Status :
Üyelik tarihi : Şubat.2007
Nereden : İzmir(35½)
Mesajlar: 3.405
Konular: 1.058
Aldığı Beğeniler: 224
Kemal Bilbaşar'a Mektup
Sayın Kemal Bilbaşar, Gelecek hafta cumartesi günü ölüm yıldönümünüze rastlıyor. 21 Ocak 1983'te kaybetmişiz sizi.
1 Şubat 1910'da Çanakkale'de doğmuşsunuz. Balkan Savaşı sırasında babanız polis komiseri Hüsnü Naim Bey görevi başındayken öldürülmüş. Yıl 1912; daha iki yaşındasınız. Üç yıl sonra anneniz yeniden evlenecek. Birinci Dünya Savaşı, İstiklâl Savaşı... Savaşlar birbirini izlerken öğreniminiz bölük pörçük sürüyor.
Ayrıca çalışmak zorunda kalmışsınız: Kavaf çıraklığı, gazete müvezziliği, bir ara terzi yanında çalışmışsınız. Sonra Edirne Öğretmen Okulu; belki hâlâ çalışıyor, hayatınızı tek başınıza sürdürmeye uğraşıyordunuz. 1929'da ilkokul öğretmenisiniz. Cumhuriyet çok genç. Ülküleriniz var: Ankara Gâzi Eğitim Enstitüsü'ne gidiyor, 1935'te tarih öğretmeni oluyorsunuz. Sonra İzmir'e tayininiz çıkacak, '937'de. Ertesi yıl ilk hikâyeniz, 'Kaza yahut Çımacı Hasan' yayımlanacak.
Öyküler, öyküler yazıyorsunuz. Öğretmenliğiniz hep sürecek ama, siz hep edebiyatla haşır neşir olmak isteyeceksiniz. Öyküler, radyo oyunları, tiyatro oyunları ('947'de Kadırga'yı İstanbul Şehir Tiyatrosu geri çevirmiş, epey kırılmışsınız), romanlar... Kuşağınızın kaderi böyle. Yazabilmek uğruna bir başka uğraş alanında ömür tüketmek...
Böyle bugünkü gibi çarçabuk yayımlanmıyor kitaplar. '941'de Cevizli Bahçe'yi kendi olanaklarınızla bastırıyorsunuz. Hemen hiç ilgi devşirmiyor. İki yıl sonra Denizin Çağırışı'nı -bence bir başyapıttır- Yurt ve Dünya Yayınları basıyor. Bu Yurt ve Dünya Yayınları, malûm, Behice Boran'lı, Boratav'lı, 'komünist yuvası'.
Güzelim Denizin Çağırışı'nı 1960'larda 'ne alırsan 1 liraya' kitapları arasında bulmuştum. Deste deste duruyordu kitaplar. Yirmiyi aşkın yıl sonra. Gerçi sonradan da değeri bilinmedi. Bilgi Yayınevi yeniden yayımladı, okur kayıtsız aldı. Yeni basımda dilini sadeleştirmiştiniz. Oysa bazı eski sözcükler ne kadar yaraşıyordu Denizin Çağırışı'na. Sadeleştirmeyi Bilgi Yayınevi'nin sahibi Ahmet Tevfik Küflü istemişti. Küflü epey yakınmıştır, "Depom Denizin Çağırışı'yla dolu" diye.
Tahir Alangu, "Denizin Çağırışı kendi kuşağının romandan henüz uzak durduğu bir zamanda, hemen ilk hikâyeleriyle birlikte ortaya atılmış başarılı bir denemeydi." demiş. "Bu romanda ruh sapıklıkları içinde bocalayan aydın bir delikanlının (biraz da yazarın kendisi) kendi küçük dünyalarında ölçülü bir hayat yaşayan küçük insanların çevresine ayak uyduramayışları anlatılıyordu. Aşağılık duygusu düğümlenmelerinin çeşitli görüntülerine sahne olan yaşayışında, birçok yerleri bulanık davranışlar ve duyguların iyice açıklanıp çözümlenmemelerine rağmen, romanda insanı saran bir anlatış, kişisinde ilgiyi çeken bir yaşama tutkusu vardı."
Biliyorsunuz, Denizin Çağırışı üzerine epey yazı yazdım. Okur okumaz çarpılıp kalmıştım. Anayurt Oteli, Tutunamayanlar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Vüs'at O. Bener, Bilge Karasu, hepsi -çok gecikerek de olsa- ilgi devşirdi. Siz ve Denizin Çağırışı, hele şimdinin ortamında, öylesi bir ilgiyi çekemediniz. Acaba fazla mı 'yerli' kalmıştı romanınız? Gerçi siz de bir daha Denizin Çağırışı çizgisine dönmediniz.
Değerli Bilbaşar, size ilk kez yazıyorum. Yetişme yıllarımda, ilk gençliğimde "Üç Kemal'ler" denirdi, edebiyatımızın üç önemli yazarına: Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal. Dördüncü Kemal, yani Kemal Bilbaşar her nedense unutulurdu. Daha doğrusu, bir türlü 'dördüncü' Kemal sayılmazdı. Fakat neden?
Öyle sanıyorum ki, kendi köşenizde yazışlarınız, İzmir'de, İstanbul'dan uzakta yaşayışınız, 'köy'ü değil, silik, ölgün, iki arada bir derede 'kasaba'yı anlatışınız günün modalarına gönül vermiş okura seslenemiyordu. Unutulmayacak öyküleriniz, Kendimize Dönebilmek, Cevizli Bahçe, Zümbül, Pembe Kurt, ötekiler, hele Çancının Karısı arada 'kaynayıp gidecekti'.
Romanlarınızın bazıları o yıllarda gazetelerde tefrika halinde kalmış. Meselâ Etrafımızdaki Duvar, Tahtaravalli, hatta sonradan, 1960'ların sonunda size son bir kez ün sağlayacak Cemo.
Alangu'nun "(...) bir Ege kıyısı kasabasındaki küçük memurlar, yerli tipler, çatışan menfaatlerin, yüzeyden, gerçekleri yumuşatan bir mizah havası içinde tasvirini veriyor." dediği, iddiasız fakat sevimli Ay Tutulduğu Gece kitaplaşmış ama, okurla pek buluşamamış.
Senaryolar da yazmışsınız. Bilmiyorum geçim kaygısıyla mı? Sizi onca kırmam bu senaryolardan biri sebebiyle. Hatırlayacaksınız: 1972 mi, 1973 mü, sizi Yedinci Sanat dergisinde hırsızlıkla itham etmiştim. Yüz karası bir yazı. Olay Atıf Yılmaz'ın evinde başlıyor. Atıf ağabey, aradan onca zaman geçmiş, her ne hikmetse, bana Gelinin Muradı adlı filmini görüp görmediğimi soruyor. Gelinin Muradı 1957'de çekilmiş. "Görmedim" diyorum. Atıf ağabey ciltli bir senaryo getiriyor, Gelinin Muradı'nın senaryosunu, bir de bir kitap. Sizin Başka Olur Ağaların Düğünü adlı romanınız.
Senaryodan sayfalar açıyor, romanın diyaloglarıyla karşılaştırıyor. Yüzünde üzgün bir ifade, "Kemal ağabeye yakışır mı?" diye soruyor. Gerçi Gelinin Muradı sizin iki öykünüzden yola çıkılarak senaryolaştırılmış ama, Atıf Yılmaz'ın söylediğine göre, senaryoyu kendisi yazmış.
Şeytan dürtmüştü herhalde. "Bu bir rezalet, mutlaka yazılması gerekiyor" filan demiştim. Atıf ağabey de onaylamıştı; biri çıkıp yazsa memnun olacak. Jenerikte de Atıf Yılmaz adıydı, şuydu, buydu, yazıyı yazdım. Yedinci Sanat'ın yöneticisi Nezih Coş ürktü. "Yok" dedim, "Atıf ağabeyle görüşüp yazdım." Nezih istemeye istemeye yayımlamıştı. Ve hemen ardından hakaret dâvası açtınız. Böylece bugüne kadar hayatımın tek dâvası açılmış oluyordu: Kemal Bilbaşar'a hakaret dâvası.
Ne yaptığımın farkına yeni varıyordum. Sevdiğim bir yazardınız, Denizin Çağırışı'na deli gibi tutkundum. Ve size 'hırsız' diyordum... Dâva açtığınızı Atıf ağabeye söyledim. Soğuk, kayıtsız bir tavırla dinledi. (Niçin böyle yaptığını bugün de anlamış değilim, sevgili Atıf ağabeyin.) Mahkemeye tanıklığa falan gelmeye niyeti yoktu. "İşlerim başından aşkın." dedi.
Siz ciddi bir tazminat istiyordunuz, ama asla kendiniz için değil. Bu tazminatın Çocuk Esirgeme Kurumu'na ödenmesini istiyordunuz. Tanışmıyorduk o güne kadar. Sizden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyordum. Dâva devam ediyordu. Nezih Coş beraat etti; fakat benim edemeyeceğim çok açıktı. Araya Doğan Hızlan ve Cemo'dan sonra bütün kitaplarınızı basan Tekin Yayınevi girdi. Doğan Hızlan dostunuzdu, sizi, eserlerinizi seviyordu. "Dünyanın en duygulu adamıdır. Niçin yaptın bunu?" diyordu.
Gençliğin kibirli ataklığı mı, bilinmez.
Dâvayı kaybetmiştim.
Bir akşam üzeri Ankara Caddesi'ndeki Tekin Yayınevi'nde buluştuk. Okumuş muydunuz, dâva sürerken, Yeni Ortam gazetesinde sizden özür dileyen bir yazı yayımlamıştım. Bunun üzerine hocam Rauf Mutluay da size telefon etmiş, bağışlanmamı rica etmişti.
Siz, Doğan Hızlan, Kemal Karatekin, ben. Sizinle ilk kez yüz yüze geliyorduk. Her şey hüzün doluydu. Siyah, küçük fakat ışıklı, alevli gözleriniz vardı. Birden gözleriniz doldu. Bunu hiç unutamam. Benim yerime, benim yaptığıma siz üzülüyordunuz. Utanç ve sıkıntı içindeydim.
Anlamıştınız, yüreğimdeki ezginliği duymuştunuz. Olanca duyarlığınızla bana sarılmıştınız. Elinizi öpmek istemiştim, engellemiştiniz. İkimiz de ağlıyorduk.
Şimdi hâlâ o utanç, o azap sevgili, değerli, usta Bilbaşar.
Selim İleri...
Benzer Konular:
Tweet