EVDE OKUL, OKULDA KALİTE
Başarıya "Zamanı iyi kullanmakla" ulaşılır...
ENGELLERİ AŞMANIN YOLLARI...

Mevlâna, "Her insanın, kendisinden yüz sene sonrasının plânını yapması lâzım." diyor; Konfüçyüs ise: "Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek; on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik; yüz yıl sonrasını düşünüyorsan çocukları eğit." diyor.
Yüz sene, kaç nesil demektir?.. Yâni, torunlarının torunlarına kadar uzanacak bir plân.
Bu planı yalnız kişi ve aile değil, ülke ve dünya bazında da düşünelim.
Herkes o plânı, yapabildiği kadar yapar ve uygulamaya çalışır.. Elinden geleni yaptığı için, kimse de, "Niye bu kadar yapabildin?" diyemez.

* * *
Bir gün Nasreddin Hoca'nın eşeği bir şeyden ürker ve Hoca da üstünde olduğu halde kontrolden çıkıp koşmaya başlar.
Görenler Hoca'ya takılırlar:
–Hocam nereye böyle?
–Ben de bilmiyorum ama galiba eşeğin gittiği tarafa…
Böyle, olayların sürüklemesiyle değil de, belli bir hedefe doğru sistemli ve plânlı bir şekilde gitmek lâzım.
"Bunun için de hedefimizi belirlemeli ve ona dönük kısa, orta ve uzun vadeli plânlar yapmalıyız.”
Plan yapmak güzel de, uygulamak mesele.
Büyük oğlumun, plânlarını büyük ölçüde gerçekleştirmesi dikkatini çeken bir öğretmeniyle yaptığı röportajdan bazı bölümler aktarmak istiyorum:
"Ben önce karşı karşıya bulunduğum problemi tanımaya, sonra da sistemini çözmeye çalışırım. Yani, önümdeki problem nedir? Sistemi nasıl işliyor? Bundan sonra, 'Benim sınırlarım ne?' diyerek kendi özelliklerime bakarım. Yâni, içe bakış. Kendimi biliyorum. Karşımdaki problemi biliyorum. Nasıl bir sistem üretebilirim de, bunu başarabilirim? Yahut ne kadarını başarabilirim?
Diyebilirsin ki, 'Şunu şunu yaparsam, ben bu işi hallederim.' Ama yeteneklerin, içinde bulunduğun şartlar, bunları gerçekleştirmene izin ve fırsat veriyor mu? Bir de o var. Meselâ diyorsun ki: 'Ben günde on saat çalışarak bu problemi altedebilirim.' Senin on saat ders çalışma kapasiten veya imkânın var mı? Ailevi durumun ne? Arkadaşlarınla, yaşadığın toplumla ilgili problemlerin var mı? Bunların hepsi de çok önemli. Bütün bunları topladığı zaman; insan gücünün, sınırlarının farkına varır.
Duruma bakıp diyorsan ki: 'Ben bunu başaramayacağım. Çünkü ben on saat çalışamam. Şartlarım buna müsait değil. Kapasitem yetmiyor. Ben günde üç saat çalışabilirim.' O zaman çıtayı biraz aşağıya çekeceksin. 'Peki, üç saat çalışmayla ne yapabilirim?' diye soracak, 'Şunları yapabilirim.' diyecek ve o hedefin üzerine gideceksin.

* * *
Herkesin bir şekilde sınırını bilmesi gerekiyor. Bunun komplekslere filan da yol açmaması lâzım. Doğu'daki bir üniversite de okuyabilirsin ama, kendini çok iyi yetiştirirsin, işini çok iyi yaparsın.
İşte insan, sistemi ve kendi sınırlarını tanıdıktan sonra, iş uygulamaya kalıyor. Uygulamada ise, biraz inatçı olacaksın. Israrcı olacaksın. Günü yakalayacak, bu günün işini yarına bırakmayacaksın.
Yaptığım plânları uygulamadaki başarım, bana çok fazla zaman kazandırıyor. Hobilerime ve farklı alanlarda yapmak istediğim şeylere daha fazla vakit ayırabiliyorum.
Fakat 'Ben şunu şunu yapacağım' diye çok net ve sert tavırlar koyuyorsanız, bu her zaman başarılı olmaz. Kimi zaman, bir şekilde esnek olmak zorundasınız. Çünkü ortada yaşanan bir hayat gerçeği var ve bu hayatın içinde her şey muntazam gitmiyor, aksaklıklar çok fazla oluyor.
Bu noktada, alınacak kararlarda, esneme paylarını göz önüne almak lâzım. Kapıyı tamamen kapatmamak veya kapatıyorsanız, anahtarınızı unutmamak gibi."
Çalışma plânı yazılı olursa daha iyi olur ama, yazılmadan da uygulanabilir; bunu herkes kendi şartlarına göre değerlendirebilir. Önemli olan, öyle ya da böyle, uygulanmasıdır.
Sürekli programlarla çocukları boğmayıp kendi hâllerine de bırakmak, istedikleri şeylere gönüllerince zaman ayırmalarını da sağlamak, fakat şunu da hatırlatmak lâzım: Bill Gates, "Beni bugün bulunduğum yere getiren, stratejik plânlamacı özelliğimdir." diyor

ZAMANIN ÖNEMİ
a) Zamanı Değerlendirmek
Goethe, "Yeterli zamanımız hep vardır; yeter ki doğru kullanalım." diyor. Evet, insan isterse, zamanı bulur. Bizler bahaneyi buluyoruz da, zamanı bulamıyoruz...
"Zamanım yok." diyen birçok kişiye, "Bana ne zaman ne yaptığını anlat; ben sana zaman bulayım." dediğimde, hemen hepsinin susup kaldığını gördüm. Çünkü bunu hem kendimden, hem de yakın–uzak çevredeki gözlemlerimden biliyorum. Nitekim, hafiften bir zaman araştırmasına başlasak, hemen suçlu bir tebessümle hatalar kabullenilmek zorunda kalınıyor.

* * *
Meselâ, uykuyu 15 dakika azaltmak, insana uyku yönünden ne kaybettirir? Peki, hiç yapmadığınız çok önemli bir şeye günde 15 dakika ayırsanız neler yapılır... Bir atasözümüz, "Üç sabah erken kalkan bir gün kazanır." diyor.
Ya, "zamanım yok" derken, hemen hiçbir faydası olmayan, hatta bazan ancak kafa şişiren boş şeylerle geçirdiğimiz saatler...
İmam Şafiî' boşuna söylemiyor: "Zamana kusur bulunur. Halbuki, zaman konuşacak olsa utanırız."
Meselâ, sınava girmeden önce öğretmeni beklerken, öğrencilerin çoğu şakalaşır, başka şeylerle meşgul olur. Oysa o anda dersiyle ilgilenmeye devam etse, belki de bakacağı bir konu sınavda karşısına çıkacaktır. Sınavdan sonra istediği kadar konuşabilir, şakalaşabilir. Orda zamanı, saniyelerine varıncaya kadar en iyi şekilde değerlendirmek gerekmez mi?.

* * *
Öğrenciliğimde, sınavlarda kâğıdı son dakikaya kadar kolay kolay vermezdim. Çocuklarıma da ısrarla bunu tavsiye ediyorum. Çünkü, insan dalgınlıkla, doğru yaptığını sandığı bir sorunun yanlış olduğunu son anda fark edebiliyor. Yapamadığı bir soruyla ilgili bir şey de son anda hatırına gelebiliyor. Bunları yaşamayan öğrenci hemen hemen yok gibidir. O zaman, yapılacak şey belli: Kâğıdı son anlara kadar vermeyip dikkatle, tekrar tekrar kontrol etmek ve yapılamayan sorular üzerinde zihni zorlamak. Ben bu yaklaşım tarzıyla çok sınav kazandım.
Bu, bütün hayatımda prensibimdir. Sınavlar dışında da, son ana kadar çabalamak; hatta son an bitse dahi şartları zorlayıp üzerine gitmek, ortaya yeni bir an ve imkân çıkarmaya çalışmak....

* * *
Hedefimiz, zamanı yakalamak, çağın önüne geçmekse, zamanı en iyi şekilde değerlendirmek zorundayız.
Burada, "iki günü birbirine e-şit olan kimse zarardadır." hadisi, muazzam bir fonksiyonu içinde taşıyor. Birinci gün fevkalâde güzel çalışmışsınız, ikinci gün de aynı şekilde çalışırsanız zarardasınız. İkinci gün birinci günü, üçüncü gün ikinci günü, her gün bir önceki günü aşmak zorundasınız. Zamanın sınırlarına gelecek, bu arada kaliteyi de sürekli yükselteceksiniz. Zamana ve kaliteye bu yaklaşım, insanı nerelere götürür? Nasıl insanlar ortaya çıkarır? Ülkeyi hangi seviyelere yükseltir?..
Zamanı değerlendirme konusunda önemli bir söz de şu.
"Bütün başarılarımı, işlerimi vaktinden önce yapmış olmama borçluyum."(Melson) Yapacağı işlere ve zamana bu pencereden yaklaşan insan için, başarının yolları herhalde daha açıktır.
Bu sözü okuyan büyük oğlum, kısa bir süre sonra şunları söyledi: "Bu sözden sonra birçok şeyi vaktinden önce yapmaya ve çok faydasını görmeye başladım."
Bu da bir başka can alıcı tespit: "Hayat, büyük olayları beklerken arada geçen zamandır." Evet, bazı şeyleri bekleyerek geçirdiğimiz, o bekleme psikolojisi içinde yeterince değerlendirmediğimiz ne kadar çok zaman var. .

b) Zamanlama
70'li yıllarda Öğretmen Okulu'-nun kantininde, sabah saat 5'te, TV'-de Muhammed Ali ile Foreman'ın Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonluğu maçını seyrediyorduk. Foreman Muhammed Ali'ye öyle bir yumruk savurdu ki, eğer o yumruk isabet etseydi, sanırım Muhammed Ali'yi ringden seyircilerin üzerine uçururdu. Muhammed Ali eğiliverdi, hızını alamayan Foreman ringin iplerine asıldı kaldı.
Bir zamanlama hatası, Foreman'ı belki de şampiyonluktan etmişti. Fakat, onun kadar kuvvetli olmayan Muhammed Ali'nin hârika bir zamanlamayla vurduğu üç yumruk, onu önce Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu, daha sonra da, bir bakıma, "asrın sporcusu" yaptı.
O zaman diyebiliriz ki. Yumruğu boşa savurma. Yerinde ve zamanında hareket et. Zamanlamayı iyi yaparsan, çok kuvvetli olmasan da, senden daha kuvvetlilerden çok daha iyi sonuçlar alabilirsin.
Bunu hayatımızın değişik alanlarına tatbik edebiliriz...
c) Zamanında Müdahale
Bir adam yol kenarına dikenli çalılar diker. Dikenler büyüyünce, yoldan geçenlerin elbiselerine takılmaya başlarlar, insanlar, "Bunları sök, yoldan geçenleri rahatsız ediyor." derler. Fakat adam aldırış etmez. Sonunda mahkemeye vermek zorunda kalırlar.
Adam mahkemede,
–Tamam hâkim bey, sökeceğim, der. Fakat yine sökmez. Ha bire "yarın sökeceğim" diyerek insanları oyalayıp durur; bu arada dikenler her gün biraz daha kuvvetlenmektedir. Hâkim, bir gün adamı tekrar çağırır ve sorar:
–Çalıları sökeceğine defalarca söz verdiğin halde, hiçbirinde de sözünü yerine getirmedin! Niçin?!
Adam:
–Hâkim bey, önümüzde daha çok gün var. Nasıl olsa bir gün sökerim, deyince hâkim şöyle der:
–Sen, hep "yarın, yarın" diyerek işi erteliyorsun ama, aylar, yıllar geçiyor. Her geçen gün dikenler kuvvetleniyor; sen ise ihtiyarlıyor ve kuvvetten düşüyorsun. Zamanında sökmediğin dikenleri sonra hiç sökemezsin.
Bu örnek özellikle çocuk yetiştirmede ders mahiyetindedir. Büyüklerin; çocuğun yalan, tembellik, kıskançlık vs. gibi bazı kusurlarını düzeltmedeki ihmalkârlıkları ya da kötü örnek oluşlarının çocuğun ruhuna ektiği dikenler hergün büyür, kök salar, onun özelliği hâline gelmeye başlar. Bunların gecikmeden çocuğun ruhundan bir an önce sökülüp atılması lâzım.
Yoksa, "Yarın yaparım diyen perişan olur."

ÇALIŞMAK
(İSTİKRAR VEYA İSTİKRARSIZLIK)
"İnsan için, kendi çalışmasından başka şey yoktur." Çalışmadan hiçbir şey olmaz, insan, hep keyfine göre hareket etmeye kalkışırsa, sonunda keyfinin istemediği hâllere düşer.
Koşanlar kazanır; kaçanlar, kaytaranlar kaybolur... Çalışmayan tavşanı, çalışan bir kaplumbağa bile her zaman geçer.. Ne kabiliyetler, ne dehâlar bu şekilde kaybolup gitmiş; hâlâ da göz göre göre gidiyor. Bu gidişle, daha niceleri de gidecek.
Bize düşen, sellerin sürükleyip götürdüğü verimli ve altın taşıyan toprakların önünde set oluşturmak, harcanmalarını engellemek ve en güzel şekilde değerlerini bulmalarını sağlamak. "Bizim gücümüz, çalışmamız buna yeter mi!" denilebilir. Kutadgu Bilig'de bin sene evvel söylenen şöyle bir söz var; "Kişi sabırla çalışırsa, göğe bile yol bulur." Fakat, adım atılmazsa yürünmez.
Zemahşeri, "Karanlık geceleri ben uykusuz geçirirken, sen sabaha kadar uyuyorsun. Ondan sonra da bana yetişmek istiyorsun. Ne gezer..." diyor.
Çocuklarıma ısrarla söylediğim bir şey var:
"Gelişmiş ülkelerle aramızda uçurum var. Bu mesafeyi kapatıp öne geçmek için, normal bir tempo ile çalışmak yetmez. Zamanında çalışmayanların yerine de çalışmak lâzım. Yoksa, aradaki mesafeyi nasıl kapatacağız? Saatte 300 kilometre hızla giden bir arabaya yetişmek için, 100 kilometreden 200'e çıkmak yetmediği gibi, 300'ü de aşmak gerekmez rni?
Ona göre çalışın! Çalışmalarınızın, yoğunlaşmalarınızın arkasından düşüncelerinizde, ufkunuzda patlamalar olmaya, gittikçe daha güzel şeyler ortaya çıkmaya başlar."
Özellikle küçükler için, "Çok çalış, çok oyna!" formülü uygulanmalı; ya da mümkün olduğu kadar, çalışmayı zevk alınacak, eğlenceli bir hale getirmelidir. Akıllı çocuk ise, oyunla çalışmanın dengesini kurabilen çocuktur.
Çocuğu çalışmaya teşvik için, bazı başarıları karşısında hediye ile ödüllendirmek de faydalı bir yoldur. Fakat her başarıda hediye almaya, yani, hep bir karşılık için iş yapmaya alıştırmak da yanlış olur. Bu, onları da memnun etmez. Nitekim ben bu rahatsızlığı, bazı hediye vaadlerimde çocuklarım üzerinde görüyorum; alınıyor, "Biz karşılık için mi yapıyoruz?" diyorlar
Şüphesiz ki, en verimli çalışma, istikrarlı olandır. Fakat, herkes istikrarlı çalışamaz; ya da her zaman çalışamaz. Peki bu durumda, "istikrarlı çalışamıyorum" deyip hiç çalışmasın mı? Oysa, istikrarsız olan çalışmayla da bir derece sonuç alınabilecek şeyler var. "Sadece istikrarlı çalışma" denilirse, hitap edilen kitle, ancak çok cüzi bir kesim olur. Büyük çoğunluk ise, kısmen de olsa faydalanabileceği birçok değerli şeyden mahrum kalır