Gazetesi Köşe Yazarı Ahmet HAKAN'ın yazıLarı ..
ArkadaşLar Köşe yazıLarıyLa iLgiLi eLimde bir kaynak var konu açmak isteyen köşe yazarLarının yazıLarını yayınLamak isteyen pm iLe uLaşsın ...
- đΓεāм˚нцη†εŖ
Gazetesi Köşe Yazarı Ahmet HAKAN'ın yazıLarı ..
ArkadaşLar Köşe yazıLarıyLa iLgiLi eLimde bir kaynak var konu açmak isteyen köşe yazarLarının yazıLarını yayınLamak isteyen pm iLe uLaşsın ...
- đΓεāм˚нцη†εŖ
Gözünüz doysun
ŞUNCA zamandır tek başınıza hükümet ediyorsunuz... Çankaya’ya bayrağı diktiniz... Valileri siz atıyorsunuz... Emniyet müdürlerini siz belirliyorsunuz... Meclis’in kahir ekseriyeti sizde... YÖK Başkanlığı’na kafa dengi birini getirdiniz... Yüksek yargıçları da belirlemeye başladınız...
Kısacası...
"Muktedir olmanın hazzı"nın doruklarındasınız...
Peki yetmedi mi?
Yetmiyor mu?
Bırakın, İstanbul Üniversitesi Rektörü de "cemaat"ten olmayıversin...
Olmuyor mu? Olamıyor mu?
* * *
İstanbul Üniversitesi’nde seçim yapılmış...
Öğretim üyeleri en fazla oyu Prof. Ali Akyüz’e vermiş...
O Prof. Ali Akyüz ki...
Çalışkan, herkes tarafından saygı gören, katı ideolojik bir tutumu olmayan, "Kemal Alemdaroğlu’nun adamı" falan olamayacak kadar kişilik sahibi, mesleki başarıları takdir edilen, ilkeli, mesleğine tutkun, "Ergenekonculuk" ile uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bir bilim adamı...
Ama bir kusurcuğu var: Cemaatten değil...
Ne yani?
Devri iktidarınızda cemaatten olmayana ekmek yok mu?
Cemaatten olmadığı için daha fazla oy aldığı halde onu atamayacaksınız da, daha az oy aldığı halde cemaatten olanı mı atayacaksınız?
Söyler misiniz?
Nerede duracak şu sizin "ille de eşi başörtülü biri olsun" takıntınız?
Nerede duracak şu sizin "ille de bizim gettodan biri olsun" inadınız?
Nerede duracak şu sizin "ille de eskiden beri tanıdığımız biri olsun" tutkunuz?
* * *
Sizin bu yaptığınızı vaktiyle Kemal Gürüz ile Ahmet Necdet Sezer yapmıştı da demediğinizi bırakmamıştınız...
Demek ki sizin derdiniz "ilke" falan değilmiş...
Demek ki o zamanlar içten içe "Hele bir iktidara gelelim... Aynısını yapacağız" diye yanıp tutuşuyordunuz?
Demek ki siz de...
Haksızlığa uğradığında "Yandım Allah" diye bağıran, ama "muktedir" olduğunda aynı haksızlığın kralını yapanlardanmışsınız...
* * *
En çok oy alan Prof. Ali Akyüz ile daha az oy alan Prof. Yunus Söylet arasında ne fark var?
İkisi de başarılı... İkisi de çalışkan... İkisi de şaibesiz... İkisi de rektörlüğe layık... İkisi de dürüst...
İkisi arasında bir tercih yaparken hangi kıstası uygulayacaksınız?
"Daha çok oy alma" kıstasını mı?
"Cemaate mensubiyet" kıstasını mı?
Eğer cemaate mensubiyet kıstasını uygulayacaksanız...
Nerede kalacak sizin o meşhur, "sandıktan çıkana saygı"yı temel alan yaklaşımlarınız?
"Yetkim var... Yetkimi kullanırım... Her yere olduğu gibi, İstanbul Üniversitesi’nin burçlarına da bayrağımı dikerim kardeşim" mi diyorsunuz?
Ne diyeyim? Allah gözünüzü doyursun...
Álem adamsın Cüppeli
"Komik-i şehir" Cüppeli Ahmet Hoca, "Önümüzdeki günlerde Noel tehlikesi var" diye başladığı yeni vaazında yine esip gürlemiş...
Yılbaşında eğlenecek olanlara, "Kafire benzemiş olursunuz... Zinhar dinden çıkarsınız" falan demiş...
Kafirin yaptığını yapmak, adamı kafir yaparmış Cüppeli’ye göre...
Yahu bu Cüppeli değil miydi, kefere icadı "jet ski" denilen aletin tepesine binip Malta’da fink atan?
Bu "Cüppeli" değil miydi, gavurun sefa düşkünlüğüne meyledip beş yıldızlı otellerin plajlarında sefa süren?
Bu "Cüppeli" değil miydi, garip gurebaya "televizyon seyretmek günahtır" diye fetva verip, evinin başköşesine kocaman "plazma" asan?
Hiç merak edilmesin...
Eğer bunları yaptığı için bizim Cüppeli’nin imanı gitmediyse...
Eski yılın bitip yeni yılın başladığı gece, fındık fıstık yiyip televizyon seyrederek eğlenen vatandaşımızın da imanına bir şey olmaz...
Siz böyle yaptıkça
"ERMENİLERDEN özür diliyorum" diye kampanya başlatan aydınlar hakkında...
"Vatan hainleri" falan diyorsanız...
"Aydın bozuntuları" diye hakaret ediyorsanız...
"Erivan’dan emir alıyorlar" diye iftira atıyorsanız...
"İçimizdeki diaspora" diye saldırıya geçiyorsanız...
"Ne dedin sen... Ne dedin sen..." diyerek babalanıyorsanız...
Neden itiraz ettiğinizi medeni bir şekilde ifade etmek yerine...
Hedef gösteriyor, tehdit ediyorsanız...
Farklı düşündüğünüzü söyleyip nezaket sınırları içinde eleştiriler yöneltmek yerine...
"Hesap sorulacak" gibi laflar ediyorsanız...
Biliniz ki...
Aslında şöyle bir şey demiş
oluyorsunuz:
"Demek atalarımızın Ermenileri kestiğini ima ediyorsun ha... Sus, yoksa keserim lan o dilini."
Hepimiz baskıcıyız
GENERALİMİZ, "Oğlum ver şu Hilmi’ye bir kırmızı şarap da doğru dürüst bir şey içsin" diyerek baskının dik álásını yapar mı?
Yapar...
Buna karşın "muhafazakár demokrat" belediye başkanlarımız, "Alkolü Moda İskelesi’nden def etme" girişimini başarıyla yürütür mü?
Yürütür...
Başörtülümüz, "Beyaz Türk" semtlerinde hor görülür mü?
Görülür...
Buna karşın başı açığımız kenar semtlerde ancak başını örterek kendini rahat hisseder mi?
Hisseder...
* * *
Anadolu başka álemdir...
Muhafazakárların devri iktidarında...
"Her şey serbest ama sıkıysa serbestlikten yararlan bakalım" diye özetleyebileceğimiz bir slogan, Anadolu şehirlerinin temel karakterini yansıtmaktadır...
Başörtülünün üniversiteye alınmadığı...
Ancak gençlerin şortla evlerinin balkonunda kahvaltı yapamadığı...
Tuhaf ve çıldırtıcı bir atmosferden söz ediyorum...
Durum şudur:
Büyük şehirlerin zengin semtlerinde dindarlar, kendilerini ne kadar "ötekileştirilmiş" hissediyorlarsa...
Anadolu kentlerinde de aykırılar, laikler, ateistler, ramazanda oruç tutmayanlar, türbansızlar, Aleviler, Kürtler, içki içenler kendilerini o kadar "ötekileştirilmiş" hissediyorlar...
Bir zamanlar...
Bu kadar egemen hale gelmemiş, bu derece muktedir olamamış dindarlarımız, hep yakınır ama hep yakınırdı...
"Eziliyoruz" derlerdi... "Ötekileştiriliyoruz" derlerdi... "Dinimizi yaşayamıyoruz" derlerdi...
"Dönemin egemenleri" ise şöyle çıkışırlardı yakınan dindarlara:
"Neden kendinizi ötekileştirilmiş hissediyorsunuz ki? Camiler açık, ezanlar okunuyor... Dininize, diyanetinize karışan mı var? Daha ne istiyorsunuz?"
Gün oldu... Devran döndü...
Kendilerini "ötekileştirilmiş" hisseden dindarlarımızın "mutlak iktidar"ı başladı...
Bu sefer "egemenin zehirli dili"ni kullanma sırası onlara geçti...
Son durum şudur:
Yeni dönemde kendilerini ötekileştirilmiş hisseden aykırılara, laiklere, ateistlere, ramazanda oruç tutmayanlara, Alevilere, Kürtlere, içki içenlere...
Zaman Gazetesi’nden falan şöyle sesleniyorlar:
"Hepsi yalan, hepsi uydurma... Zerre kadar baskı yoktur... Nereden çıkarıyorsunuz bu baskı hikáyelerini... Kendinizi öteki gibi hissedecek ne var?"
Alevilere çağrı
BIRAKIN, Allah’ınızı severseniz bırakın...
Bırakın Kültür Bakanı’ndan himmet beklemeyi...
Bırakın Cumhurbaşkanı’ndan vicdani bir tavır ummayı...
Bırakın Başbakan’ın harekete geçmesini arzu etmeyi...
Bırakın, lütfen bırakın...
Görmüyor musunuz?
O Madımak denilen otelde, "yanık insan kokusu" eşliğinde kebap yenmesine bir son vermek için hiçbirinin harekete geçeceği yok...
Madem...
Şu kadar derneğiniz, şu kadar örgütünüz var...
Hepsinden önemlisi şu kadar sızlayan vicdan var...
"İş başa düştü gayri" diyerek harekete geçin...
Bir yardım kampanyası başlatın, "Madımak Müze Olsun" diye...
İşte buradan söz veriyorum: İlk bağışçılardan biri ben olacağım...
Hafta ortası karnesi
ŞÜKRÜ ELEKDAĞ Tarafsız Bölge’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesi Adeviye Hanım’dan, partidaşı Canan Hanım’ın yaptığı densizlikten ötürü özür dilemesi nedeniyle "yıldızlı pekiyi" aldı...
İHSAN KALKAVAN Galatasaray’ın UEFA şampiyonu olmasını Fethullah Gülen’e bağlayarak, "Şeyh uçmaz, mürit uçurur" sözünü bir kez daha haklı çıkarması nedeniyle "eylülde gel" sonucunu hak etti...
CHP Çankaya Belediye Başkanı’yla ilgili yolsuzluk iddialarını yargıya taşımasıyla aldığı puanı, kafatasçılıkta inat eden Canan Arıtman’a kapıyı göstermemede inat etmesi nedeniyle kaybetti...
AYTAÇ DURAK "Her seçim ayrı partiden aday olma" geleneğini bozmayıp, bu kez MHP’ye giderek, "Adanalı Fırıldak Kubi" lakabına liyakat kazanması nedeniyle ilişik kesme cezası aldı...
PENGUEN Kapağına yerleştirdiği "odun" resminin altına "İşte Canan Arıtman’ın soyağacı" ifadesini koyarak, soyağacı meraklısı Canan Arıtman’a attığı mükemmel golle hem sınıfı doğrudan geçti, hem de gönüllerimizde taht kurdu...
KEMAL KILIÇDAROĞLU Evindeki şöminesinin üstüne bir av hayvanı kellesi daha asıp purosunu tüttüren yaman avcı edasıyla bir kelle daha almanın derin hazzını yaşaması nedeniyle 10 puanı hak etti...
At martini bre Hasan
HASAN Celal Güzel, Radikal gazetesinde peş peşe döktürdüğü "yeniden milli mücadele" makaleleriyle...
Martini atıp, dağları inletmeye son sürat devam ediyor...
"Ceddin Deden / Neslin Baban / Hep Kahraman / Türk Milleti" marşı eşliğinde okunması gereken makalelerinde...
Sözcükleri "tank" gibi diziyor ve "Ermenilerden Özür Diliyoruz" diyen aydınlara saydırıyor da saydırıyor:
"Ciğersiz" diyor... "Sapı silik" diyor... "Aydın bozuntusu" diyor... "Diaspora’nın ellerine tutuşturduğu özür metnini sıkılmadan imzalayanlar" diyor... "Sözde aydın" diyor... "Kendilerini aydın diye takdim eden zavallılar" diyor... "Kompleksli aydın güruhu" diyor... "Aşağılık kompleksi içindeler" diyor...
Tabii "Ordu düşmanı" demeyi de ihmal etmiyor...
Soruyorum:
Yahu bu "Tank Hasan" değil miydi, 28 Şubat’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı aslanlar gibi mücadele veren? Hatta o dönemde "ordu düşmanı" olduğu ithamıyla hapse düşüp mahpus damlarında gün sayan o değil miydi? Aslan kesilmemiş miydi o dönemde? Tabuları yıkmıyor muydu? Ve bu yaptığına "Şanlı Demokrasi Mücadelesi" demiyor muydu?
Peki ne oldu da 28 Şubat’ın "Demokrat Hasan"ı, 2008 Aralık’ının "Bozkurt Hasan"ına dönüşüverdi?
Şimdi de cevap veriyorum:
Bizim "Tank Hasan" gibiler, maalesef sadece sağ muhafazakarlığın hassas olduğu konularda, mesela "başörtüsü" konusunda baskı ortaya çıkınca "aslan demokrat" kesilirler...
Sağ muhafazakarlığın nasırına basılmadığı takdirde ise despotlaşırlar... Küfür kıyamet gırla giderler... Tahammülsüzleşirler... Demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını falan unuturlar...
Yani telaşa mahal yoktur...
Pek aşina olduğumuz bir "kendine demokrat vakası"yla daha karşı karşıyayız...
Hacı Yaşar için iki not
BİR: Eskiden zevk ü sefa içinde ömür tüketen bir adamın, dünya nimetlerinden elini eteğini çekip ihtida etmesi kimseyi ama kimseyi ilgilendirmez... Bu nedenle "Yaşar Alptekin ihtida etmiş" diye övünenlere ve dövünenlere "boşa kostaklanmayın" demek isterim...
İKİ: Eğer Yaşar Alptekin için, "Gözlerine baktım... Ağlıyordu... O halde samimidir" falan gibi laflar edilecekse... Entari giyip kameralar eşliğinde Eyüp Sultan’a gitmesine, bazı gafillere elini kolunu öptürmesine, ekran ekran dolaşıp "hacılık pi-arı" yapmasına bakıp "biraz samimiyetsiz mi ne?" demeye hakkımız olur...
2008 için kişisel döküm
2008’de düşmanlarımın sayısında, "yıllık ortalama düşman artışı"nın üzerinde bir artış kaydedildi...
2008’de Tayyip Erdoğan’dan uzaklaştıkça, tuhaf bir biçimde Deniz Baykal’a yaklaştım... Yine tuhaf biçimde Akif Beki’den uzaklaştıkça Baki Özilhan’a yaklaştım...
2008’de "Türkler ve Sinema Sanatı" konusundaki umutsuz ve karamsar tezlerim, maalesef biraz daha güçlendi...
2008’in son kısmı Hıncal Uluç’suz geçince... Hıncal Uluç’un kadrini kıymetini anlayıverdim ve "Allah başımızdan eksik etmesin" dedim...
2008’de Melih Gökçek’le 7 kere küsüp, 8 kere barıştım...
2008’de de durum değişmedi... 2133. kez "Sen nasıl değiştin birader?" sorusuna muhatap oldum...
2008’de de "Hasan oğlan"ın başbakanın uçağında ağırlandığını görüp, yazdığım yazıların "faydasız yazılar" olduğuna kanaat getirdim...
2008’de ben de "trend" belirlemeye kalkıştım: Kemal Kılıçdaroğlu ile Gürsel Tekin’i "star" ilan ettim...
Çetin Altan’ın paltosu
DOSTOYEVSKİ, "Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık" diyerek, Gogol’ü Rus edebiyatının babası ilan etmiş ya...
Ben de Çetin Altan’ı, "köşe yazarı" adı verilen tuhaf mahlukların babası ilan etmeyi teklif ediyorum...
Madem Burhan Felek aramızda değil... Bedii Faik ununu eleyip eleğini astı... Necip Fazıl ile Peyami Safa Bey’ler öteki dünyaya göçtü... Cihat Baban artık yok... Ahmet Emin Yalman yok... Hüseyin Cahit Yalçın yok...
O halde durumu belirginleştirelim:
Şu anda yaşayan en epik, en eski, en marka, en lirik, en destansı, en görmüş geçirmiş, en polemikçi, en üslupçu, en bilindik köşe yazarımız Çetin Altan’dır...
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Çetin Altan’a verilen "Kültür ve Sanat Büyük Ödülü"ne bu açıdan yaklaşıyor...
Ve bir "çömez"i olarak, meslek büyüğümüzü kutlayıp uzun ömürler diliyorum...
08-07-2010, 19:55
Benim de bir zamanlar yazdığım gibi, 'Ülker'siz çay saati, Ahmet Hakan'sız Haber Saati düşünülemez'di!..'Diskur'uyla anılmak için yola çıkıp da, 'uçkur'uyla gündeme gelmek, bir insanın kolay kolay hazmedebileceği bir 'aşağılanma' olmasa gerek!..
OĞLUM SOY!.. DAHA FAZLA KARI SOYOnly the registered members can see the link
'İki kör'ün hikâyesini bilirsiniz... Oturmuşlar sofraya; artık 'üzüm' mü, 'dolma' mı, yoksa 'köfte' mi yerlerken, biri diğerine; 'Utanmıyor musun ikişer ikişer yemeye?' demiş...
Diğeri, 'Allah'tan kork be adam' demiş;
'Sen kör ben kör!..
Nereden çıkardın ikişer ikişer yediğimi?'
Cevap vermiş birincisi:
'Ben, hep ikişer ikişer yiyorum da!'
Bu, herkesin bildiği 'kör'lerin hikâyesi... Aynı hikâyeyi 'iki gazeteci'ye uyarlarsak, acaba nasıl bir sonuç çıkar?..
Hele bir deneyelim...
'İki gazeteci'den biri, diğerine demiş ki;
'Utanmıyor musunuz milleti cephelere ayırıcı haberler yapmaya?.. Böyle haberler yapıp da abone sayınızı arttırmaya mı çalışıyorsunuz?'
Diğeri cevap vermiş:
'Allah'tan kork be adam!.. Yılın 365 günü irtica haberi yapan siz!.. İslâmî simge diyerek başörtüsüne saldıran siz!.. Kadınlara açılmayı öğütlerken, vergileri peçeleyen siz!.. Şimdi nereden çıkardın bu tür haberlerle tiraj kazanmaya çalıştığımızı?!?'
Cevap vermiş birincisi;
'Biz, sürekli öyle yapıyoruz da!'
'YAZMAYIN' DEDİ, YAZMADIK... FAKAT!
Aslında 'kör' ve 'gazeteci' hikâyesine de gerek yok... Sanıyorum, şu söz, her şeyi anlatmaya yeter:
'Kişi, başkasını da kendisi gibi bilir!'
Sözü, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'a getirmek istiyorum!..
21 Mayıs 2006 tarihli 'Vakit'e ihtarname' başlıklı yazısında; 'Sayın Vakit gazetesi yöneticileri' diye başlamış ve şöyle demişti:
'Gazetenizde, fotoğraflarımı yayınlayıp, 'Ahmet Hakan şaşırdı' ya da 'O artık bizden değil' tarzında başlıklarla çeşitli kritiklere yer vermektesiniz..
Benim yaşama biçimim ya da hayata bakışımla ilgili olarak 'dinî açıdan' değer hükümleri ortaya koymaktan da zerre kadar çekinmemektesiniz. (...)
Yani demem o ki...
Bundan böyle fotoğrafımı ya da adımı gazetenizde yayınlamanızı istemiyorum.'
Sorarım size;
Bu yazıyı yazan birinden 'beklenen' nedir?..
'Aklı başında' olan her insan der ki;
'Madem fotoğrafının ve adının yayınlanmasını istemiyorsun, o halde sen de Vakit'e saldırmaktan vazgeç!'
Yani, sen 'sus' ki, Vakit de sussun!..
Ama, Ahmet Hakan ne yaptı?..
O yazıyı yazdığı 21 Mayıs 2006'dan bu yana 'tam 6 tane yazı' yazdı Vakit aleyhinde!..
İşte tarihleri:
29 Mayıs 2006, 4 Aralık 2006, 7 Aralık 2006,
18 Aralık 2006, 22 Aralık 2006, 14 Ocak 2007.
Oysa, işte açıkça yazıyorum:
O günlerde, yani 21 Mayıs 2006 tarihli yazısından sonra; karar vermiştik;
Lehte ve aleyhte, ondan hiç bahsetmeyecektik...
Hayır, 'çekindiğimizden' filân değil!..
Nişantaşı 'cafe'lerinde dolaşırken, başına 'saksı' filân düşer de, 'bizden bilir' diye!..
'Hadi' dedik;
'Bizden bulmasın da, gitsin kör şeytandan bulsun!'
Uzun süre 'tahammül' ettik saldırılarına!..
Ama kendisi, yazdıkça yazdı,
Azdıkça azdı!..
Eee, ne yapacaktık yani;
Onun saldırılarına 'cevap' vermeyip elimiz böğrümüzde 'süklüm-püklüm' oturacak mıydık?..
Boks salonlarında asılı duran bir 'kum torbası' değiliz ki; her 'vuruş'ta sağa-sola sallanıp, duralım!..
O KÖY... TAŞ'LAR BAĞLI, İT'LER SERBEST!
Ahmet Hakan istiyor ki;
'Kendisi sürekli saldırsın, ama Vakit bunları görmeyip, bir devekuşu gibi başını kuma daldırsın!'
Yok öyle yağma!..
Kim saldırırsa, cevabını da misliyle alır!..
Çünkü burası, 'o köy' değil!..
Malûm, merhum Nasreddin Hoca, bir köye gitmiş... Köyün girişine varmasıyla birlikte 'bütün köpekler' bir araya gelip, 'topyekün saldırı'ya geçmişler!..
Merhum Hoca bakmış ki, ortalık 'köpek' dolu, ama köpeklere 'hoşt' diyecek bir tek 'insan' yok!..
Çaresiz, 'iş başa düştü' deyip yere eğilmiş...
Ki, bir 'taş' alıp da 'köpek'lere atsın!..
Ama, ne mümkün!..
'Taş'lar, 'devlet kadrolarına çöreklenen solcular' gibi, bir türlü yerinden kımıldamıyor!..
'Allah Allah' demiş Hoca;
'Bu ne biçim köy?..
Taş'ları bağlamışlar, Köpek'leri salmışlar!'
Evet, Ahmet Hakan da, işte böyle bir 'köy' istiyor!..
'Kendisi' saldırsın, ama 'Vakit' sussun!..
Nerede bu yoğurdun bolluğu?..
VAH VAH... 'DİSKUR'DAN 'UÇKUR'A!
Size bir şey söyleyeyim mi;
Ahmet, şu an 'med-cezir' yaşıyor!..
Bunu açıkça 'itiraf' edemese de, ruhundan yazılarına yansıyan 'gel-git'leri görebiliyorum!..
Kanal-7'de iken 'kral'dı!..
Benim de bir zamanlar yazdığım gibi, 'Ülker'siz çay saati, Ahmet Hakan'sız Haber Saati düşünülemez'di!..
'İtibarlı'ydı... 'Adam yerine konuluyor'du!..
'Ses' getiriyor, 'gündem' oluşturuyordu!..
Yani, bir 'diskur'u vardı!..
Ya şimdi?..
Kendisinin de 'itiraf' ettiği gibi;
'Flaş!.. Flaş!.. Ahmet Hakan bu sefer de falancayla beraber!.. İslâmcı gazeteciydi, playboy oldu' türünden, pespaye 'Televole' haberleriyle gündemde!..
Kolay değil tabiî;
'Diskur'uyla anılmak için yola çıkıp da, 'uçkur'uyla gündeme gelmek, bir insanın kolay kolay hazmedebileceği bir 'aşağılanma' olmasa gerek!..
Düşünün hele;
Gecenin bir saatinde telefon açıp diyorlar ki;
'Show TV'yi aç, senden söz ediyorlar!'
Televizyonu açıp, bir de görüyor ki; hakikaten 'Uçankuş' adlı 'Gayyâ Kuyusu'na düşmüş!..
O da yetmemiş, yine kendi ifadesiyle Kenan Erçetingöz adlı birinin 'dangul-dungul yorumları'na maruz kalmış, 'basit ve avam' olmaktan öteye bir türlü geçemeyen Tuğba Özay adlı bir kadının diline düşmüş!..
Evet, evet;
'Diskur' niyetiyle çıkılan yolun sonu, gelip 'uçkur' muhabbetine dayanmış!..
Neye niyet, neye kısmet?!?
İşte bunu kaldırmak kolay olmasa gerek!..
'SON'UNUN BÖYLE OLACAĞINI BİLİYORDU!
Ama, şu da var!..
Ahmet Hakan, daha Kanal 7'de iken işlerin bu raddeye geleceğini, 'sonunun bu olacağını' biliyordu!..
Evet, biliyordu ki, Gerçek Hayat dergisinin 24. sayısında, kendisine yöneltilen sorulara şöyle cevap veriyordu:
'atv'ye transfer edilmeniz gündeme geldi?'
-Hayır gelmedi, böyle bir şey yok.
'Olsa gider misiniz?'
-Gitmem... Büyük konuşuyorum, gitmem.!!!
Niçin gideyim ki atv'ye?..
'Para?'
-Bunun muhasebesini hiç yapmadım, fakat yüksek meblâğlar teklif edilse de kabul etmem...
Çünkü bu benim için bir son olur.
Bana verecekleri para, benim bir nevi emeklilik tazminatım gibi olur. Henüz, emekli olmaya niyetim yok!..
Lütfen dikkat!..
Ahmet Hakan, bu röportajın yapıldığı günlerde 'Kanal-7'de'dir... Yani, 'hatırı sayılır bir itibarı' vardır!..
Dolayısıyla, 'atv'ye gitmeyi' reddederken;
'Çünkü bu, benim için bir son olur' demektedir!..
Ahmet Hakan, işte şimdi 'bu sonu yaşamakta'dır!..
'Diskur'uyla anıldığı günlerden, 'uçkur'uyla gündeme gelmenin sonu, elbette 'çukur'dur!..
Evet, yine kendi ifadesiyle;
Son yıllarda tam bir 'Gayyâ Kuyusu'na düşmüştür!..
Yazık, çok yazık!..
'GAYYÂ KUYUSU' NASIL BİR KUYUDUR?
'Gayyâ Kuyusu' dedim de aklıma geldi... Ahmet Hakan, bu tabiri 'Show TV' ve o kanaldaki 'Uçankuş' programı için kullanıyor...
Yanlış anlamalara ve yorumlara meydan vermemek için, ifadesini aynen alıyorum:
'Televizyonu açıyorum, hakikaten de Uçankuş adlı gayyâ kuyusuna düşmüşüm!'
Peki, Ahmet Hakan, bu kavramı 'tesadüfen'(!) mi kullandı, yoksa 'bilinçli' olarak mı?..
Çünkü efendim, 'Gayyâ Kuyusu'nun sözlüklerdeki anlamı şudur:
'Cehennemde bulunan bir kuyu!'
Ahmet Hakan, şimdi 'o kuyu'da, iyi mi?!?
Şahsen ben, Ahmet Hakan'ın; bu 'İslâmî kavram'a yabancı olmayan biri olarak, 'Cehennemde bulunan kuyu' demek olan 'Gayyâ Kuyusu' tabirini kullanmış olmasını, 'bilinçaltının dışavurumu' olarak algıladım!..
Uzatmayalım...
'Show TV'deki 'Uçankuş' adlı 'müptezel' programı, 'Cehennem Kuyusu'na benzetiyor!..
Kendisinin, işte bu 'Cehennem Kuyusu'na atılmış olmasına da 'isyan' ediyor!..
Şu işe bakın ki;
'Kendi kuyruğu'na basıldığında, 'Uçankuş programı'nı 'Cehennem kuyularından bir kuyu' olarak niteleyip, hakkında yapılan yorumları 'dangul-dungul, basit ve avam, çemkirme, maskaralık' şeklinde değerlendiren ve bu tür yayınlardan 'acayip gıcık olduğunu' söyleyen bir adam, önceki gün kalkmış;
'Cenab-ı Allah'ın isimleri arasında bulunan Gaffur, Aziz, Kadir ve Mennan isimleri'nin, TV'lerdeki dizilerde; 'iğrenç, aşağılık, ırz düşmanı ve yalaka tiplemeler'de kullanılmasını 'şeytanlık' olarak niteledik diye, 'gazetem Vakit'e demediğini komamış!..
Demek ki; 'lümpen'liği tuttu yine!..
'SOY OĞLUM SOY!.. DAHA FAZLA KARI SOY!'
Hepsi bir yana da;
'Şeytanlık'lara yönelik eleştirilerimizin 'din-iman' uğruna değil de, 'gazetenin tirajını artırma uğruna' yapıldığını söylemesi, 'çemkirme'nin de ötesinde, 'hoşt' dedirtecek türden bir 'saldırı' gibi geldi bana!..
Bir an için;
'Bizim yayınlarımız; Ahmet Hakan'ın içine düştüğü Gayyâ Kuyusu'ndan acaba öyle mi görünüyor?' diye düşünmedim değil!..
Ama, hayır; kendisi 'Gayyâ Kuyusu'na düştüğünü söylese de, ben onu 'Cehennem çukuru'nda görmek istemem!..
Sadece ve sadece, içinde debelendiği 'çelişki çukuru'nu hatırlatmak istedim...
Bir de şunu söylemek istiyorum:
Bizim; 'sevdirmeyen, nefret ettiren!.. Birleştirmeyen, parçalayan!.. Yüceltmeyen, küçük düşüren' yayınlar yaptığımızı ve bununla da 'tiraj ve abone sayısını artırmayı' amaçladığımızı yazmış ki;
İşte açıkça söylüyorum;
'Kim ki; mukaddes İslâm'ı ranta çevirmek, Müslümanları istismar etmek ve mukaddes değerleri daha çok abone yapmak için kullanıyor veya böyle bir şeyi aklından geçiriyor ise; onlardan daha alçak, daha sefil, daha namussuz ve daha şerefsiz insan yoktur!..
Amma, böyle bir maksat taşımadıkları halde; böyle göstermeye yeltenen kim varsa da; aynı derecede namussuz, alçak, sefil ve şerefsizdir!'
Bunu böylece ilân ettikten sonra, şimdi de soralım 'Gayyâ Kuyusu'nda çırpınan Ahmet Hakan'a:
¥ 'Soy oğlum, soy!.. Daha fazla karı soy ki, tirajımız patlasın!' diyenler, acaba 'ne adına' yapıyor bunu?.. O karıları 'yüceltmek' için mi?..
¥ Gazetelerinde 9 sütuna 'Yalan rüzgârı' başlıkları atanlar; Erbakan Hoca'nın 'sevilmesi' için mi atıyordu o başlığı, yoksa ondan 'nefret' edilmesi için mi?..
¥ Ya, 'irticaya karşı topyekün savaş' açanların 'hedefi' neydi?.. Toplumu 'birleştirmek' mi istiyorlardı, yoksa 'parçalamak' ve 'birbirine düşürmek' mi?..
¥ Al sana, taptaze bir örnek: Konya'daki bir 'doktor ihmali'ni büyütüp de 'türban faciası' başlığını atan, 'benim gazetem' miydi, yoksa 'senin gazeten' mi?..
Bu haberler 'ayrımcılığın dikâlası' değil miydi?..
KEŞKE 'YATAĞA İŞEMEK'LE KALSAYDIN!
Bak Ahmet'im, Hakan'ım, Coşkun'um;
Eğer 'milleti cephelere bölmek isteyen birilerini' arıyorsan, 'Vakit'in niyeti'ni okumayı bırak da, 'Hürriyet'in cinayetleri'ne bak!..
Şu anda, senin de 'çatısı altında' bulunduğun o gazetenin 'manşet'leri yüzünden, bu ülkede nice insanın 'maişet'leri kesildi ve bir kısmı da bunalıma girip 'intihar' etti biliyor musun?..
Sadece '28 Şubat Süreci'ni hatırla, yeter!..
Unutma ki;
'1997-1998 yıllarında İGDAŞ'ta yolsuzluk yapıldığı' iddialarına sen de muhatap olmuş, 'şimdi altında bulunduğun çatı'dan, 'Ahmet Hakan Coşmuş' şeklindeki saldırılarına, hem de manşetlerden maruz kalmıştın!..
'Başa kakmak' gibi olmasın ama; 'sanık' diye yaftalanıp, 'yargısız infaz'a uğradığın o günlerde sana 'sahip' çıkan, yine 'bu gazete' olmuştu!..
Ama, sen ne yaptın;
'Paça'yı kurtarınca, onların safına geçip, başladın 'çemkirme'ye!..
Aslında var ya; 1980'li yıllarda 'misafir olduğun evin yatağına işediğini' yazarken, az bile yazmışım!..
Çünkü sen, şu anda 'ekmek yediğin kabın içine eden' bir mahlûk oldun çıktın!..
Hem de; bizi 'tiraj peşinde koşan' bir gazete olarak yaftalayıp, 'kendi patronunun döndüğü köşeleri ve virajları' yazamayan, 'POAŞ'taki 1 milyar dolarlık vergi peçelemesi'ne el uzatamayan bir garip mahlûk!..
Bırak 'Vakit'i heceleme'yi de,
'POAŞ'taki peçeleme'yi yaz aslanım!..
Bak Ahmet'im, Hakan'ım, Coşkun'um;
Bunları yazmakla, sanma ki, seni 'ciddi'ye alıyorum!.. Senin nasıl 'psikolojik bir travma' yaşadığın, kulağıma geldiği için, sana sadece acıyorum!..
Benim derdim 'sen' değilsin!..
Benim derdim; 'Yaz Ahmet yaz!.. Bizimkiler nasıl olsa seni okumuyor, bari sizinkilerden okuyucu kaparız!' deyip de, sana 'coşku' verenler!..
Evet, 'sana' söylüyorum ki;
'Üstündekiler' anlasın!..
Bak, demedi deme;
Bundan sonraki yazılarımda, 'bel altından' değil, doğrudan 'dalak'tan başlarım yazmaya!..
İşte o zaman, tam düşersin 'Gayyâ Kuyusu'na!..
Herhalde anlarsın 'dalak' meselesini...
Çünkü,
O kadar da 'çömez' ve 'salak' değilsin!..
Vakit 16 Ocak 2007 Salı
Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)
Tweet