“Bir resim bin söze bedeldir.” Hepiniz bunu binlerce kere duymuşsunuzdur… Ama senaryolarınıza tatbik ediyor musunuz?



Karakterlerin ne hissettiğini yakalayıp, ifade eden tek bir olayı açıklayan yarım sayfa kafi iken,kendinizi aynı duyguları ifade etmek için sayfalar boyunca ne hissettiklerinden bahseden karakterler yazarken bulabilirsiniz.



İşte senaryo yazımı budur: Seyirciye duyguları olabilecek en hızlı, kesin ve öz şekilde aktarmak. Yazar, sahnelerin montajı ve o sahnelerin uyardığı duygular sayesinde hikayesini anlatır. Çok kısa, olaylara odaklanan, çok kısa ama çok güçlü sahnelere bakalım. Bu sahneler evrensel duyguları, özenle seçilmiş görüntüler ve minimal diyalogla aktarıyorlar.



Prenses Gelin: Aşk


Senaryo yazarı William Goldman’nın şaheseri, Prenses Gelin, aşk hakkında bir film. Hikaye yakışıklı genç hizmetli Westley’in (Cary Elwes) güzel hanımı Buttercup’a (Robin Wright Penn) aşık olduğu eski bir çiftlikte başlar. Kulübesinde akşam yemeği hazırlarken Buttercup döner ve Westley’e seslenir, “Sen! O sürahiyi getir bakayım.” Sürahi, Buttercup’tan yarım metre bile uzakta değildir! Westley ise odanın uzak köşesindedir! Buna rağmen, Westley ona yaklaşır. Dikkatlice onu süzer. Buttercup’ın da gözleri ondadır. Biz düşünürüz, “Kızı öpecek mi?” Westley, sürahiyi asılı olduğu yerden alır ve ona uzatır. Gülümseyerek fısıldar, “Nasıl isterseniz.” Buttercup bunun anlamını biliyordur, “Seni seviyorum.” O da ona gülümser. O da onu sevmektedir. Sahne biter.







Burada Goldman, hikayesinin aşk tanımını sunuyor: Birisine aşık olduğunuzda, onun için herşeyi yaparsınız ve size herşeyi yapmasına izin verirsiniz. Goldman bu tanımı, hikayesinin temasını, odanın bir ucundan öbürüne yürüyüp, sevdiği kadına bir çömlek veren bir adamın görüntüsü ile dramatize ediyor. O kısacık iki satır diyalog, görüntüye göre ikinci planda. Sahneyi sessiz izleyin, hala ne olduğunu ve ne hissetmeniz gerektiğini anlayacaksınız. Ayrıca pastoral çevreyi de göz önünde bulundurmalıyız – dünyada sadece bu iki insan varmış gibi olması, neredeyse efsanelerde geçiyormuş gibi. Kızın ailesi nerede? Medeniyetin geri kalanı nerede? Önemli değil… tek önemli olan onların aşkları.




Seksi Canavar: Tehlike




Seksi Canavar adlı filmde (senaryo Louis Mellis ve David Scinto), azılı suçlu Don Logan (Ben Kingsley) ilk defa havaalanında yürürken görülüyor. Ama bu adam sadece yürümüyor: adeta fırlıyor… o bir füze. Ve füzelerin asıl özelliği hedeflerine vardıklarında patlayıcı etkiler göstermeleridir. Bir elinde çantası, diğer elinde pardesüsü, Don etrafta dolaşan bir düzine insanı yararak ilerliyor. Göz kırpmıyor. Gözleri dimdik ileri bakıyor. Hedefine kilitli. Her adımında hareket eden ayakları dışında vücudunun başka hiçbir noktası oynamıyor. Bu adam bir dirhem bile enerji ziyan etmiyor. Enerjisini görevi için saklıyor… İnsanların canını yakmak. Sahne 30 saniye sürüyor ve tek bir kelime konuşulmuyor. Sadece Don’un A noktasından B noktasına gidişini izleyerek bu adam hakkında filmin geri kalanı için bilmemiz gereken herşeyi öğreniyoruz. Seyircinin hissettiği duygu, korku… Çünkü bu adam besbelli ki tamamen tehlikeli ve önünden çekilseniz iyi olur.





Star Wars: Stres! Heyecan/Mutluluk!

Sinema tarihinin en ikonik görüntülerinden biri Millenium Falcon’un “ışık hızına atlaması”dır. Bu özellik ilk kullanıldığında, yazar-yönetmen George Lucas, Han Solo’yu (Harrison Ford) bir iki tuşa bastırıp, atlamayı gerçekleştirmiyor. Bu ne büyük bir yazık olurdu! Bunun yerine, ilk olarak bir iki dakikalık dayanılmaz dramatik gerilim geliyor. Falcon uçarken, iki büyük kötü gemi ortaya çıkıp, onlara ateş etmeye başlıyor! Falcon’un kokpiti sallanıyor, herkes ordan oraya savruluyor. Konsolda bir ışık yanıp sönmeye başlıyor. Koruyucu kalkanlarını kaybediyorlar! Han ve Chewbacca sağda solda düğmelere basmaya, aşağıda yukarıda anahtarlar açıp kapamaya başlıyorlar. Han, Luke’a (Mark Hamill) kızıyor bir anda, “Hiperuzayda yol almak, ürün ilaçlamaya benzemez, ufaklık!” Bilgisayardan koordinatları beklemek zorundalar çünkü yanlış birşey yaparlarsa hepsi ölebilir. Ama eğer kısa zamanda da birşeyler yapmazlarsa kesin ölecekler. Stresli bir durum!







Kokpitin dışındaki görüntü karanlık. Herşeyi kaybetmiş gibiler. Ölümü bekleyen av gibiler. Bir an sonra ise, o beyaz ışıklar hareket etmeye başlıyor, ince bir iki tane, sonra da birsürü, ve sonra… ortadan kayboluyorlar. Stres biter, ışık hızı sonunda devrededir, ve biz Falcon’un uzayıp, kötü gemileri geride bırakarak uzayın karanlığında kaybolmasından heyecanla dolu bir mutluluk duyarız. Ucuz kurtulanlar. İyi bir sahne. Harika görüntüler. İki büyük duygu.





Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü: Kararlılık







Sam’in (Sean Astin) düşmüş Frodo’yu (Elijah Wood) kaldırıp, omzuna attığı ve görevini tamamlamak onu volkanın doruğuna doğru sırtında taşıdığı sahneyi hatırlayın. Üstlerine ateş ve kızgın kül yağıyor. Toprak sarsılıyor. Sam’in gözlerinde yaşlar var. Eğer sonu bile olsa, Frodo’yu o dağın tepesine çıkarıcak. Çünkü Frodo onun arkadaşı. Bu saf, güçlü duygu yoğunluğu, tek bir adamın (en azından Hobbit’in) başka birini sırtında taşırken etrafında kıyametin koptuğu bu güçlü görüntünün eseri. Kolay değil. Ama imkansız da değil… eğer kararlılık var ise.




Karayip Korsanları:-Ölü Adamın Sandığı- Cüretkarlık







Spoiler Uyarısı: Kılıcını çekmiş, sırıtan Kaptan Jack (Johnny Depp), efsanevi canavar Kraken’in muazzam açık ağzının içine çekinmeden saldırır. Etrafta Jack’in ölümüne şahit olacak kimse yoktur – gösteriş yapmıyordur, numara yapmıyordur. O sadece kendisi olmaktadır, canavar da kendisi. Bu sahne tek bir resimde, seyircinin Jack hakkında sevdiği iki özelliği doruk noktaya taşır: çarpıcı otantikliğini ve pes etmez kendini koruma içgüdüsünü. Fantastik bir şekilde cüretkar Kaptan Jack için, ne fantastik bir şekilde cüretkar bir ölümdür bu! Ama tabi bu sahne, eğer Jack’in üçüncü bir filmde kesin olarak küllerinden süslü bir zümrüt-ü anka gibi yeniden doğacağını bilmeseydik daha etkili olurdu. Ama ne yapalım, bu Hollywood.