neredeydi onca yaprak? "Yok canım!" dedi kendi kendine, "Olur mu böyle şey." Bir yerlerde olmaları lâzımdı; ama yoklar... Peki ya, o resim, konuşulanlar? Tam içini rahatlattığını sandığı anda, sebebini bilemediği o korku gelip yine oturuverdi kalbinin ortasına... Sabah ilk iş olarak ağaca sordu bunu, rahatlatıcı bir cevap alma ümidiyle.
    Ağaç daha bir hüzünlendi. Daha büyük bir sessizliğe büründü. Sadece "Öncekilerin gittiği gibi, siz de gideceksiniz." dedi. "Nereye, neden, nasıl?" gibi sorulara ise hiç cevap vermedi.

    Bu konuşmanın üzerinden çok zaman geçmedi, ağacın en üst dallarındaki bir yaprağın hastalandığını duydu yaprak. Hani o kıskandığı yerlerde oturan yapraklardan biriydi bu. Diğerlerinin anlattığına göre bir süredir iştahsız olan yaprağın rengi yeşilden sarıya dönüyormuş. Bulunduğu yerden göremediği bu yaprağı çok merak etti. "Yeşil bir yaprak nasıl sarı olabilir ki..." diye uzun süre hayâl etmeye çalıştı. Sonra bu garip hastalık hızla yayılmaya başladı. Her geçen gün bir başka yaprağın hastalandığı söyleniyordu. Sonra biraz ilerisindeki bir arkadaşı da aynı hastalığa yakalanınca ilk kez sararmaya başlayan bir yaprak gördü. Birkaç güne kalmadan etrafı bu hasta yapraklarla doldu. Kendisi gibi olanların sayısı azalmıştı. Çok garip, yapraklar hastalanmadan önce iştahları kesiliyordu, yemek yiyemiyorlardı. "Bundan olmalı." diye düşündü yaprak.
    Değişen sadece arkadaşlarının rengi değildi. Rüzgâr da değişmişti. Artık eskisi gibi onları tatlı tatlı okşamıyor, haşin esiyordu. Yağmur sık sık uğrar olmuştu. Yaprak artık onu heyecanla beklemiyordu. Hattâ biraz sıkılmaya bile başlamıştı. Onun da damlalarını indirişi değişmişti. Sert, soğuk ve can yakıcı bir hâl almıştı. Neler oluyordu dostlarına. Arkadaşları hastalanıyor, rüzgâr haşinleşiyor, yağmur acıtıyordu. Sitem etti rüzgâra, rüzgârsa hiç oralı olmadan, "Sonbahardayız!" dedi, "Budur sonbahar."
    Ve bir gün, rüzgârın sert bir esişinde, ilk hastalanan arkadaşlarından biri tutmaya gücü kalmadığı dalı bırakarak uçup gitti.
    'Ne yapmalıyım?' diye düşündü yaprak, panik içerisinde. Kimse bir şey söylemiyordu. Düşündü bir süre: "Evet, daha sıkı tutunmalıyım dala. Daha dikkatli beslenmeliyim. Bütün arkadaşlarım hastalanmadan önce iştahsızdılar. Bir şey yeyip içmediler ve sonra renkleri değişti. Ama ben her şeye rağmen yersem, var gücümle tutunursam, bir şey olmaz." Bu düşünce biraz olsun rahatlattı yüreğini. Dalı daha bir sıkı kavradı. Ağacın verdiği çorbayı daha çok içmeye çalışacaktı.
    Birkaç gün geçti geçmedi, bir halsizlik hissetti yaprak. Hemen kafasından atmaya çalıştı bunu. 'Çorbamı içersem iyi gelir.' diye düşündü. Çorbanın daha ilk damlasında bir tuhaf oldu, 'Bu da ne böyle?' dedi. O lezzetli çorbanın tadı değişmiş, acayip bir hâl almıştı. "İçmem lâzım." diye düşündü. Yok yok, çok iğrenç bir taddı bu. "Hayır, içmeliyim, yoksa sararırım." diye uğraştıysa da, her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bu acı çorba içilecek gibi değildi. İyice zorlayıp da içebildiği birkaç damla ise, başını döndürdü, takatini kesti. İçmemek çok daha iyiydi bu çorbayı.
    Artık son başlıyordu. Yaprak öylece kaldı. Belki günlerce öyle kıpırtısız durdu, ne çorba içti, ne tek kelime konuştu. İçse de zarar görecekti, içmese de. Birkaç güne kadar sararmaya başlayacak, zayıflayacaktı. Önüne geçemiyordu bunun. Çorbayı getiren damarları da sanki yavaş yavaş kapanıyordu. Sonra... Sonra eski dostu, yeni düşmanı rüzgâr onu da çekip koparacaktı. Aşağıda üst üste cesetleri yığılmış arkadaşlarının arasında bir ceset de o olacaktı. İnsanlar ona basıp geçecek veya bir belediye işçisi gelip onları toplayıp çöpe atacak, belki de yakacaktı.
    Ağlamak, bağıra çağıra ağlamak istiyordu; ama gücü kalmamıştı. Garip hissediyordu kendini. Sararmanın hâlet-i rûhîyesi sarmıştı bütün benliğini. Yapayalnızdı. Sevgili annesi, üzülmesine rağmen bir şey yapamıyordu. Teker teker evlâtlarının gidişini seyredip ağlıyordu...

    Ondan da ümidini kesti yaprak. Sarardı, sarardı. İçindeki su miktarı azaldı; kurudu, büzüldü. Birkaç defa daha çorbayı içmeye yeltendiyse de, çorba hem iyice azalmış, hem de acılaşarak, yenmeyecek bir hâl almıştı. Ümitleri artık iyice sönmüştü.
    Artık üzerinde üç-beş sarı yaprak kalmış ağaca da, her gelişinde birkaç arkadaşını damlalarıyla koparan yağmura da, rüzgâra da küsmüştü. Hiç kimseyle konuşmuyordu. Ne yapacağını, ne olacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu. Sadece öylece duruyor, duruyor, duruyordu.
    Yağmursuz bir günün akşamı rüzgâr yine geldi. Bugün biraz merhamete gelmiş olmalıydı ki, eski dostuna selâm verdi: "Günlerdir hiç konuşmuyorsun?" Yaprak kırgın gözlerle baktı ve "Çok korkuyorum." dedi, "Yalnızım, değiştim ve güçsüzüm; neler olacak bilmiyorum." Rüzgâr uzun zamandan beri ilk kez tatlı bir esintiyle okşadı eski dostunu: "Korkma! Bu, görüldüğü gibi kötü bir şey değil. Bu âlemde Âdetullah böyle. Sen de, ben de kendi başımıza ve sahipsiz değiliz. Unutma ki Rabb’imiz çok merhametli ve hikmet sahibi. Artık sen de gezebileceksin." dedi. Yaprak inler gibi: "Ama yok olup gideceğim.” dedi. Rüzgâr güldü: "O kadar karamsar olma. Terhis oluyorsun. Buralar soğuyacak, karakış gelecek. Hayat senin için artık eğlenceli olmayacak, bir kâbus hâlini alacak. Bütün bunları çekme. Artık evine dönme zamanın geldi." Yaprak: "Ama ben gitmek istemiyorum ki!" dedi. Rüzgâr tebessüm etti: "Seni bu dala takan, acıktığında şu kara topraktan lezzetli çorba içiren, tozlandığında rahatlaman için sana yağmur gönderip yıkayan, serinlemek istediğinde beni gönderen, ısınmak istediğinde Güneş gibi koca ateş parçasını kudretiyle senin önünde döndürerek isteklerini anında cevaplayan, her ihtiyacını gideren, gece-gündüz adını andığın o Yüce Zât, senin en büyük isteğin olan ebedî hayatı da sana mutlaka verecektir. Sen yaşadığın sürece bir yaprağın yapması gerekenleri yaptın. Seni dala takanın istediği her şeyi yerine getirdin. O adını ananları yalnız bırakmaz. Gideceğin yerler sana buraları aratmaz." dedi.
    Doğru ya, açlığını, susuzluğunu gideren, en ufak isteklerini, ihtiyaçlarını karşılayan, adını ve merhametini sürekli andığı Rabbi, onun en büyük isteğini cevapsız bırakacak değildi.
    Daralan, kararan o küçücük yüreği nihayet genişlemiş aydınlanmıştı yaprağın. Sırtüstü düştüğü ve kıpırdayamadığı, kapkara çok derin bir kuyudan âdeta göğe, masmavi ışıl ışıl tıpkı o ilk doğduğu günlerdeki gibi berrak ve parlak göğe çıktığını hissetti. İçi aydınlanmış, ferahlamıştı. Ebedî bir yaprak olacaktı. Ucunda sararmanın ve acı çorbaların olmadığı, sevdikleriyle birlikte paylaşacağı, Rabb-i Rahim'in kudretiyle sebepler üstü lütûflarda bulunacağı bir hayat yaşayacaktı. Büyük, çok büyük bir mutluluk hissetti. Işığın zerresinin olmadığı mahzenine güneşi doğrudan gören bir pencere açılmıştı. Artık gitmeye hazırdı.
    Rüzgârın bir sonraki gelişi sert oldu. Yaprak mecalsiz haliyle daha fazla kavrayamadı dalı; aslında teşebbüs de etmedi buna. Eski dostu onu incitmeden önüne kattı, önce yükseklere çıkardı sonra yere indirdi. Ağaç son yaprağını da kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, yaprak garip bir heyecan içinde parktan geçmekte olan bir adamın yüzüne çarpıp düştü. Adam durdu, eğilip yaprağı yerden aldı. Evirip çevirip; “Şu sarı yaprağın güzelliğine bak. Sonbahar, yaprak ve sonsuzluğa açılan kapı: ölüm.” diye mırıldandı. Yaprağı elindeki kitabın arasına özenle yerleştirdi. Ve bu üçlüyü birleştirecek harika bir resmin ilhamıyla evinin yolunu tuttu.

    Canan SABA




  12. #12
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Borçlandırma

    Yurt dışındaki okulların birinde rehber olarak görev yapıyordum. Okul, bayram vesilesiyle birkaç günlük tatile girmişti. Öğrenciler, evleri çok uzakta olanlar hariç, evlerine gitmişti. Okulda çok az öğrenci kalmıştı. Ben bütün gün öğrencilerle ilgilenip akşama doğru eve gittim. Yemeğimi yedim. Güneşin batışını, çayımı yudumlayarak seyrettim. Üç yaşındaki oğlumla ilgilendim. Saat 21 civarıydı. Hava iyice kararmıştı. Uyumaya hazırlandığım sırada telefon çaldı. Rehberlik personelinden bir arkadaş arıyordu:
    -Hocam, okula kadar gelebilir misiniz?
    Çok meraklanmıştım; belli ki mühim bir şey vardı.
    -Hayırdır.
    -Pek hayır değil. Acele gelirseniz iyi olur.
    -Tamam.
    Beni bir telâş almıştı. Acele giyindim. Koşar adımlarla okula gittim. İdare odasının ışığı yanıyordu. Odaya girdiğimde, görevli arkadaşın karşısında bir öğrenci vardı; ayakta zor duruyordu. Yüzüne dikkatlice baktım. Dokuzuncu sınıftan tanıdığım, çalışkan bir öğrenciydi. Öğrencinin yüzüne bir daha baktım. Gözlerime inanamadım. Sandalyeye yığıldım kaldım. Biraz sonra:
    -Bunu niçin yaptın? Senden bunu beklemezdim.
    -Mahalledeki gençlere uydum. Onlar: 'Sen içemezsin! Bu erkek işi.' dediler. ‘Ben de İçerim' dedim.
    Görevli arkadaşa sordum:
    -Müdür beyin haberi var mı?
    Arkadaş:
    -Kimse bilmiyor, dedi.
    Bu durumda ne yapmalıydım? Alternatifleri düşünmeye başladım: 'Bu, öğrencinin ilk disiplinsiz davranışı. Öğrenci çalışkan ve terbiyeli biri. Ama işlediği suç, okuldan atılmayı gerektiriyor. Ceza verilmezse, bu diğer öğrencilere tesir eder. Öbür taraftan, henüz bunu kimse bilmiyor; disipline göndermeden ve başkalarına duyurmadan meseleyi halledebiliriz. Ayrıca bu öğrenci beni sever sayar. Yani onun yanında kredim var.'
    Aklıma başka bir düşünce geldi: 'Hayır hayır! Başına iş açma! Sana ne, müdür halletsin bu meseleyi! Sorumluluk alma üzerine!'
    İçimde düşünceler birbiriyle adeta boğuşuyor: 'Nasıl, bana ne dersin? Ya müdür bey 'Atalım!' derse? Ya öğrenci disiplin kurulunda ceza alırsa? Ya sâbıkalı psikolojisine girip başka suçlara meylederse? Bu işin daha uygun bir çaresi, bir çıkış yolu olmalı!'
    Pedagoji kitaplarında bu konuda bir çözümden bahsediliyor: Borçlandırma... Eğer öğrenciyi affedersem, bundan dolayı kendini bana borçlu hisseder; bir daha böyle bir şey yapmaz. Kime söylersek söyleyelim, bu öğrenciyi ispiyonlamak olacak; öğrencinin gururu kırılacak. 'Hocam sattın beni!' der mi? Ergenlik çağında, bir delilik yapar mı? 'Arkadaşınız hakkında şeytana yardımcı olmayın!' hakikati ortadayken, onu ele vermek doğru olmayacaktı. 'Allah'ın sana nasıl muamele etmesini istiyorsan, sen de insanlara öyle muamelede bulun. Eğer Allah'ın sana rahmet etmesini ve günahlarını örtmesini istiyorsan, sen de insanlara merhametli ol ve onların ayıplarını ört.' dedim kendi kendime.
    Ergenlik çağında, öğrencilerde bir davranış bozukluğu ortaya çıkar. Bu sekizinci sınıfın sonlarına doğru başlar, dokuzuncu sınıfta had safhaya ulaşır. Onuncu sınıfta biraz yavaşlar, on birinci sınıfta da sona erer. Öğrenciler dokuzuncu sınıfta buz üstünde paten yapıyor gibidir. Kayan adama vurulmaz; kaymasını kontrol için yanında olmak gerekir.
    Karar ver artık! Seç birini! Sonunda kararımı verdim: Asla şeytana yardımcı olmayacak, kredimi kullanacaktım. Öğrenciyi borçlandıracaktım. Bu göl, bu mayayı tutacaktı. Durumu bana haber veren görevli arkadaşa:
    -Bunu al, kimsenin olmadığı bir yatakhaneye yatır. Kapıyı da kilitle, kimse girmesin. Bu hâdiseyi gizleyeceğiz. Müdür beye veya başkasına bundan hiç söz etme. Yarın öğrenciyle görüşürüm.
    Öbür gün, öğrenciyi karşıma alıp konuştum:
    -Nasıl olur da, senin gibi bir öğrenci böyle bir şey yapar? Öğrenci hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra:
    -Hocam ne olur, anneme ve babama bir şey söylemeyin. Onların yüzüne sonra nasıl bakarım?
    -Peki, benim yüzüme nasıl bakabiliyorsun?
    Yine ağladı. Kendini toparlayıp:
    -Hocam, bir daha yaparsam erkek değilim.
    Bunun üzerine:
    -Hadi bakalım, ben bu olayı kimseye söylemedim. Müdür beyin de haberi yok. Ceza almayacaksın şimdilik. Ama bir daha tekrar edersen, okuldan atılman için elimden geleni yaparım.
    -Yok hocam, vallahi yapmam! Erkek sözü...
    Bu kararlılığını görünce:
    -Bak, sen erkekliğini ispat için bu işi yapmışsın... Şimdi de, verdiğin bu sözde, erkekçe dur!
    Bundan sonra her hareketini kendisine sezdirmeden kontrol ediyor, yakın arkadaşlarından durumunu soruyordum. Durumu çok iyiydi. O günden sonra ağzına içki koymadığı gibi, derslerindeki gayret ve başarısıyla da öğretmenlerinin takdirini kazandı. Seneler geçip, ergenlik döneminin boşluklarını atlatınca, daha da iyi oldu; üniversite imtihanlarında başarılı oldu. Kendisiyle görüşmelerimiz devam ediyor. Öğrencim, başarılı bir üniversite öğrencisi olmanın yanında, kötü alışkanlıklardan uzak, nezih bir hayat yaşıyor. Buluşmalarımızda:
    -Hocam! Bütün bu başarımı ve durumumu size borçluyum, diyor, kendince borcunu ödüyor.

    Safvet SENİH



  13. #13
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.141
    Konular: 6.321
    Aldığı Beğeniler: 6302

    Standart

    Mescid Kresek

    Fatâni toprakları... Yani, tarihte adına Siyam denilen, Tayland'ın kuzey kesimi.
    Potanı, Yala, Narotewak ve Sentol isimli dört vilayetten müteşekkil.
    Günümüzde beş mil-yonu bulan Tayland Müslümanlarının yüzde seksen beşi burada bulunuyor. Halkı Maleyu ve Taice konuşuyor.
    Bundan dört yüz yıl kadar önce, Limto Kiem adında Çinli bir Budist rahip ve kız kardeşi, misyonerlik için buralara geliyor.
    Ve geceli gündüzlü yorgunluk bilmeden çalışıyorlar. Ama ne hikmetse çalışmaları bekledikleri neticeyi vermiyor.
    Limto Kiem'in, o çok sevdiği köpeği bir gün ölüyor. Gözyaşı döküyor kaybettiği ve bir daha göremeyeceğine inandığı köpeği için.
    Halbuki bu arada çevre halkının ölülerini metânetle teşyî ettiğini müşahede ediyor. 'Neden?' diyor, bir doğru olmalı sadece. Ve 'Bu insanlar nasıl bu kadar metin davranıyorlar belâ ve musibetlere?' diye sorguluyor kendini.
    'Öldükten sonra köpeğimle, eşim, dostum, akrabam ve canımdan sevdiğim ablamla buluşamayacak mıyım bir daha!' diyor kendi kendine.
    Ablasına dönüyor; çare bulamıyor. İnancını sorguluyor; çözüm olmuyor.
    Sebebini sorguluyor ve bir daha dönmemek üzere yok olmak mânâsız geliyor ona da.
    Ve her gün misyonerlik gâyesiyle kapılarını aşındırdığı evlere bu sefer, arayışına cevap bulmak için gidiyor.
    Ve de aradığı cevabı buluyor Limto Kiem.
    Hemen ablasına ko-şuyor; hak dine davet ediyor. Beklemediği ters bir tavırla karşılıyor ablası kendisini; oralara geliş maksatlarını hatırlatıyor ve ecdadından utanması gerektiğini söylüyor. Vazgeçirmeye çalışıyor kardeşini.
    Ama yılmıyor Limto Kiem. Budist tapınağı yapmak için satın aldıkları arazide bir mescit inşa ediyor, sırtında taşıdığı taşlarla.
    Ablası da vazgeçmiyor inadından.
    Önce konuşmama kararı alıyor kardeşi ile.
    Fayda vermiyor.
    Sonra ölüm orucuna giriyor kardeşini protesto için, eskilerin yaptığı gibi!
    Yine fayda vermiyor.
    Sonunda, açlık ve üzüntüden ölüyor ablası.
    ***
    O bölgedeki ilk mâbed olarak tarihe düşüyor, dört duvardan ibaret ve üstü açık olan bu mescit.
    Adına Mescit Kresek deniyor.
    Günümüze kadar da beş vakit namaz kılınıyor içinde.
    Çin hükümeti de ablasının hâtırasına bu caminin karşı bitişiğindeki arsayı satın alıp bir Budist tapınağı yapıyor.
    Şimdi buraları ziyarete gelenler, her iki mabet arasında iki kardeşin mezarlarını görebiliyor.
    Ama bir farkla: Mescit Kresek dolu dolu vazifesini ifâ ederken, Budist tapınağı ise sadece müze durumunda.




    Cüneyt EREN



Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307