Polytechnique'in yönetmeni Denis Villeneuve tarafından Wajdi Mouawad'ın ünlü oyunundan sinemaya uyarlanan, bu yılın "En iyi Yabancı Film" dalında Oscar adaylığı bulunan ve İstanbul Film Festivalinde büyük beğeni toplayan, sadece haftanın değil bu sezonun mutlaka görülmesi gereken filmlerinden biri olan İçimdeki Yangın, Nisan'ın son günlerinde seyircisini arıyor.


Nawal Marwan ölür... Çocuklarını yalnız bırakmış, tuhaf, sessiz ve yorgun bir kadın olarak... Çok güvendiği ve sekreterliğini yaptığı noterine bir vasiyet bırakır. Bu vasiyet onun ikiz çocukları Jeanne ve Simon'u orta doğuya, annelerinin geçmişine ve müthiş bir trajediye götürecek yolun başlangıcıdır.


Oldukça fazla sürpriz bozan / spoiler içerdiği için hikayeye dair başka kelam etmek olmaz ama sinemaya hangi anlamı yüklerseniz yükleyin kayıtsız kalamayacağınız kadar güçlü bir film bu. Villeneuve sadece çok gerçekçi ve etkileyici setler oluşturup bunları kameraya çekmekle kalmamış. Seyircisini Marwan'ın ikizleri gibi konuşlandırarak ve cevaplanan her sorunun yerine daha büyüğünü koyarak finale kadar giden ve yükselen bir meraklı izleme sağlamayı da başarmış. Nefret ve aşk duygularının birbirine karışması ve diğerini beslemesini dert edinen güçlü bir senaryoya sahip ve 130 dakikalık süresinin tek bir anını bile boşa harcamayan saf bir sinema örneği...

Filmin başkarakterinin de benzer bir çatışma ortamı gazetecisi olması sebebiyle, İçimdeki Yangın'ı izlerken aklıma çatışma ortamında gazetecilik yapan Özgür Gündem çalışanlarının hikâyesini anlatan Press ve Ankara Film Festivali'nde izlediğim Kayıp Özgürlük geldi. Bu filmler, Press'in Antalya ve Ankara gibi festivallerden ödüllerle dönmesine rağmen, içerdikleri güçlü fikre rağmen 'sinema' olma haline sahip değiller. Bizim sinemacılar böyle durumlarda hep 'fakirliğin gözü çıksın' kabilinden imkansızlığın bahanelerine sığınırlar. Oysa mütevazı bir bütçeye sahip olan "İçimdeki Yangın" sinemanın görselleştirici etkilerini sonuna kadar kullanan inanılmaz bir film! Panzerlerin ve tankların çatışmaya gitmesi, yakılmış evler, Milislerin bir otobüs dolusu insanı kurşuna dizmesi, Marwan'ın küçük bir kızı kurtarabilmek için annesiymiş gibi yapması gibi tüm sekanslarda olabildiğince inandırıcı ve detaylı bir görsel çalışmaya sahip. Kanada'dan çıkıp gelen ve seyirciyi iki yakasından tutup sarsan filmi izlerken altı boş "Türk sineması son yıllarda çok gelişti canım" laflarını sorgulamamak imkânsız. İçimdeki Yangın'ı izledikten hemen sonra, bahsettiğim bu filmler bir anaokulu öğrencisinin, öğretmenine yaranmak için çizdiği yeteneksiz resimler gibi algılanıyor.


İçimdeki Yangın da ne kadar taraf öyle değilmiş gibi görünse de aslında taraflı bir film. Hayali bir Arap ülkesinde (nedense ben hep Cezayir'e benzettim) Hıristiyan ve Müslümanlar arasında başlayan ve yükselen olaylar sırasında yaşanan acıları anlatırken filmin Hıristiyan olan başkarakter Marwan'a rağmen Müslümanların tarafını tuttuğu açıkça görülüyor. Ama yaşananları ve yaşayanları karikatürize etmeden, insan doğasının muktedirliğiyle açıklanan ve her anına pişmanlıkların sindiği bir taraf tutma hali bu... Yönetmen her şeyin faturasının Müslümanlara çıkarıldığı geleneksel anlayışı bozmak istemiş sanki.

Diyeceğim o ki, artık çok az filmi sinemada izlemeniz gereken zamanlarda yaşıyoruz. Bizi yüzlere kişi ile birlikte karanlık bir salonda, saatler boyunca kendisine baktıracak bir pelikül yığınının gerçekten söyleyecek sözü olması, kalbimizde ve beynimizde bir yerlere dokunması gerekiyor. Sinemanın giderek ticarileştiği ve bir lunapark eğlencesine evrildiği şu zamanlarda böyle filmlere her zaman rastlamak mümkün değil. Çölde bir vahaya rastlarcasına sevdiğim İçimdeki Yangın, işte tam da bu tarife uyan bir film... İzlerken boğazınızda bir kocaman bir yumruk oluşacak ama sonunda tamamen arınmış bir şekilde salondan çıkacaksınız. Filmin tek sorunu sadece sekiz kopya ile gösterime çıkacak olması… Nerede oynuyorsa bulun ve kaçırmayın derim!