IMDB
» Guizi lai le (2000) Yönetmen: Wen Jiang
Tür: Comedy,Drama,War
Ülke: China
Dil: Mandarin,Japanese,English
Konu: During the Japanese occupation of China, two prisoners are dumped in a peasant's home in a small town...
Puan: 8.3/10(1,923 oy)
Süre: 139 min | France:162 min (Cannes Film Festival)
Ödüller: 6 wins & 1 nomination
Oyuncular (ilk 5): Wen Jiang, Yihong Jiang, Teruyuki Kagawa, Ding Yuan, Zhijun Cong
IMDB: IMDb - Devils on the Doorstep (2000)
Milliyetçi ve ırkçı görev duygusuyla hareket geçen Japonya, emperyalist politikalarını gerçekleştirmeye, 1931'de Mançurya'yı işgal ederek başladı. 1935'de başlayan Çin'deki fetih seferleri 1937'ye kadar sürerken Nanjing, Kore, Vietnam, Filipinler, Hong Kong, Singapur ve Myanmar da II. Dünya Savaşı'nda bu politikaya dâhil edilmekten kurtulamadı. Kırıp geçirerek ilerleyen Japonlar, halkı köleleştirdi ve ''rahatlatıcı kadın'' adını verdikleri yüz binlerce kadına askeri genelevlerde zorla fuhuş yaptırdılar. 1945'e kadar, sadece Çin'de, çoğunluğu sivillerden oluşan 20 milyon kişinin öldüğü sanılmakta ancak Japonya halen işlenen bu suçların sorumluluğunu üstlenmeye yanaşmamaktadır. Bütün bunların yanı sıra Japon işgali gerçekleştiği sırada Çan Kay-Şek ile Mazo Zedung arasında şiddetli çatışmalar yaşanmakta ''Çinli Çinliyle savaşmaktadır''.
Seyirciyi, emperyal fikirlerin peşine takılarak hem kendi halkının hem de Asya'nın diğer halklarının büyük acılar çekmesine sebep olmuş olan Japonların işgali altındaki Çin'e götüren film, düşmanın yaptıkları anlatmanın yanı sıra, güç birliği yaparak düşmanla savaşmak yerine, aklı başında hareket ettiğini zanneden ancak Japon işgalini meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramayan kişileri, vatanını değil de kendi unvan ve şerefini düşünen savaşçıları, direnişi örgütlemek yerine kelime oyunlarıyla zaman harcayan toplumun aydın kesimini kısaca kendi kendisiyle savaşan Çin halkı ve yöneticilerini de eleştirmekten çekinmemektedir. Aynı zamanda sinema tarihinin iki unutulmaz başyapıtına gönderme yapmaktan geri durmayan bu muhteşem yapım, savaşın dramını en iyi yansıtan filmlerin başına yerleşecek kadar güçlüdür. Gönderme yaptığı filmlerden ilki Andrei Rublyov-1966'dur ve her iki film de finalinin renkli olmaları dışında siyah-beyaz olarak çekilmişlerdir. Teknik anlamda imkân varken siyah-beyaz çekilmiş olmaları yas tutma eylemi olarak yorumlanabilir. İkincisi ise Shichinin no Samurai-1954'dir ve her iki filmde de düşmanla başa çıkamayan yoksul ve korkak köylüler kendilerini korumak adına savaşçı aramak için şehre gitmektedirler. Yönetmen bu göndermeyle Çin ile Japon köylüsü arasında pek bir fark olmadığını anlatmak istemiştir, düşüncesindeyim.
Filmimiz Japon imparatorluk bayrağının altında donanma marşıyla yürüyen askerlerin görüntüsüyle başlar. Havanın soğumaya başlayacağını, mevsimin sonbahar veya kış olduğunu, çıplak araziden, yapraklarını dökmüş ağaçlardan ve güneşin cılız ışıklarından anlarız. İlk kez MÖ.7.yüzyılda inşasına başlanan; daha sonra, önceden yapılan tüm duvarların birleştirilerek, boydan boya aşılmaz bir set haline getirilen, yeniden yapılan, uzatılan, onarım gören ve güçlendirilen kısaca MÖ.7.yüzyıldan MS.17. yüzyıla sürekli bir hareketlilik yaşayan muhteşem Çin Seddi görünür. En son olarak Ming İmparatorluğu döneminde yüksekliği 16 metre, kalınlığı 5-6 metre ve uzunluğu 2500 kilometreye varan yeni bir duvar inşa edilmiş olsa da ne ilk setin ne de sonra yapılanların yapılış amaçları göz önüne alındığında başarılı olmadığı düşünülmektedir. Yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte uzunluğu 10.000 kilometreyi bulunan Çin Seddi'nin bugün ayakta duran kısmı Ming Hanedanı devrinden kalan 3.000 kilometrelik settir ve 7 Temmuz 2007 tarihinde Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçilmiştir. Japon Hanaya da''Çin Seddi hala ayakta, her ne kadar İmparator Shi Huang Di duramasa da'' diyerek geçmişinden ders alamayan Çin halkını küçümsemektedir. Ayrıca MÖ. 4. Ve 3. yüzyıllarda ormanlara çekilen, işbirliği yapmayan ve halkı sapıklığa sürüklediği düşünülen eylemsizlik politikası taraftarı dağ bilgeleri için Konfiçyusçu filozof Mencius'un ''Yang Çu'nun ilkesi herkes kendi içindir. Tek kıl koparmakla bütün imparatorluğa yararı dokunacağını bilse bunu yapmaz'' eleştirisini bin yıllar sonra çağdaş filozof ve filmin yönetmeni Wen Jiang'ın ağzından duymak pek bir şeyin değişmediği anlamına mı geliyor?
Japon işgali altında küçücük köyden geçen Japon askerlerinin subayı çocuklara şeker dağıtmaktadır. Japon teğmenin çocuklara şeker dağıtması, Çin devletinin bile ulaşamadığı bir köyde, çocukları etkilemeye yönelik ''psikolojik savaş'' siyasetinin uygulanmasıdır. Psikolojik savaş; bir kişi veya toplumun davranış, düşünce ve duygularını kontrol etmek, değiştirmek ve yönlendirmek maksadıyla onların farkına varamayacağı bir şekilde uygulanan yöntemlerin tümüne verilen isimdir. İnsanın bilinçaltını hedefleyen psikolojik savaşın tespiti, karşı konulması sıradan insanın anlayabileceği basitlikte değildir. Psikolojik savaş devletler düzeyinde yapılırken, psikolojik harekât devletin görevlendirdiği kurumlar vasıtasıyla yerine getirilir. Dosta güven, düşmana korku verdiği gibi tarafsızların da kazanılmasını sağlar.
MÖ.500 yıllarında yaşayan ünlü Çinli General Sun Tzu'nun dünyanın en eski askeri strateji eseri sayılan Savaş Sanatı isimli kitabında ''Üstün başarı, düşmanın direncini savaşmadan kırmaktır'' demektedir. Japonların Çin topraklarında Sun Tzu'nun taktiklerini uygulamaya çalışması kaderin bir cilvesi olsa gerektir. Ayrıca donanma askerlerinin karada bando eşliğinde yürürken, hücumbotun da denizden seyir yapması ve birbirlerini selamlamaları Sun Tzu'nun ''Bayrak, flama, boru ve gonklar askerlerimizin kulaklarını, gözlerini bir nokta üzerinde yoğunlaştırabilmenin, askeri bir bütün haline getirmenin amaçlarıdır'' sözüyle bütünleşmektedir. Bu sahneler Japonların bile Çin tarihinden faydalanmasına karşın Çinlilerin kendileriyle didişmelerine yapılan eleştirilerdir.
Akşam olduğunda, Japon ışıldaklarının gözetimindeki bu köyde bir eve gireriz. Karanlıkta duyduğumuz seslerden anladığımız kadarıyla sevişen bir çift olduğunu tahmin ederiz. Adam kadının yüzüne bakmak için ışığı yakmak istemekte ancak kadının utangaçlığı buna mani olmaktadır. Adamın ısrarı sürerken aniden çalan kapının sesiyle ürperirler. Adam korkuyla karışık şaşkınlıkla ''kim o'' diye sorar. Ancak '' ben'' (özne anlamında) yanıtından fazlasını duyamaz. Adam tekrar sorar ve yine aynı cevabı alır. Kapıyı açmaktan başka çaresi olmadığını anlayınca kadını bir sandığın içine kilitleyerek, kapıyı açmaya gider.
Kapıyı açmadan önce son kez sorar ve yine ''ben'' cevabı alır. Şaşkın bir şekilde kapıyı açar ancak alnına bir silahın doğrultulmasıyla taş kesilir. Silahın sahibi ''gözlerini yummasını'' emreder ve devam eder '' Sana iki şey bırakıyorum. İkisini de sonra geri alacağım'' der, ''sakın Japonlar onları bulmasın. Bir yanlış yaparsan seni öldürürüm.'' Kendisine ''ben'' diyen adam, içinde, biri Çinli tercüman diğeri Japon askeri olmak üzere iki kişi bulunan iki çuval bırakır. Bıraktığı adamların sorgulamaları gerektiğini, yılbaşı gecesi almaya geleceğini söyler ve gecenin karanlığında gözden uzaklaşır. Ma-Dasan ise korkudan, değil adamların peşinden gitmek, arkalarından bakmaya bile cesaret edemez ve Japonların köyde bir kaleleri olduğunu, bir şey saklamanın zor olabileceğini söylemesine karşılık aldığı yanıt damıtılmış Çin bilgeliğinin özlü sözlerinden biridir: '' En karanlık yer mumun dibidir. ''
''Başlangıçta sadece Atman vardı. Etrafında baktı, lakin kendisinden başka hiçbir şey göremedi. ''Ben varım'' dedi. Bu nedenle, Onun adı ''Ben'' oldu. Bu nedenle, şimdi dahi bir adama kim olduğunu sorsanız, o adam önce ''Ben'' der, sonra da sahip olduğu diğer adı söyler. Korku duydu çünkü yalnızlık korku yaratır. ''Benden başka hiçbir şey yoksa niçin korkayım'' diye düşündü. O zaman korkusu geçti; korkacak bir şey yoktu çünkü korku ikinci bir varlık olduğu zaman gelir. Bu yalnızlık nedeniyle, mutsuzdu. Kendine bir arkadaş istedi.'' (MÖ.700 Brihadaranyaka Upanişad'tan aktaran Joseph Campbell-Doğu Mitolojisi)
Başlangıçta yalnızca Atman vardı fakat ''ben'' dedi ve hemen korku hissetti, bundan sonra da istek. Sigmund Freud Zevk İlkesinin Ötesi kitabında ruhun derinliklerindeki karanlık enerji kaynaklarından çıktığını düşündüğü ''ölüm isteği'' ve ''yaşam isteğini'' tanımlamaktadır. Bir yanda şiddet isteği ve ondan duyulan korku (thanatos, destrudo) öte yanda sevme ve sevilme gereksinim ve isteği (eros, libido) vardır.
Gerek adamın kendini ''ben''olarak tanıtması, gerekse Çinli generallerin Komutan İki, Komutan Sekiz, Komutan Bir olarak isimlendirilmesi, ''ben'' kavramının toplumun faydasına olacak şekilde eritilmeye çalışılmasıdır. Batı'nın ''ego'' kavramı ile Doğu düşüncesinin ''ben'' kavramı, Doğu-Batı düşüncesi arasındaki ayrımı belirleyen kalın bir çizgidir. Doğu düşüncesinde ''ben'' hayale kapılma olarak görülmüş ve eritilmeye, bastırılmaya çalışılmıştır. Oysa Batı düşüncesi ego'yu alabildiğine serbest bırakmayı tercih etmiştir. Doğu düşüncesine göre ''Ben'' kavramı eritilerek arınma sağlanacak ve böylelikle artık ''ben'' olmadığından, korkulacak ve istenecek de bir şey kalmayacaktır.
Ma-Dasan köyün adamlarını, köyün bilgesi Koca Dayı başkanlığında bir araya toplayarak başından geçenleri anlatır. Taoculukta en yüksek hedef olan ölümsüzlüğe erişmenin en önemli şartlarından biri özgecil davranıştır. Çinlilerin Sekiz Ölümsüz dedikleri topluluğu oluşturan yedi erkek ve bir kadın bu ortak niteliği taşır. Hepsi de çoğu insanın sorumsuz, açgözlü, hoşgörüsüz ve kötümser olduğu bir ortamda akıllıca, sevecen, sabırlı ve iyimser davranır. Bu nitelikleri sayesinde ölümsüzlüğe ulaşırlar ve konumlarına yaraşan uçabilme ya da başka biçime dönüşme gibi olağandışı güçler kazanırlar. Sekiz ölümsüz arasında sayılan çılgın La Caihe, bir gün rastladığı bir kötürüm adamın yaralarını sarar. Aslında bu adam Taoculuğun kurucusu genç Laozi'dir. Japon askerlerine karşı ateş eden adam, bu kötürüm adamdır. Bu toplantının Sekiz Ölümsüzü simgelediğini ancak Ma-Dasan dışında kalanların özgecil davranmaması ve geçmişiyle kopuk insanların dramı anlatılmaya çalışılmaktadır. Her kafadan bir ses çıkarken Koca Dayı bilgeliğini konuşturur: ''İyi şans, beladan uzak durmaktır, kötü şansın ise önüne geçilemez.''
Küçük bir köydür. Erkeklerin savaşacak, direnecek güçleri yoktur. İşgale boyun eğmişlerdir. Aralarında tartışırlarken bir tanesi Japon kalesine gidip komutana her şeyin anlatılması gerektiğini söyler. Diğer bir tanesi de bir çukur kazılarak, adamların içine atılması gerektiğini söyler. Bu fikirlere karşı çıkan yalnızca Ma-Dasan'dır ve onları bırakan adamın almak için geleceğini söyler. İsminin Silahlar-Rafta olduğu bir köyden direniş beklemekten zaten hayaldir.
Esirleri bırakan adam, gitmeden önce adamımıza adını sormuş ve öğrenmiştir. Esirleri almak için köye geldiğinde ilk soracağı kişi o olacaktır ve hem köylüler hem de korkuların en büyüğünü yaşayan Ma-Dasan bunun farkındadır. Köylüler, dile getirmeseler de ''bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın'' düsturunu içselleştirmişlerdir ve akıllarından geçenin tam tamına bu olduğunu sezeriz. Başına silah dayanan, esirlerin sorumluluğu verilen ve üstüne üstlük gizli ilişkisi ortaya çıkan 'hem de tüm köyün ortasında- Ma-Dasan'dır. Dertsiz başına dert almıştır. Köylüler ise kendilerini olayların dışında tutabileceklerini zannetmektedirler. Yarı yolda kalacağını anlayan ve korkan adamımız ''esirlere bir şey olursa, adamlar tüm köyü yakacaklar ve herkesi öldürecekler'' diye yalan söylemekten başka çare bulamaz. Bu korkutucu sözler etkisini hemen gösterir ve köylüler korkuyla birbirlerine bakarlar. Yaşadıkları bu beklenmedik korku öylesine derindir ki, bir tanesi esirleri çuvalların içinde bırakarak köyden kaçmayı dahi teklif edecek kadar 'her ne kadar kabul görmese de- akli melekelerini yitirmiştir.
Koca Dayı '' ne tepede gezenleri ne denizde bekleyenleri'' kışkırtmamak gerektiğini, yılbaşına beş gün kaldığını, biraz dişlerini sıkmaları gerektiğini söyler. Köylüler, sabah olana kadar konuşmuşlardır ve horozların ötmeye başladığı sırada Koca Dayı herkese direktiflerini vererek bu ''felaketi'' atlatacaklarını söyler. Koca Dayı'nın başkanlığında bir heyet oluşturularak esirler sorguya çekilir ve tüm konuşmalar yazıya dökülür. İşi biten esirler Ma-Dasan'ın ahırına kilitlenir ve herkesin kendi işine bakması için köylü dağılır. Ustalıklı senaryoya dayanan sorgulama sahnesi herkesin ayrı bir yıldız olmasına yol açıyor. En küçük çocuktan çevirmene kadar herkesin rollerini en iyi şekilde oynadığı film evrensel insana dair çok ipuçları içerdiği gibi insanın insanileşmesinin, yabancılaşmasından daha kolay olduğunu gösteren, sinema sanatının eşsiz örneklerindendir.
Japon askeri esir alınmayı gururuna yediremez ve intihar etmek ister. Hem Japon askerinin intihar etmesine mani olmak hem de soğuk almalarını engellemek için 'çünkü kar yağmaya başlamıştır- Ma-Dasan, her iki esiri de evdeki battaniye ve yorganlara sarar. Yemeklerini kendi elleriyle yedirir hatta altlarını bile temizler. Tüm bunlara karşın kendisi yorgansız yatmakta 'ahırın kapısında esirleri beklemektedir- kendisinin bile yiyemediği yiyecekleri onlara yedirmekte ve hastalıkla uğraşmaktadır.
Japon esir yemek yemez ve ölüm orucu yoluyla kendisini öldürmeyi planlar ancak çevirmenin ustalığı sayesinde Ma-Dasan, Japon'un intihar etme isteğinden haberdar olmadığı gibi ''beyaz undan'' yapılma ekmek olmadığı için yiyemediğini düşünür ve köyde beyaz unu olabileceğini düşündüğü teyzesine gider. Kadın Ma-Dasan'a '' yatağında metres, ahırında Japon'' var diyerek her şeyi bildiğini gösterir. Toplantıya katılanlardan birisi olan oğlu her şeyi annesine söylemiştir. Ma-Dasan bu duruma öfkelense de kadın ''eğer bana yalan söylemiş olsaydı benim oğlum olmazdı, senin oğlun olurdu'' der. Ancak oğlu aynı zamanda evlerinde beyaz un olduğunu adamımıza fısıldayan kişidir.
Kadının soğuk davranması üzerine Ma-Dasan yaptıklarını anlatmaya başlar. '' O iki adam için çok şey yaptım. Giysilerimle uyudum. Gecelerimi mahzende geçirdim. Evdeki bütün yatak döşeği duvarlara ve tabana döşemek için kullandım. Adamları battaniyelerimle bile sardım. Japon, kendini öldürmekle tehdit ediyor. Yemekleri beyaz unla yapılmadığı takdirde yemeyecekmiş. Yoksa açlıktan ölecek'' diye yalvarır ve kendisini biraz olsun seviyorsa eli boş göndermemesini ister. Kadının '' işbirlikçi olmaktansa ölürüm'' demesi adamımızı şaşkınlığa sürükler. Her şeyi köyün iyiliği için yaptığı düşünmesine karşın arkasından ''işbirlikçi'' diye konuşulduğunu öğrenmesi ilk hayal kırıklığını yaşamasına neden olur.
Japon, köylüleri kışkırtmak ve kendisini esir olarak tutmak yerine öldürmelerini sağlamak için tercüman Çinli'den kendisine küfür etmeyi öğretmesini ister. Bunu yapmasının, kendisinin de kellesine mal olacağını anlayan tercüman Japon'a sevgi ve saygı sözcükleri öğretir. Ma-Dasan ve sevgilisi onlara yiyecek getirdiği sırada bağırıp çağırarak konuşan Japon, küfür ettiğini zannetmektedir. Japon'un bu güzel sözleri kızgınlıkla söylemesine bir anlam veremeyen Ma-Dasan neler olup bittiğini tercümana sorduğunda aldığı yanıt mükemmel bir senaryonun ürünüdür. '' Japonlar mutluyken de kızgınken de aynı ses tonuyla konuşurlar. İşte bu yüzden İblis'ler''. Japon da bir şeyler şüphelenmiştir ama ne olduğunu anlayamamaktadır. Küfür etmesine karşın niçin gülümsediklerini sorduğunda tercüman ikinci taklasını çoktan atmıştır. ''Japonlar zaten onlara sürekli küfür ediyor. Buna alışkınlar.''
Çetin geçen birkaç gecenin ardından, köylülerin esirlerin teslim alınacağını bekledikleri yılbaşı gelip çatar. Adamların gitmesinin ardından yeni yılı kutlamayı bile düşünmektedirler. İçlerinde kin, nefret, düşmanlık değil her şeyi unutmak ve gündelik yaşamlarına dönme isteğinden başka bir şey yoktur.
O akşam köylülerin gelişlerini kadim Çin savaşçılarıyla özdeşleştiren Japon esir belki de ilk kez korkuya kapılır. Ayak seslerinin duyulmasından sonraki birkaç dakika geçmek bilmez ancak kapı açıldığında karşısında gördüğü bir avuç köylüden başkası değildir. Çinliler kendi ülkelerine uçsuz bucaksız bir okyanusla çevrili dünyanın merkezinde yer aldığı düşüncesiyle, Orta Krallıkanlamında Zhong-Guo derler. İlk kez MÖ.600 yıllarında kullanılan bu terim kadim Çin halkının dünya görüşünü yansıtır. Orta Krallığın sınırları dışındakiler yalnızca barbar değil pek insan da sayılmamaktadırlar. Bunun örneğini Çin'in büyük Mançu İmparatoru'nun 1795'de Büyük Britanya Kralı III. George'a gönderdiği mektupta görülebilmektedir. 'Türk düşünce sistemi ile olan benzerliklere değinmiyorum-
QUOTE
''Koca dünyaya emrederken yalnızca tek amacım var, kısaca mükemmel bir idare oluşturmak ve devletin görevini yerine getirmek. Garip ve maliyetli hedefler beni ilgilendirmiyor… Ülkenizin ürettiklerine gereksinmem yok… Ey Kral, benim duygularıma saygı göstermeniz ve gelecekte daha büyük bağlılık ve sadakat duymanız, tahtımıza ebedi bağlılık içinde olmanız, ülkenizin bundan sonra barış ev güvenliğini güvence altına almanız için iyi olacaktır… Bizim Göksel İmparatorluğumuz bereketli bir bolluk içindedir ve sınırlarımız içinde hiçbir ürünün eksikliği çekilmemektedir. Dolayısıyla, dışarıdaki barbarlardan kendi ürünlerimizle değiştirecek bir şey almaya gereksinimimiz yoktur… Adanızın dünyayla bağı kesilmiş, denizlerin araya girmesiyle tek başına kalmış uzaklığını unutmuyorum, bizim Göksel İmparatorluğumuzun adetleri hakkında affedilebilir cahilliğinizi çok görmüyorum…Titreyerek itaat et ve ihmal gösterme. ''
Yönetmenin gözünde geçmişini unutan ve eleştirilmeyi hak eden bir Çin vardır. Düşmanları bile geçmişin görkeminden korkup, tir tir titrerken, birlik ve beraberliğini sağlamaktan aciz Çin kendi büyüklüğünü unutmuştur. Sahne geçişlerinin mükemmel, oyunculukların birinci sınıf, senaryonun ve yönetmenliğin ise muhteşem olduğunu düşünüyorum. Köyün fakirliği, harap ve bitap durumu, köylülerin pısırıklığı olabilecek en güzel şekilde işlenmiş. Hemen ehr sinemaseverin kesinlikle izlemesi gerektiğine inandığım bir başyapıttır.
Adamları almak için kimseciklerin gelmemesi üzerine köylüler yeniden toplanırlar ve esirlerden kurtulmak gerektiği 'öldürülmeleri- düşüncesinde birleşirler ancak kimsenin böyle bir işe girişmemesi üzerine kura çekilmesine karar verirler. Kura şanssızlığı tescilli adamımıza çıkar ve bu zorlu görev yine onun omuzlarına yıkılır. Tüm köylü bu zor işi Ma-Dasan'a yıktıkları ve başlarına gelebilecek herhangi bir felaketi savuşturdukları için mutluluk duymaktadır. Vicdanlarını rahatlatmak için Ma-Dasan'ın eski borçlarını silerler ve destek için içki, yiyecek sunarlar.
Ma-Dasan ile yasak ilişki yaşayan ve onun çocuğunu taşıyan Yu-Er, çocuğunun babasının bir katil olduğu gerçeğini unutamamakta, çocuğunun lanetleneceğinden korkmakta ve sevgilisinden yavaş yavaş uzaklaşmaktadır. ''Dokunma, bana'' der, ''en azından karnımdaki çocuğun hatırına''. Herkes gündelik yaşamını sürdürürken Ma-Dasan ve Yu-Er azap içinde kıvranmaktadırlar. İnsanlar da kendilerini çekmiş, Ma-Dasan günah keçisi ve lanetli birisi olarak görülmeye başlanmıştır. Tüm bunlara dayanamayan Ma-Dasan taşıdığı büyük sırrını saklayamaz ve ''gerçeği'' kadına itiraf eder. Esirleri öldüremediğini, Çin Seddi'nin yıkıntıları içine gizlediğini söyler. Aylarca onları orada beslemeye çalışmıştır. ''Haydi, kaçalım buradan'' der Ma-Dasan.
Esirlerin hayatta olduğunu öğrenmesi çok zaman almayan köylülerin gözünde, başlarına bu belayı sardığına inanmaya başladıkları Ma-Dasan'ın inandırıcılığı kaybolmaya başlamıştır Köylüler bir toplantı yaparak onu sorguya çekmeye başlarlar.
Ma-Dasan'a beyaz un vermiş olan kadın söz alır: '' Japonlar zaten sekiz yıldır buradalar. Sekiz yıldır! Peki, saçımın bir teline dokundular mı? Çünkü aklı başında hareket ediyorum! Nereye gitsem bana saygı gösteriyorlar!'' diyerek gerçeklerden kaçmaya ve devekuşu gibi başını kuma gömmeye çalışmaktadır. Ona göre öldürülenler, hakarete uğrayanlar, ellerinden malları alınanlar aklı başında hareket etmeyenlerdir ve bu Japonların hareketlerini meşru gösteren tehlikeli bir konuşmadır. Yu-Er, sevdiği adamın üzerine gidilmesine dayanamaz ve konuşur: ''Açık konuşacağım! Karnımdaki bu çocuğa o adamların buraya geldikleri gece gebe kaldım. Ma-Dasan onları öldürürse bebeğim lanetlenecek. Onları öldürmemizi mi istiyorsunuz? Sonra da bizi görmezden mi geleceksiniz? Ma-Dasan hayalet gibi oldu! Şimdi de hâlâ hayattalar diye bizi hor görüyorsunuz! Hiçbir şeyi düzgün yapamıyoruz! Size göre biz hep haksızız! Kimseyi öldürmedik! Öldüremeyiz ve de öldürmeyeceğiz! Yapamayız!'' diyerek son noktayı koyar. Ma-Dasan ağlayarak konuşur: ''Onları öldürmektense, kaçarım ben.''
Gitmenin de kalmanın da sonunun ölüm olduğunu anlayan köyün genç erkekleri ''Eğer ikisinin de sonu aynıysa kellemi hemen şimdi kesin'' diyerek kafalarını baltanın önüne uzatarak korkaklıklarının boyutunu gösterirler. Ortalık toz duman olmuş, herkes birbirine girmişken Koca Dayı yeniden meşhur sözünü tekrarlar: '' İyi şans, sıkıntılardan uzak durmaktır; fakat kötü şansın önüne geçilemez! ''
Köylüler, kendilerinin beceremeyeceklerini anlayınca suikastçı getirmeye karar verirler. Ma-Dasan, köylülerin verebilecekleri tek ücret olan bir çuval fasulye ile birlikte şehre yollanır. Bir pazaryerinin içinden geçerken, yerel bir ozanın Japon işgalini ve Japon askerini övücü şarkısının ortalığa yayıldığını görürüz. '' Japonlara mahallelerinizi açıp buyur edin. 800 yıl önce, aynı ailenin çocuklarıydık. İki ulusun yazı tipleri benziyor, ikisi de çorbaya acı koyar! Bana piç kurusu derlerse, bence bu iyi bir şeydir! Japon Ordusu, bizim öz be öz kardeşimiz sayılır. Japon Ordusu'nu sanki ailemizden birisiymiş gibi seviyoruz.''
Ma-Dasan'ın ilk gittiği silahşorun Teksas polisi Walker rollerinin unutulmaz oyuncusu Chuck Norris ile benzerliğinin gözlerden kaçmayacağını düşünüyorum. Ayrıca Japon kalesinde samanların üzerinde arkadaşlarıyla bekleyen Ma-Dasan ile Yılmaz Duru benzerliğini de hemen her sinemaseverin fark edebileceğini düşünüyorum.
Silahşor, müthiş bir nişancı olduğunu, yüz adımdan bir sineği bile vurabileceğini söyler ancak köyde Japon askerleri olduğundan hareketle bu işin silah değil kılıç işi olduğunu söyleyerek adamımızı kılıç ustası Üstat Liu'ya götürür. Teklif edecek fasulyesi bile kalmayan (silahşor sırlarını açık etmemesi karşılığında el koymuştur) Ma-Dasan yalvararak Üstat Liu'yu ikna eder ve köye doğru yola koyulurlar.
Lakabı '' Tek Vuruş Liu'' olan kılıç ustası esirleri öldürmekte başarılı olamaz ve ''demek ki kaderlerinde ölüm yokmuş'' diyerek ölümcül ikinci vuruşu yapmaktan kaçınır. Hatta '' Görkemli şöhretim bir an içinde harap oldu! Sizin yüzünüzden onurumu kaybedeceğim, aklımın ucundan bile geçmezdi! Hem de bu yaşımda! Tanrım bana yardım et!'' diye ağlamaktadır. Silahşorun hem görevden kaçınması hem de köylünün ürününe el koyması, kılıç ustasının ise şöhretini işgalin üstünde görmesi yönetmen tarafından eleştirilmektedir.
Japon Hanaya, esir olarak her an ölümü beklemekten yorulmuştur ve ölümden kurtulabilmek adına artık Çinlilere değil kendi imparatoruna küfür etmeyi arzu eder hale gelmiştir. Tercüman ''senin imparatorunu tanımazlar ki'' diyerek boşa çaba göstermemesini, Çinlilere hiç küfür etmemiş olduğunu, kendisini kandırdığını söyler. Kendisinin de bir köylü çocuğu olduğunu itiraf eden Japon'un ''eğitimli insanların hepsi birer şeytan, eğitimli insanlardan nefret ediyorum'' sözüyle, yönetmen direnişi örgütlemek yerine kelime oyunlarıyla vakit harcayan kişileri eleştiriyor. Tüm bu eleştiriler ise 'yazımın başında da yazdığım gibi- kendi kendisiyle savaşan Çin halkı yani Çan Kay-Şek ile Mao Zedung'un adamlarıdır. Japon kalesinde beklerken Ma-Dasan ''esirsen kendi kendinin esirisindir'' diyerek buna vurgu yapar.
''(…)Yetileri ancak köylü, el işi erbabı yahut tüccar olmaya yetecek bir takım kimseler bilgin oldular hatta köylü, el işi erbabı yahut tüccar olmaya bile yetisi olmayanlar da bilgin oldular. Fakat bunlar bilgin olur olmaz kollarını kımıldatmıyor, yurt ile meşgul olmuyorlar ancak yükselme umuduna kapılıyorlardı. Bir kere de olunca kalıyorlardı. Olmayınca kıskanıyor, hafiyelik ediyor ve hükümdarın kendilerini tanımadığından yakınıyorlardı.'' Yüan Mü
Hanaya ''Bu insanlar, hayatta kalmamız için altı aydır karneyle aldıkları yiyecekleri bize veriyorlar. O kadın yaralarıma pansuman bile yaptı'' diyerek içini dökmeye, pişmanlığını söylemeye başlar. ''Japon ordusunun kendisine yardım edenleri ödüllendirdiği politikası'' olduğundan hareketle ''eğer onları sağ salim Japon kalesine götürürlerse, kendilerine mükâfat olarak buğday verileceği'' sözü verir ve artık canlarından bezmiş olan köylüleri kolaylıkla ikna eder. Japon esire kötü davranan bazı köylüler, bunun intikamının alınacak olmasından dolayı endişelidirler ancak Ma-Dasan esirleri bırakan adamın geri gelmediğini, esirlere ömür boyu bakamayacaklarını söyleyerek köylüleri ikna etmeye çalışır.
''Japonları geri verip karşılığında buğday istemezsek asıl işbirliği işte budur! Zaten buğdayı üreten kim? Biz Çinliler! Güneşin altında kıçımız kavruluyor. Terimizi akıtıp toprağı suluyoruz. Neden Japonlar beleşe konsun ki? Ben yalnızca, bize ait olan bir şeyi geri alacağım! Yalnızca bizim için de değil. Akrabalarımızın hepsi paylarını alacak! İşbirliği mi bu? Bunun için bana işbirlikçi der misiniz? Hayır, ben demem. Herkes bizim gibi olsaydı ve Japonları esir alıp onlarla takas yapsaydı bu hale gelinmezdi. Asıl Japonlar işbirlikçi!''
Ma-Dasan'ın yukarıdaki sözlerini duyunca aklıma Kemal Tahir romanlarındaki akıl yürütürken çıkmaza düşen köylü karakterler gelmedi desem yalan olur. Bir yanda Kemal Tahir ve bir yanda Kemal Tahir'den haberdar olmadan aynı şeyleri, benzer karakterleri kaleme alabilen insanlar. Sanatın evrensel yönünün böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Yine bir Çin bilgesinin sözleriyle söylemek gerekirse; '' Güzellik duygusu tabiattan gelen bir istidattır. Yani yemek yemek zarureti gibi insanın tabiatına saplıdır. İnsan güzelliğinden hiçbir şey bilmeyen bir kimsenin gözleri yoktur.''
Köylüleri güç bela ikna eden Ma-Dasan, en azından esirlere iyi baktıkları için mükâfatı hak ettikleri düşüncesindedir: ''Ağzına konan lokmayı yemeyecek kadar ödlek misin? Alın adamlarınızı, verin buğdayımızı'' diyerek artık dayanma eşiğini çoktan geçmiş olduğunu ortaya koyar. ''Değil iki araba buğday için iki araba bok için bile yaparım. Onlara bir gün daha katlanamam.''
Köylüler ve Japon Hanaya aralarında bir sözleşme yaparlar ve imza olarak parmak basarlar. Tarih 15 Ağustos 1945'dir. Bu tarih Japon imparatoru Hirohito'nun radyoda teslim konuşmasını yaptığı tarihtir. Tabii bizlerin filmin sonuna kadar bundan haberimiz olmaz. İmparator Hirohito -1989 yılında ölmüştür ve yaşı otuzun üstünde olanlar ölüm haberlerini hatırlayacaklardır- halkına söyle seslenmektedir: ''Savaşın gidişatı artık Japonya'nın lehine değil. Düşman, birçok masum insanın hayatına mal olan yeni, zalim ve ölçülemeyecek derecede yıkıcı güce sahip bir bombayı devreye soktu. Savaşmaya devam etmiş olsaydık yalnızca Japon ulusu mahvolmuş olmayacaktı aynı zamanda uygarlık da yok olacaktı. Durum bu haldeyken nasıl sözümüzü tutup atalarımızın ruhlarına olan borcumuzu ödeyebilirdik? İşte bu sebeple güçlerin birleştirilmesi bildirgesini kabul ettik.''
Japonların bulunduğu kaleye gelirler ve Hanaya'nın döndüğü nöbetçiler tarafından kale komutanına bildirilir. Yüzbaşı olan biteni anlamaya çalışırken Ma-Dasan'ın eşeğinin kale komutanının atının üzerine çıkarak, onunla çiftleşmeye çalıştığı sahne ve ardından yaşananlar görülmeye değer. Durum tam da Japon komutanın hislerine tercüman olmuştur. İşgalci Japonlar at ile sembolize edilirken köylülerin simgesi eşek olmuştur.
Ancak Hanaya'nın hiç aklına gelmeyen gelişmeler yaşanmıştır. Yüzbaşı tarafından öldürüldüğü ailesi dâhil her yere bildirilmiştir. Yüzbaşı ''İsmin Yasukuni Tapınağı'na kazındı. Babana da haber verdim. Köyün kahrolası bir kahramanı oldun. Ve şimdi de geri döndün, canlı olarak. Köyünün ve Japon Ordusu'nun itibarını zedeledin. Daha da kötüsü, Çinli bir domuz sürüsüyle geri döndün'' diyerek durumu özetler. Seyirci bu sahnede ikilemde kalmaktadır. Hanaya'nın adının, Japonların emperyalist siyasetinin meşrulaştırıldığı ve savaşlarda şehit düşen askerlerinin adlarının kazındığı Yasunuki Tapınağı'ndan silinemeyeceği göz önüne alınırsa geriye kalan tek seçenek öldürülmesi oluyor. Ve Hanaya'nın şehit edilmemiş olmasına karşın isminin tapınakta yazılı bulunuyor olması, yönetmenin Japonların emperyalist politikalarının içinin boş olduğuna ilişkin bir gönderme ve eleştiridir diye düşünüyorum.
Yüzbaşı Hanaya'nın niçin intihar etmediğini sorar ve hiç fırsatım olmadı demesi üzerine ''intihar etmek için fırsata mı gerek var'' diyerek Japonların gururuna, örf, adet ve geleneklerine ve bunun simgesi olan Şinto'ya, oradan da İmparatorun teslimiyet konuşmasıyla ''tanrısallık'' iddiasından vazgeçmesi ile Hanaya'nın intihar etmemesi aynı şeylerdir. Japonya yenilmiş, Batı karşısında ezilmiş, emperyal politikaları iflas etmiş, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş ve bunun sonucunda hem ''Tanrı olan İmparator adına ölmeye hazır kitleler'' ölmekten kaçınmış hem de Tanrı İmparator'un ''tanrısallığından'' vazgeçmiştir.
Bir Çin filozofu Wang Yang-ming yüzyıllar öncesinden '' Ancak büyük bir acı duyduktan sonradır ki insan gerçekten sevinçlidir; hiçbir acı duymamış bir kimse tam manasıyla sevinçli olamaz. Ağladığımız zaman da asıl içimiz sakindir; işte bu sükûnet, sevinçtir'' demektedir. Yüzbaşının iki araba buğdaya karşılık dört araba da hediye ettiğini söylemesiyle köylülerin yaşadığı sevinç görülmeye değer. Yüzbaşı tüm köylünün toplanmasını ve donanma ve piyade askerlerinin de katılımıyla ortak kutlama yapılmasını ister. Bir nevi Çin-Japon dostluk gecesi tertip edilir. Yemekler yenir, içkiler içilir, herkes neşelidir ve yüzünden gülücükler yayılmaktadır. Herkesin keyfi yerindedir. Çocuklar askerlerin miğferleriyle oyunlar oynamaktadırlar. Beraber şarkı söylerler, dans ederler. Yüzbaşının emriyle askerler donanma marşını çalarlar. Askerler ve köylüler iç içe, yan yana eğlenmektedirler. Eğlencenin başlangıcından beri yüzü hiç gülmeyen yüzbaşıda bir tuhaflık olduğunu, amacının farklı olduğunu sezeriz ancak ne olabileceğini tahmin edebilmek çok güçtür. Yüzbaşı bu mutlu havayı bozucu bir hareket yapar. Bir silah alır ve köylülerden Hanaya'yı öldürmelerini ister. Ortalık buz kesmiş, az önceki neşeli havadan eser kalmamıştır.
''Bu, buraya ilk ziyaretimiz. Silahlar-Rafta Mezrası'nı hiç duymamıştık. "Silahları bırakmak" anlamına geliyormuş. Hikâye, çok uzun zaman önceye dayanıyor ünlü bir general ordudan emekli olup, sıradan bir yaşam sürmek için buraya gelmiş. Çinliler, "silahları rafa" koyup tarlaya geri dönmenin son derece büyük bir erdem örneği olduğunu söylerler. Birliğimin önünde, sizlere saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her ne kadar Japon Ordusu Çin'le savaşıyor olsa da bu, sonsuza dek sürmeyecek. Bir gün, ben de silahımı rafa kaldıracağım. Yine de savaştan böyle nefret eden bir yerde Hanaya gibi bir Japon askeri kaçırılıp tutsak ediliyor. Görünüşe göre, Silahlar-Rafta Mezrası ismini hiç ama hiç hak etmiyor. Ayrıca sizler de dedeleriniz gibi aklı başında insanlar değilsiniz. Buğdayınızı aldınız. Pazarlığın bana ait kısmını yerine getirdim. Fakat size bir sorum var. Bu yüz karasını buraya kim getirdi?'' diyen yüzbaşı, yaşananları içine sindiremediğini açıkça ortaya koyar.
Yüzbaşının niyetini bundan sonra anlarız. Cebinde İmparatorun teslim yazısı bulunmasına ve savaşın fiilen sona ermiş olmasına karşın bütün ''bu cephede yenilmedikleri'' gerekçesiyle ve kapıldığı ''hınçla'' bütün köylüyü öldürür. Köylüler ise kurbanlık koyun misali katledilirlerken Japonlara ilk ve tek ateş eden kötürüm ihtiyardır. Saçma taneleriyle yüzbaşının yüzünü yaralar.
Köydeki katliamın ardından esir alınan Japon askerlerinin bulunduğu yere gideriz. Savaş bitmiş yapılan anlaşmalar gereği Japon askerleri esir alınmıştır. Şehirdeki pazaryerindeki yerel ozanın şarkısını şartlara göre uyarladığını ''Japonlar, delik deşik kıçlarını tuta tuta kaçtılar. Çin, İngiltere, SSCB, Amerika, kimse çıkamaz karşımıza. Böylece sonu geldi şerefsizlerin istilasının, selamlıyoruz bu zafer gününü ve de kurtuluşunu güzel vatanımızın'' sözlerini söylediğini görürüz. Bunun yanı sıra, her yer Postdam Anlaşmasını imzalayan liderlerin resimleriyle donatılmıştır.
Şehrin komutanı Çinli binbaşı gerek Japon esirlerine gerekse halka konuşma yaparak savaşın sonunun geldiğini anlatmaktadır. O konuşurken arkasında sakız çiğneyen ukala iki Amerikan askeri dikilmektedir. Bir an için ayağı tökezlediğinde, düşmesini engelleyen Amerikan askerleri olur. Bu sahne ile atom bombalarının görülmemiş yıkımlarının hemen ardından The London Daily Express gazetesinin 'Bu dünyaya bir uyarıdır!' manşetini atarak dünya egemenliği ilan eden Amerikalılara ve hiçbir zaman başka bir devletin boyunduruğuna girmeyen, kendi benliğine değil de bu güce dayanan Çin'e de bir eleştiri havası sezilmiyor değil.
Köyünde yapılanları unutamayan ve katliamdan kurtulan tek kişi olan Ma-Dasan'ı görürüz. Ani bir hareketle kapıdaki nöbetçileri atlatarak esirlerin tutulduğu yere girer ve birkaç Japon esiri öldürür, yüzbaşıyı ve Hanaya'yı öldürmek üzereyken Çin askerleri tarafından etkisiz hale getirilir. Yakalanan Ma-Dasan'In idam edilmesine karar verilir. Öldürdüğü Japon esirlerine karşılık infazının Japon esirler tarafından yapılması gerektiğini söyleyen binbaşının isteği esir Japon yüzbaşısı tarafından kabul görür. Yüzbaşı Hanaya'nın, bir samuray kılıcı ile idamı gerçekleştirmesine karar verir. Bu sırada tören alanına bir domuz dalar. Domuzun Japonları ve Hanaya'yı simgelediği düşüncesindeyim.
Çinli binbaşının konuşması erdem örneğidir. '' Japonlar esir alındı. Savaş sona erdi. Sonunda barış geldi. Yine de birkaç gün önce bir adam; Başkomutan Chiang, Başkan Truman, Başbakan Churchill ve Stalin'in dünya barışına katkı olması için Potsdam'da imzaladığı anlaşmayı çiğnedi ve kamu düzenini bozup halka korku saldı. O adam Ma Dasan'dı, önünüzde gördüğünüz kişi. Belki bazıları, Ma-Dasan'ın yalnızca "Japon şeytanları" öldürdüğünü söyleyip buna "direniş" diyecek. Peki "direniş" nedir? Japon birlikleriyle yapılan çarpışmalardır, istilaya karşı mücadele etmektir! Direniş hareketi budur. Ma-Dasan'ın direnme gücü kalmamış savaş esirlerine nedensiz saldırısı bir direniş değildi! Belki de bazıları böyle derin bir nefretin Japon gaddarlığının sonucu olduğunu söyleyecek! 400 milyon yurttaşımızdan hangisi Japonlardan nefret etmiyor ki?'' der ancak böyle bir hareketin yine en çok kendilerine zarar vereceğini söyleyerek konuşmasını tamamlar. '' Savaş yalnızca Çin'in felaketine yol açmadı Japon halkını da felakete uğrattı. Onlar insan değil mi? Size soruyorum! Aranızdan kim kocasının kafasının kesilmesini hoş görebilir? Kim? Hiç kimse! Size de soruyorum! Aranızdan kim bir top kumaş almaya giden karısının ellerinin kesilmesini görmek ister? Kim? Hiç kimse!''
Ma-Dasan'ın başının kesilmesinin ardından film renkli hale gelir. Ma-Dasan'ın Hanaya'ya kin beslemediğini, hatta minnettarlık duyduğunu, ölümü yüzünde gülümsemeyle karşıladığını ''kafasının tam dokuz kere yuvarlanması, bizlere üç kez göz kırpması ve dudaklarının yukarı kıvrılmasından'' anlarız. Savaşı, savaşın dramını trajikomik bir dram olarak ortaya döken ve Çin sinemasının dünyaya armağanı olan bu muhteşem filmi saygıyla selamlamaktan başka elimden bir şey gelmediğini belirtmek isterim. Bir şans verin ve muhteşem bir fil izleyin.
Son olarak, Çin devletinin, toplu kıyım, katliam, on binlerce kadına tecavüz edilmesi, adam yakma, diri diri gömme, insanların tıbbi deneylerde kullanılması, çocukların ailelerinden ayrılarak beyinlerinin yıkanması, kadın ve kızların seks kölesi olarak kullanılması gibi Japonların kendilerine yapmış olduğu tüm vahşeti ve insanlık dışı hareketleri Tibet halkına ve Budist inanışındaki insanlara uygulamaktan çekinmemesine nasıl bir yorum getirilebilir? Bu iki ülkenin, kadınları seks kölesi olarak kullanan zihniyetinin başka kültürlerde örneği var mı, bilemiyorum.
IMDb - Devils on the Doorstep (2000)
QUOTE
Adına Vaka-i Hayriye denilen ve kara ordumuzu oluşturan Yeniçerilerin kırılması 1826, deniz gücümüzü oluşturan donanmanın 1827'de Navarin'de faciaya uğratılması peş peşe gerçekleşmiştir. Hava gücü o dönemde olmadığından iki yıl içerisinde imparatorluğun tüm kuvvetleri yok edilmiştir. Yunanlıların bağımsızlıkları kazandığı yıl ise 1829'dur. Tüm bunlar üst üst gelmişken aynı tarihte -1829- Osmanlı Devleti'nin ilk balosunu verdiğini unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Murat Bardakçı'nın kaleminden bu baloyu aktarmanın zorunlu olduğunu değerlendiriyorum. Bu yazının gerek Çin gerekse film ile olan ilişkisi ortadadır. Japonların yaptıkları her şey ortadayken köylülerin sevinci, aldıkları birkaç araba buğday karşılığında yaptıkları maskaralıklar, Japon askerleriyle yüz göz olmanın eleştirisidir.
''Rusya'nın 1828 yılında Osmanlılara karşı ilan ettiği savaş Avrupa'yı endişelendirmiş, savaşı bir an önce bitirmeye çalışmışlardı. 14 Eylül 1829'da, İngiltere'nin çabalarıyla Edirne Antlaşması imzalanmış ve savaş sona ermişti.
Barışı tantanalı bir şekilde kutlamak isteyen İngiliz hükümeti, İstanbul'daki elçisi Sir Robert Gordon'a barış şerefine gösterişli bir balo vermesi ve Türkleri de baloya davet etmesi talimatını gönderdi. Bu balo Osmanlı tarihinde bir ilk olacak ve en üst düzey devlet adamları da katılacaklardı.
Sir Robert Gordon, baloya mekan olarak elçilik binası yerine yine elçiliğe ait olan ve Haliç'te demirli bekleyen Blonde firkateynini seçti. Baloyu gemide vermesinin sebebi, Osmanlı Devleti'nde o yıllarda devam etmekte olan yenilik hareketlerine karşı muhaliflerin dedikodularına meydan vermemek ve halkın böyle bir daveti görmesine engel olmaktı. Zira Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasının üzerinden henüz üç yıl geçmiş, modernleşme çabaları hala rayına girmemiş ve muhalefet, zamanın hükümdarı İkinci Mahmut'un bütün baskısına rağmen sönmemişti.
İstanbul'daki resmi balolar daha sonra az sayıda da olsa birbirini takip edecek ve 1856 Ocak ayında Fransız Elçiliği'nde verilen baloya zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecit de katılacak ve Abdülmecit böylelikle 'baloya iştirak eden ilk padişah' olacaktı. Ama balo ile asıl tanışmamız Cumhuriyet'in ilanından sonraya gelecek ve Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa'nın da katılacağı ilk Cumhuriyet Balosu, 1925'in 29 Ekim akşamı verilecekti.
Baloya davetli olan Osmanlı devlet adamları Haliç'te, bugün Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olarak kullanılan binada buluştular ve burada kıldıkları yatsı namazından sonra sandallarla balonun verildiği savaş gemisine geçtiler.
Güvertede Osmanlı devlet adamları için koltuklar, İngiliz hanımlar için de sedirler hazırlanmıştı ama paşalarımız baloya gelir gelmez koltuk yerine sediri tercih ettiler, üstelik ayakkabılarını da çıkartıp sedirlere bir güzel kuruldular ve haremlerinde gibi hareket etmeye başladılar.
İngilizler hanımlarıyla beraber valsa başlayınca paşalar hep birden sedirden kalkıp vals seyrine koyuldular. Bir paşa, İngiliz elçiliğinin tercümanına 'elli yedi yıl yaşadım, böylesine ilk defa şahit oluyorum. Bu balo dedikleri şeyi gördüm ya, artık vallahi gözüm açık gitmem. Maşallah!' diye seslendi.
Paşalardan bazıları, dans eden hanımların çengi yahut rakkase olduklarını zannedip İngiliz elçisine 'Bunlar benim konağımda da oynarlar mı?' diye sordular. Elçi, paşaları hanımların hepsinin evli ve dansın da Avrupa'da sosyal bir adet olduğu konusunda ikna etmek için dakikalarca uğraştı ve 'Pek inanmadık ama hadi, öyle olsun! Bu kadar güzel rakkaseleri kendinize saklıyorsunuz demek ki!' karşılığını aldı.
Osmanlı Devleti'nin padişahtan sonra gelen en güçlü adamı olan 'Serasker'i yani Genelkurmay Başkanı Hüsrev Paşa, balodan çok fazla zevk aldı ve şaka niyetine Türk ve İngiliz erkeklerin kulaklarını çekip yanaklarını okşamaya başladı. Ama hanımların da kulaklarını çekmeye başlayınca, İngiliz büyükelçisi Paşa'yı 'Ekselansları, hanımlarımız kulaklarıyla oynanmasından pek hoşlanmazlar' diye uyarmak zorunda kaldı.
Dansa ara verildiği sırada, zamanın 'Kaptan-ı derya'sı yani donanma kumandanı Pabuççu Ahmet Paşa'nın canı kumar oynamak istedi, İngiliz elçisiyle birkaç dakikalığına masaya oturdu ve epey para kaybetti.
Sıra hükümdarların şerefine kadeh kaldırmaya geldiğinde, Osmanlı paşaları içki içmekte hiç tereddüt göstermediler ama birkaç kadeh yerine şişeler dolusu içince hemen hepsi sarhoş oldular ve kadınlarla fazla ilgilenmeye başladılar. Paşalardan biri, elçilik tercümanına bir İngiliz hanımı göstererek 'İmam efendiyi çağıralım, bu hatunu hemen nikâhıma alacağım' dedi.
Zamanın güçlü adamı Serasker Hüsrev Paşa bir hayli ileri yaştaydı ama İngiliz hanımların arasında kadehleri art arda devirdi ve genç bir İngiliz hanıma Türkçe aşk şiirleri okumaya başladı. Üstelik sadece şiir okumakla kalmadı, mısralarda geçen ifadeleri kadına elleriyle izah etmeye çalışınca, kadın Paşa'nın yanından kaçıp İngiliz elçisine sığındı, 'Beni bu ihtiyar çapkından kurtarın' dedi ve elçi, Hüsrev Paşa'yı nazikçe uyardı.
Serasker Hüsrev Paşa ile Kaptan-ı Derya Pabuççu Ahmet Paşa, balodan gayet memnun kalmışlardı. Hüsrev Paşa, davetten ayrılırken İngiliz elçisine 'Ben de konağımda balo vereceğim, mutlaka beklerim' dedi; Pabuççu Ahmet Paşa da 'Bizin Selimiye Kalyonu sanki balo vermek için yapılmış, ben de kalyona beklerim' diye davette bulundu.
Bu ilk balo, bize aslında çok önemli bir başka şeyi öğretti: Çatal ve bıçak kullanmayı... O güne kadar sadece kaşık kullanıyor, yemeklerimizi ellerimizle yiyorduk ve 1829'daki bu balo, çatal ve bıçakla tanışmamızı sağladı. Baloya davetli olan Türkler yemek masasına yerleştirilmiş olan çatallarla bıçakları önce tuhaf bir şekilde süzdüler ama 'ayıp olmaması için' İngilizleri taklit ederek kullanmaya çalıştılar ve çatalla bıçak hayatımıza böylece girmiş oldu.
Davetli Türkler arasında kendini kaybetmeyen tek kişi, zamanın 'Reis Efendi'si, yani Dışişleri Bakanı Mehmet Sait Pertev Paşa idi ve böyle davranmakla da İngilizlerin takdirini kazandı. İçki içmedi ama nezaketi de elden bırakmayıp 'Sağlığı elvermediği için içmediğini' söyledi. Üstelik İngiltere ile Türkiye arasında kalıcı bir barış olmayacağına da inanıyordu ve bu yüzden balonun verildiği güvertede beraberce asılan Türk ve İngiliz bayraklarının altına oturmak yerine, kendisine başka yerde bir koltuk buldu.
Baloya katılanlar arasında, Osmanlı ordusunda o yıllarda amiral rütbesiyle görev yapan Sir Adolphus Slade de vardı ve Slade, daha sonra yayınladığı hatıralarında balodan bahsederken 'Türkler, birkaç saat içinde üç dev adım attılar. Bunlar kadınlarla dans, alenen içki içmek ve kumar oynamaktı. Ama bu hal, Türklerin Hıristiyanların iyiliklerinden ziyade kötü yönlerini taklit etmeye ne kadar hevesli olduklarını da gösterdi' diye yazacaktı.''


LinkBack URL
About LinkBacks





Alıntı ile Cevapla



Tweet