Toplam 15 sonuçtan 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Türkülerimiz ve hikayeleri

  1. #1
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart Türkülerimiz ve hikayeleri




    arkadaşlar bu başlık altında bulduğum bütün türkülerin hikayelerini eklicem.. eminim hepsi için diyeceğiniz bi kaç söz olacaktır .. bunlardan ilki "MİSKET TÜRKÜSÜ"

    işte misket türküsünün hikayesi




    Misket, ufacık tefecik bir elma türü... Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe...

    Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye.

    Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında. Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir.

    Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye.

    Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sararım'' diye...

    Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir. Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar.

    Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yoları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra oda bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın.

    Kadın-kız da yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan. Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor.

    Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp türkü oluyor.


    Güvercin uçuverdi
    Kanadın açıverdi
    Elin oğlu değil mi
    Sevdi de kaçıverdi

    A benim aslan yarim
    Duvara yaslan yarim
    Duvar cefa götürmez
    Sineme yaslan yarim

    Güvercinim uyur mu
    Çağırsam uyanır mı
    Yar orada ben burda
    Buna can dayanır mı

    A benim hacı yarim
    Başımın tacı yarim
    Eller bana acımaz
    Sen bari acı yarim

    Caminin müezzini yok
    İçinin düzeni yok
    Çok memleketler gezdim
    Misget'ten güzeli yok

    Daracık daracık sokaklar
    Misget şeker topaklar
    Pul pul olsun dökülsün
    Seni öpen dudaklar

    Caminin ezan vakti
    İçinin düzen vakti
    Ben Misget'i yitirdim
    Sonbahar gazel vakti

    Gökte yıldız sayılmaz
    Çiğ yumurta soyulmaz
    Üçer avrat almayan
    Hiç erkekten sayılmaz



  2. #2
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Hekimoğlu

    Hekimoğlu derler benim de aslıma
    Aynalı martin yaptırdım narinim kendi nefsime
    Konaklar yaptırdım döşetemedim.
    Ünye de Fatsa bir oldu narinim baş edemedim

    Konaklar yaptırdım mermer direkli
    Hekimoğlu sorarsan narinim demir yürekli
    Bahçe armut dibinde kaymak yedin mi
    Hekimoğlu'nu görünce narinim budur dedin mi

    Çiftlice Muhtarı puşttur peze..enk
    Hekimoğlu geliyor narinim uçkur çözerek
    Hekimoğlu derler bir ufak uşak
    Bir omzundan bir omzuna narinim yüz arma fişek

    Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

    Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.

    İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

    Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

    Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey,
    kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.

    Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.

    Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

    işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın <<puştluğu>> yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle <<yaman cenk>> olur orada.

    Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :
    1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

    2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
    kadar geliyor ve burada ölüyor.

    Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.

    Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.
    Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, Hekimoğlu'nun adı <<aynalı martin>>le özdeşleşmiştir.



  3. #3
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Zahidem


    Neşet Ertaş'ın en sevilen türkülerinden biri de "Zahide'm" . Ertaş'a "Zahide'nin kim olduğunu sorduk". "Herkesin bir Zahide'si var" yanıtını verdi. Yine sorduk:
    -Sizinkisi hangisi?
    -Sevdim kavuşamadım... Zahide'm türküsünü çığırdım... Türkü çok tutuldu... Sonra baktım, başka türkücüler, Zahide'm türküsüne yeni yeni dörtlükler eklemeye başladılar... Zahide'm türküsü uzadıkça uzadı.. Sanki destan olup, çıktı... Meğer, herkesin bir Zahide'si varmış.
    -Ya sizinki?
    -Benimki, boynumu bükük koyan bir eski aşk hikayesi.






    Zahidem

    Zahide kurbanım n'olacak halim
    Yine bir laf duydum kırıldı belim
    Gelenden gidenden haber sorarım
    Zahidem bu hafta oluyor gelin

    Hezeli de deli gönül hezeli
    Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli
    Dolaştım alemi gurbet gezeli
    Bulamadım Zahide'den güzeli

    Gurbet ellerinde esirim esir
    Zahide kurbanım hep bende kusur
    Eğer anan seni bana verirse
    Nemize yetmiyor el kadar hasır



  4. #4
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Eşkiya Dünyaya Hükümdar olmaz


    Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine, kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor.

    Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor.

    Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor. Sandıkçı Şükrü'nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor. Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor. Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler çoğalıyor.

    Sandıkçı Şükrü'nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir. Nitekim Sandıkçı Şükrü'nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır.

    Rize'nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı "Çevrede başı belaya giren Sandıkçı'nın yanına geliyordu. Sandıkçı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu" diyor.

    Kardeşiyle birlikte, türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler çevresini sarıyorlar. Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı'nın teslim olmasını istiyor, ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş'tan çekip gitmelerini istiyor. Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince çatışma çıkıyor. Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor.

    Sandıkçı Şükrü'nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. Sandıkçı Şükrü'nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor.

    Sandıkçı Şükrü'nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı'nın üzerine gönderiyor. Sandıkçı'nın üzerine gönderilen süvariler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alıyorlar. Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor. Çevresi atlılarca sarılıyor. Varilcioğlu da yanlarında.

    Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemiyor. Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor. Sandıkçı Şükrü de buna inanarak tüfeği elinden teslim oluyor. Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar.

    Türkülerden, gövdesinin şehre getirilerek halka gösterildiği anlaşılıyor.

    Sandıkçı Şükrü'yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan "Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan" olarak sözediyor.

    1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü'yle ilgili bir destanı bulunuyor. Karadeniz Türkçe'siyle yazılan destanda "Şükri dedikleri bir merd eşkıya"nın "Devlet hükümatina" kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılıyor.


    Eşkiya Dünyaya

    Sene 1341 mevsime uydum
    Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
    Katil defterine adını koydum
    Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur
    Çektiğim çilenin hesabı yoktur
    Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
    Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Çok zamandır çektim kahrı zindanı
    Bize de mesken oldu Sinop'un hanı
    Firar etmeyilen buldum amanı
    Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Sinop kalesinden uçtum denize
    Tam üç gün üç gece göründü Rize
    Karşı ki dağlardan gel oldu bize
    Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

    Bir yanımı sardı müfreze kolu
    Bir yanımı sardı Varilcioğlu
    Beşyüz atlıylan kestiler yolu
    Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz



  5. #5
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE

    Çok eski bir söylentiye göre Malkara köylerinden birinde Zeynep adında çok güzel bir kız vardr. Onun güzelliği dillere destandır .

    Günün birinde , Zeynep´in köyünde büyük bir düğün olur.Bu düğüne çevre köy ve kasabalardan insanlar cağrılır.oyunlar eğlenceler yapılır.Gösterilerin en önemliside at yarışlarıdır . Bu düğüne ,üc gün üc gece yol teperek gelen Ali adında bir genç iyi bir at yarışçısıdır.Bu gencin gözü bir ara Zeynep´ e ilişir ..Yüreğinde sıcak nehirler dolaşmaya başlayan Ali köyüne döndüğünde durumu babasına açar, aldığı olumlu cevap karşısında aile büyükleri ile Zeynep´i istemeye gelirler.

    Kız babası-anası kızlarını uzak yere vermek istemeselerde kısa zamanda düğünleri olur..
    Zeynep gelin olduktan sonra yedi sene ailesini kardeşlerini ve köyünü göremez ...
    Tüm yalvarmaları boşa giden Zeynep´in yüreğindeki hasret günden güne büyüyerek dayanılmaz bir hal alır.
    Zeynep artık teselliyi Türkülerde bulur .Ezgiler yakmaya başlar .Kına gecelerinde ve düğünlerde söylediği türkülerle gelinleri kızları büyüler..

    Zeynep´in evi köyün en yüksek tepesindedir ,türkülerini oradan söyler..
    Kocası Zeynep´in hasretine aldırış etmez sevgisi çoktan bitmiş itip kakmalar başlamıştır ..
    Zeynep kocasının bu tutumundan yataklara düıer ...Sonunda köy halkı Zynep´in anne ve babasının gelmesine karar verir, kocasının da baska çaresi kalmamıştır ..
    Uzun yolculuktan sonra Zeynep´in anne ve babası gelirler ..Zeynep son nefesinde yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar türküsünü anasına babasına mırıldanır .Çevresindeki tüm insanlar duygulanıp göz yaşı dökerler .
    Hasretini biraz olsun gideren Zeynep için çok geç kalınmıştır .O bir daha yataktan kalkamaz.Türküsü de o günden bu güne söylenip durur.

    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
    Annesinin bir tanesini hor görmesinler

    Uçan da kuşlara malum olsun
    Ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı
    Ben köyümü özledim

    Babamın bir atı olsa binse de gelse
    Annemin yelkeni olsa uçsada gelse
    Kardeşlerim yollarımı bilsede gelse



  6. #6
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    YEMEN AĞIDI


    Havada bulut yok, bu ne dumandır.
    Mahlede ölü yok, bu ne figandır.
    Ana ben ölmedim, bu ne şivandır

    Aho yemendir, gülü çemendir
    Giden gelmiyor, acep nedendir.
    BURASI HUŞTUR YOLU YOKUŞTUR
    GİDEN GELMİYOR ACEP NEDENDİR

    Kışlanın ardında redif sesi var,
    Bakın çantasına acep nesi var,
    Bir çift kundurası bir al fesi var.

    Kışlanın önünde üç ağaç incir,
    Kolumda kelepçe boynumda zincir,
    Zincirin yerleri ne yaman sancır

    Kışlanın önünde sıra söğütler,
    Zabitler oturmuş asker öğütler,
    Yemene gidecek bu koç yiğitler

    Kışlanın ardını duman bağladı,
    Analar babalar kara bağladı
    Yemene gidene herkes ağladı.

    Kışlanın ardında yüzüyor kazlar,
    Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar,
    Yemene gidene ağlıyor kızlar.

    Aho yemendir, gülü çemendir
    Giden gelmiyor, acep nedendir.

    Kışlanın ardında bir kırık testi,
    Askerin üstüne sam yeli esti,
    Gelinlik tazeler umudu kesti.

    Aho yemendir, gülü çemendir
    Giden gelmiyor, acep nedendir


    Hikayesi:

    Osmanlı Yemen topraklarını ülkesine kattıktan sonra buradaki hükümranlığını sürdürmek için çok şehit vermiştir. Yemen merkezden uzak olsa da kutsal toprakları elde tutma uğruna bir çok şehit verilmiştir. Müslüman toprağı olmasına karşın, Yemen İngilizlerle işbirliğine giderek Osmanlıya karşı savaş açmıştır. Beş cephe de birden çarpışan Osmanlı kuvvetleri Anadolu’dan asker sevki yapmaktadır. Çarpışmalar o kadar, şiddetli olmaktadır ki aileler Yemen’e cepheye giden evlatlarının artık geri dönmeyeceğini bilmektedirler. Bir çok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber alamamışlardır. Hatta bazı askerler yıllar sonra savaş bitse de bu topraklardan geriye dönememişler, sağ kalabilenler orada yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Bu acıyla Yemen Türküsü o devirlerde halkın dilinden düşmemiş etkilerini ve izlerini günümüze kadar bu türküyle taşımıştır.



  7. #7
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    ARDA BOYLARINDA KIRMIZI ERİK

    Tekirdağ'ın Kayı köyünden genç bir kız ve bu kızın bir sevgilisi vardır. Fakat kızın ailesi istemeye geldiklerinde kızlarını bu gence vermezler. Aynı köyden bir başka genç ile kızlarını evlendirmeye karar verirler. Düğün günü gelip çatar ve kına gecesi geline kına yakılır. Gelin bu evliliğe karşı olduğu için ertesi gün sabaha karşı herkes uykuda iken kendini denize atar. Halk arasında genç kızın arkasından sevgilisinin de kendisini öldürdüğü söylenmektedir.


    ARDA BOYLARINDA KIRMIZI ERİK


    Arda boylarında kırmızı erik
    Halime'nin ardında on yedi belik

    Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
    Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

    Alıverin feracemi anneciğim diksin
    O gıymatlı İsmail’ e kendisi gitsin

    Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
    Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

    Uy uyan Recebim senin olayım
    Ardalar aldı ya nerde bulayım

    Arda boylarına ben kendim gittim
    Dalgalar vurdukça can teslim ettim

    Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
    Şu genç yaşta denizlere attın ya beni



  8. #8
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    yarim istanbulu mesken mi tuttun


    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

    Derin bir iç geçirdi.

    Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi.

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

    Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

    Resullarin Emine anaydı gelen:

    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook, ağlamıyorum nene...

    Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

    "Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
    - En doğrusu bu ama....
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik...
    - Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

    Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

    Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

    Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli..
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

    Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi.

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    Uykusunda düş.
    Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:



    - İstanbul'u mesken mi tuttun?
    Bu güzelleri gördün beni unuttun mu?
    Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?
    Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman
    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman
    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman



  9. #9
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Ah Bir Ataş Ver


    Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları
    4 Nisan 1953, Saat 02:15

    Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi.





    Ah Bir Ataş Ver

    Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
    Sen salın gel ben boyuna bakayım
    Uzun olur gemilerin direği
    Ah çatal olur efelerin yüreği

    Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın
    Arkadaşlar uykulardan uyansın
    Uzun olur gemilerin direği
    Ah çatal olur efelerin yüreği



  10. #10
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Ahmet, Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek'e göz koydu. Melek, Mehmet Ali'yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara düştü. Gece gündüz Melek'i aradı. Bir gün yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel, Canik Dağları'ndan aşağı bir çığ gibi, önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a döküldüğü yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde, selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler, Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.' Çarşamba'yı sel aldı' türküsü de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek, sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.





    Çarşamba'yı sel aldı
    Bir yar sevdim el aldı
    Keşke sevmez olaydım
    Elim koynunda kaldı

    Oy ne imiş ne imiş
    Kaderim böyle imiş
    Gizli sevda çekmesi
    Ateşten gömlek imiş

    Çarşamba yollarında
    Kelepçe kollarımda
    Allah canımı alsın
    O yarin kollarında

    Oy ne imiş ne imiş
    Kaderim böyle imiş
    Gizli sevda çekmesi
    Ateşten gömlek imiş

    Çarşamba yazıları
    Körpedir kuzuları
    Allah alnıma yazmış
    Bu kara yazıları

    Oy ne imiş ne imiş
    Kaderim böyle imiş
    Gizli sevda çekmesi
    Ateşten gömlek imiş



  11. #11
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Cemalim


    Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir. Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir:

    Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür.

    Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.



    Cemalim

    Şen olasın Ürgüp dumanın tütmez
    Kıratım acemi konağı tutmaz
    Oğlum da pek küçük yerimi tutmaz

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar içinde kaldım Cemalim

    Ürgüp'ten de çıktığımı görmüşler
    Taşkadı'nın pınarına inmişler
    Beni öldürmeye karar vermişler

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar içinde kaldım Cemalim

    Cemal'in giydiği ketenden yelek
    Al kana boyanmış don ile gömlek
    Bize nasip değil ecelnen ölmek

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar içinde kaldım Cemalim



  12. #12
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    ...Kirmizi Gül Demet Demet...

    kirmizi gül demet demet
    sevda degil bir alamet
    gitti gelmez o muhannet
    sol Revan'da balam kaldi

    kirmizi gül her dem olsa
    yaralara merhem olsa
    ol tabipten derman gelse
    sol Revan'da balam kaldi

    kirmizi gülün hazani
    agaclar döker gazeli
    kara yagizin güzeli
    sol Revan'da balam kaldi...

    (Revan Erivan'in kisaltilmis seklidir...Erivan Ermenistan'da bir sehirdir...)


    hikayesi...

    Ali diye bi oglan varmis zamaninda. savas patlak vermeden gönül vermis bir güzele, evlenmis ve evliliginin daha kirki cikmadan askere cagrilivermis. Ali sevdigini anasiyla bir basina birakmis ve askere gitmis. askere gitmesinden epey bi süre gectikten sonra savasin bittigi haber gelmis köye Ali'nin anasi ile sevdigi mutluluk sarhosu olmuslar. Ali'nin köye dönecegi tarih belli olmus ve baslamislar hazirliga. ve o gün geldiginde anasi demis ki:
    ''kizim ben gidip tren istasyonunda bekleyeyim oglumu, sende hazirliklarini tamamla evde''. Ali'nin anasi sabahin köründe tutmus yolunu tren istasyonunun, baslamis beklemeye. bir tren gelir bir tren gider oglan gelmezmis, aksamin karanligina kadar beklemis ama gelmemis. umudunu kesen ana evin yolunu tutmus.

    eve geldiginde gelinin odasinda sesler oldugunu duyup kapiya yaklastiginda iceride bir erkek oldugunu anlar. bizim Anadolu'nun anasi namusunu kirli birakir mi icerden tüfegi kaptigi gibi odaya daliverir ve yorgana dogru bosaltir mermileri. ortalik kan gölüne dönmüstür, bu arada yorgan siyrilir yatagin üstünden. bir de ne görsün, iki yildir askerde olan ogulcugu ile ona gözü gibi bakan gelini yatagin icerisindedir. meger anasi istasyonda beklerken görememistir oglunu, oglanda kostura kostura eve gitmis ve sevdicegini yalniz bulmusken dayanamamistir. bundan sonra ana az olan aklini da yitirip yollara düser, agzinda bir türkü;

    kirmizi gül demet demet...


    ....bu hikayeyi uzun zaman önce bi yerde okumustum. aklimda kaldigi kadari ile paylasmaya calistim...


  13. #13
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Çanakkale İçinde

    Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

    Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi için Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale'de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul'a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

    Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu'da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.




    Çanakkale İçinde

    Çanakkale içinde aynalı çarşı
    Ana ben gidiyom düşmana karşı
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir uzun selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale üstünü duman bürüdü
    On üçüncü fırka harbe yürüdü
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde toplar kuruldu
    Vay bizim uşaklar orda vuruldu
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir dolu testi
    Analar babalar umudu kesti
    Of gençliğim eyvah



  14. #14
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Dersini Almış Da Ediyor Ezber

    Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bu ozanların çoğunluğunu Sorgun ilçesindeki ozanlarımız oluşturmaktadır.

    Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni'ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.O sevgili ki güzelliği Bozok yayla'sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

    Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beşçamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar'a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey'in türküleri.




    Dersini Almış Da Ediyor Ezber
    Dersini almış da ediyor ezber
    Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
    Aman aman ben yarelendim aman

    Bu dert beni iflah etmez del'eyler
    Benim dert çekmeye dermanım mı var
    Aman aman sürmelim aman

    Kaşın çeymelenmiş kirpik üstüne
    Havada bulutun ağdığı gibi
    Aman aman ben yarelendim aman

    Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış
    Yağmurun güllere yağdığı gibi
    Aman aman sürmelim aman

    Yozgat'ı sel almış Soğluk'u duman
    Sıtkınan severim billahi inan
    Aman aman ben yarelendim aman

    Ölünce mezara girdiğim zaman
    Ben susuyum kemiklerim söylesin
    Aman aman sürmelim aman



  15. #15
    Status : aDNaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Mar 2007
    Bulunduğu yer : qelCeNMi?
    Mesajlar: 6.704
    Konular: 1.578
    Aldığı Beğeniler: 48

    Standart

    Urfalıyam Ezelden (Ömer)


    Ömer çok yakışıklı, yiğit, iyi ata binen, kılıcının sahibi, çok iyi çöğür çalan ve hoyrat okuyan, halay çeken bir gençtir. Allah her kabiliyeti sanki özellikle ona vermiştir. Ömer'siz bir düğün, sıra gecesi düşünülemez. Ömer'in baş bağlaması da meşhurdur. Sırmalı puşu bağlar. Puşunun kenarlarındaki püsküller doğadaki çiçeklerin tüm renklerini sanki başında toplamıştır. Halay çekerken başındaki her gül bir yana düşer, yüzünde. Ömer hangi düğüne giderse gitsin, Halayın başına geçti mi silah sesleri ve genç kızların zılgıt sesleriyle yer gök inler. Ömer toplumu öylesine etkilemiştir ki;

    Ömer'i anlatan türküler yakılmıştır.



    Urfalıyam Ezelden (Ömer)

    Urfalıyam ezelden
    Gönül geçmez güzelden
    Göynümün gözü çıksın
    Sevmez idim ezelden

    Ağam olasın Ömer
    Paşam olasın Ömer
    Yetim kalasan Ömer
    Benim olasan Ömer

    Urfa bir dağ içinde
    Gülü bardağ içinde
    Urfayı hak saklasın
    Bir yarim var içinde


    Urfa bir yana düşer
    Zülüf gerdana düşer
    Bu nasıl baş bağlamak
    Her gün bir yana düşer


    Dağdan akıyor seller
    Sallanır sırma teller
    Yüreğin taştanmıdır
    Bana acıyor eller



Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Bu Konu İçin Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.


SEO by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279