Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
Toplam 24 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 15 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Can Dündar Sözleri ve Yazıları

  1. #1
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart Can Dündar Sözleri ve Yazıları




    Evet arkadaşlar, Can Dündar'ın sözlerini - yazılarını bu başlıktan paylaşacağım. Bölüme tam karar veremedim ama burası uygun olur sanırım. Çeşitli sitelerdeki sözlerinden derlenmiştir.




    Aşk Deprem Gibidir

    Ne zaman kimi vuracagini asla bilemezsiniz.

    Gece yarisi aniden, dipten yukselen coskulu bir dalga gibi kabarir içinizde.

    Toprak ayaginizin altindan kayiyor gibi olur ve en hazirliksiz oldugunuz anda bütün siddetiyle vurur.

    Sarsilir, neye ugradiginizi sasirirsiniz.

    Heyecan,korku, kararsizlik, cesaret, aci, ofke,huzun,merhamet, siddet kaplar bir anda dunyanizi. Es dost yardima kossa da kolay toparlanamazsin.

    Bittiginde agir bir enkaz birakir geride.

    Daha kotusu, "tamamen bitti" sandiginiz sarsinti, hafif bir siddette artci soklar halinde yillarca surebilir.

    Kalbinizdeki kirik hat ara sira yoklar yeniden...

    Can Dündar


    Benzer Konular:
    Frank Woods bunu beğendi.

  2. #2
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    Aşk ve Terke Dair


    Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.

    Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.

    Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne...kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...



    Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
    Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
    Sürünür gidersiniz...

    Can Dündar


    Frank Woods bunu beğendi.

  3. #3
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    Bahar Aşkı-Can Dündar


    Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyaklarin en etkilisi, sevdanin suç ortagisin.



    Yapma bunu bana!..Bahar, yalvaririm çek git isine!.. Salma üstüme çiçeklerini, aklimi çelme!.. Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyaniyor bahçemde; sonra günesle oynasip tütsülenmis gibi bugulaniyor. Ne zaman sokaga çiksam badem agaçlari salkim saçak çiçek... Kavaklar kipir kipir, islik isliga meltem... Kirda dayanilmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çesit börtü böcek... Yapma bunu bana bahar, böyle üstüme gelme!..



    Zaten damarlarima zor zaptediyorum kanimi... Çoktan cemreler düsmüs beynime, yüregime... Kalbimin buzlari erimis. Gögüs kafesimde ne idügü belirsiz bir kipirtiyla geziyorum nicedir... Bir de sen çildirtma beni... Krizdeyim ben... Tembelligin sirasi degil, uyamam sana... Al git serçelerini sabahlarimdan, çaglalarina, kokularina hakim ol. Meltemlerine söyle, deli gibi islik çalip sokaga çagirmasinlar beni... Bulutlarin üsüsmesin basima... Girme kanima benim... yoldan çikarma!..



    Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyaklarin en etkilisi, Sevdanin suç ortagisin. Kiyma bana!..



    Biliyorum çünkü, yine kandirip yesillendireceksin aska; gövdemi azdirip sonra birden çekip gideceksin. Tam kanim kaynamisken sana, toplayip allarini morlarini, beni bir kurakligin ortasinda terk edeceksin... O iple çektigim isigin, dayanilmaz olacak o zaman...



    Ne o delismen sabahlar kalacak, ne günaha çagiran çapkin eteklerin uçustugu gün batimlari...Tembel kuslarin sakimaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan... Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarinda...



    Yeserttigin çiçekler yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz... Hayat, bir ezik otlar diyarina dönüsecek yeniden... yüregim viraneye... Her bahar sarhoslugu gibi, geçecek bu sonuncusu da... Ebedi bahar, bir baska bahara kalacak.
    Iyisi mi, hiç azdirma ruhumu bahar... Is açma basima... Git isine! Yoldan çikarma beni!..


    Frank Woods bunu beğendi.

  4. #4
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    Bahar Getirdim Sana



    “Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık.... Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.



    Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde, her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça...



    Aşklarınız hülasanızdır. Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.



    Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir. Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.



    Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz. Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının
    öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş, Narcissus, nergis olmuş.



    Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize... Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi “Bahar getirdim sana” deyin.



    Baharın elinizde olduğunu unutmadan.. Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin... Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...


    Frank Woods bunu beğendi.

  5. #5
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    Calis calis nereye kadar?

    Hirs

    Amerikalı bir zengin, iş seyahati sırasında Meksika'nın küçük
    bir kıyı limanda gezerken, bakmış ağzına kadar balık dolu bir
    tekne ve içinde keyifli bir balıkçı. "Merhaba balıkçı" diye seslenmiş,
    Bu balıkları ne kadar zamanda tuttun?" "Bir iki saatimi aldı"
    demiş balıkçı.

    >İştahlanmış bizim işadamı; "Ee, niye biraz daha kalıp daha
    fazla tutmadın?" diye sormuş. "Bu kadarı bize yetiyor da ondan" diye
    omuz silkmiş balıkçı. Şaşmış balıkçının bu kanaatkarlığına işadamı;
    Kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki" diye üstelemiş.

    Balıkçı, özetlemiş bir gününü: "Sabahları açılır, biraz
    balık tutarım. Sonra çocuklarımla oynarım. Öğleyin karımla
    biraz siesta yaparım. Akşamları amigolarla beraber gitar çalıp şarap içer, geç vakte kadar
    eğleniriz. Oldukça meşgul sayılırım senyor".

    Gerinmiş Amerikalı: "Bak" demiş "..ben sana yardımcı
    olabilirim. Bu işe daha çok zaman ayırmalısın. Daha büyük bir
    tekne bulup daha çok balık tutmalısın. Oradan elde edeceğin gelirle
    daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede tuttuğun balıkları doğrudan işletme tesislerine satarsın. Hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile
    kurabilirsin. Kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun". Balıkçı
    merakla "Bunları yapmak kaç sene alır sinyor" demiş:"15-20 yılda
    halledersin" demiş Amerikalı, "Ama sonrası daha parlak: Zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın."
    Milyonlar ha..."
    diye tekrarlamış balıkçı... "Eeee... sonra?" "Sonra emekli
    olursun. Küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. İstersen
    zevk için balık tutarsın. Çocuklarınla oynar, karınla keyfince
    siesta yaparsın.
    Akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar
    gitar çalarsın. Nasıl...? Mükemmel değil mi? "Balıkçı cevap
    vermiş,"Sence ben şu anda ne yapıyorum!?.. "
    Bir an olsun durup düşünseniz; "Bütün bu telaş ne için?.."
    Arada denize açılıp, çocuklarınızla oynaşmayacak, dostlarınızla gitar
    çalıp şarap içemeyecek olduktan sonra onca koşturmanın ne
    anlamı var?
    Hırsla örülü onca yılın vaat ettiği final, halen yanı
    başımızda duran mutluluksa, bu yarışa ne gerek var?
    >>>>CAN DÜNDAR


    Frank Woods bunu beğendi.

  6. #6
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart


    Aşık olmadan bir düşün

    Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin...
    Sokağa fırlayacaksın...
    Sokaklar da dar gelecek...
    Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi...
    Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
    Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek,
    Bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin...
    Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...
    "Önemli olan sağlık."
    "Yaşamak güzel."
    "Boş ver, her şey unutulur."
    Sen hiçbirini duymayacaksın...
    Gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin...
    Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek,
    Az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin...
    Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
    "Ölüme çare bulundu" ya da
    "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler
    Başını kaldırıp:”Ne dedin?” diye sormayacaksın...
    Yalnız kalmak isteyeceksin...
    Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
    İkisi de yetmeyecek...
    Geçmişi düşüneceksin...
    Neredeyse dakika dakika...
    Ama kötüleri atlayarak...
    Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin...
    Gittiğin yerlere gitmek...
    Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
    Ama bile bile yapacaksın...
    Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın...
    Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin...
    Hayatinin geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin....
    Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
    Herkesi ona benzetip...
    Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
    Hiçbir şey oyalamayacak seni...
    İlaçlara sığınacaksın...
    Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan…
    Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...
    Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...
    Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin...
    Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
    Sabahı iple çekeceksin...
    Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksin...
    Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
    Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
    Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin
    Nafile...
    Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
    Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin...
    Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin...
    Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
    Aramayacağını bile bile...
    Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...
    Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla...
    Yüreğin burkulacak...
    Canın yanacak...
    Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
    Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...
    Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın...
    Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için nefret edeceksin...
    Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...
    Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...
    Ama bir umut...
    Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...
    Bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
    Gelgitler içinde yaşayacaksın...
    Buna yaşamak denirse...
    Razı mısın bütün bunlara?..
    Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye?..
    O halde aşık olabilirsin…


    Frank Woods bunu beğendi.

  7. #7
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    YALNIZLIĞIMIZ OLGUNLAŞIRKEN...*

    Can Dündar

    Hayatımız boyunca ne kadar çok insana rastlarız, ne kadar çok insanla konuşuruz ve onlara dokunuruz, ama onlardan sadece bazılarını arzularız ve sadece birkaçına ya da birine aşık olabiliriz. Aşk seçicidir çünkü. Bazen hoşlandıklarımızla ve arzuladıklarımızla bir daha karşılaşma şansımız olmaz. Bazen onlarla tekrar karşılaşırız belki ama, çok küçük ayrıntılarda belirebilen aşk vaatlerini göremeyiz. Gerçekliğin, aslında hayal gücünden ne kadar daha zengin olduğunu kestiremeyiz, bir anıya bile dönüşemeden bir bir çekip gider ihtimaller ve aşksız ayrıntılar. Yalnızlığımız, biz farkına varmadan, usul usul olgunlaşmaya başlar böylece.



    Düzeltme imkanı bulamayacağımız hatalarımızdan ne kadar korksak da, cesaret göstermekten de o kadar korkarız bazen. Yıllar geçtikçe hepimizin hayatında yarım kalmış,yaşansaydı ne olurdu bilinmez yakınlıklar birikir durur bu yüzden. Kaçırdığımız 'an'lar, sahip olamadığımız gizemli anıları çoğaltırken, biz ertelemeye devam ederiz. Karşısına çıkan bir aşk ihtimaline, kendisini hiç esirgemeden sunan kaç kişi vardır? "Hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür" der Pavese. Bu pek sık rastlanır bir şey değildir aslında. Sakınmadan sevenlerin hikayeleri bu yüzden edebiyatın ve sanatın vazgeçilmez temaları arasındadır. Böyle hikayeler kuşaklardan kuşaklara anlatılarak, hiç değilse duygusu yaşatılmaya çalışılır. Bir bakıma "aşk"ın varlığını kanıtlamaya çalışan kederli hikayelerdir onlar. Ama bir çoğu gerçektir, tıpkı Brahms'ın hayatı gibi.



    Brahms, hiçbir sakınma duymadan, karşılıksız ve delicesine sevmişti Clara Schumann'ı. Brahms, büyük bir hayranlık ve saygı duyduğu besteci Robert Schumann'ın karısı Clara'ya aşık olduğu zaman henüz yirmi yaşındaydı. Schumann'ın, yeni Alman ekolüne karşı çıkarak Brahms'ın eserlerinden övgüyle söz etmesi ve hakkında olumlu makaleler yazması, müzik dünyasında genç bestecinin adının çabucak duyulmasını sağlamıştı. Brahms, Robert Schumann'a tapıyordu. Bu yüzden Clara'ya olan aşkını kalbine gömdü, onun için besteler yaptı, intermezzolar yazdı ve başka hiçbir kadına ilgi duymayarak ve evlenmeyerek ölünceye kadar ona sadık kaldı.



    Robert Schumann'ın ölümünden sonra her zaman Clara'nın yanındaydı ama ona olan aşkını hep tek başına yaşamak zorunda kaldı. Brahms, Clara'ya aşık olmayı seviyordu. Aşık olduğu kadın ondan 14 yaş daha büyüktü. Clara Schumann 75 yaşında öldüğü zaman Brahms öylesine üzülmüştü ki, onun cenazesine giderken yanlış trene bindi. Frankfurt'a ulaşabilmek için iki gününü tren değiştirmekle geçiren besteci geldiğinde, cenaze töreni çoktan bitmişti. Brahms, ancak mezarlığa yetişebildi ve sevdiği kadının tabutu üzerine bir avuç toprak atabildi. Trenlerde geçirdiği kırk saat boyunca, son bestesinin "Ah Dünya Senden Ayrılmak Zorundayım" adlı koral prelüdünü yazan Brahms, Clara'nın ölümünden sonra ancak bir yıl yaşayabildi.



    Clara, Brahms'ın karşısına çıkan ilk aşk ihtimaliydi. Brahms, bu ihtimali aşka çevirdi ve kendini hiç sakınmadan sevdi. Pavese, "Hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür" der. Brahms da ödemişti. Ama o, ödemelerini; senfonilere, konçertolara, sonatlara, prelüdlere ve şarkılara çevirmişti. Hiçbir sakınma duymadan sevmek, (Pavese'nin yaşadığı) modern zamanlarda bile karşılığı durmadan ödenen bir lüks ise şayet, post modern zamanların sonunda, ne anlam ifade edebilir ki? Hiç. Şimdiki zamanlarda, sakınmadan sevebilmek özel bir kabiliyet işidir çünkü. Böyle bir kabiliyet sahibi bulunsa bile, karşılığı durmadan ödenecek olan duygusal birikimler lüksü, kimde mevcut ki zamanımızda?


    Bu düzende aşk işleri de sisteme uygun, kırık dökük yürüyor işte...


    Frank Woods bunu beğendi.

  8. #8
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    İLK GÖRÜŞTE AŞK *

    Can Dündar


    Son zamanlarda dillerde gezen Akbank reklamı, "İlk görüşte aşk böyle başladı" diye giriyor söze... İki gencin pek hızlı gelişip nihayete eren aşk hikayelerini hızla özetliyor. Gençler "ilk görüşte vuruluyorlar" birbirlerine... "adı üstünde yıldırım aşkı...". Ve tabii "hemen evlilik, hemen balayı"... Lakin çok çabuk geçiyor, "cicim ayları..." Anlaşılıyor ki, kızımız dışarıda kolayla hamburger dişler, rock pop, asit dinlerken, kocası evde klasik müzik dinliyor, patlıcanlı pilavlı, enginarlı mükellef sofralar düşlüyor.
    "Ayrı dünyaların insanları" oldukları ortaya çıkınca "anlaşarak" ayrılıyorlar.

    * * *

    "Yıldırım aşkı", "sevişerek evlenmek" vs. bizim kuşağın pek aşina olduğu laflar... Hele "ayrı dünyaların insanları olmak"... Türk filmlerinin siyah beyaz perdelerinden feryat figan evlerimize dökülüp saçılmış bu ifade: "Biz ayrı dünyaların insanlarıyız Hatice!.." O filmlerde olmayıp, günümüzün reklam filmlerinde rastlanan şey, "anlaşarak ayrılmak"tır. Bizim kuşağı bugünkülerden ayıran da budur zaten... Bekir Yıldız'ın "Evlilik Şirketi" ile yetişen bizimkiler, evliliği şahitler huzurunda devralınan ve ömür boyu taşınacak olan bir kutsal emanet saydılar. O emaneti yaşatabilmek uğruna enginar ya da hamburger sevgilerini, klasik ya da rock tercihlerini içlerine gömdüler ve "evliliğin bekası" için kendilerinden vazgeçtiler. Böylece bizim kuşakta evlilik, hamburger arzulayıp sofrada patlıcanlı pilav kaşıklayan kadınların ya da komşu gezmesindeyken pijamayla evde oturmayı düşleyen kocaların "birbirine tahammül müessesesi" haline geldi. O yüzden bugün "Aaa, sen enginar seviyormuşsun, hadi ayrılalım" deyip bavul toplayan nesle aşina değiliz biz...

    * * *

    Reklamın beni asıl vuran yeri finali: "Ayrı dünyaların insanları", daha badanası kurumadan kutu kutu toplanmış evlerinde "arkadaşça" vedalaştıktan sonra, yağmurlu bir günde bir banka önünde yeniden karşılaşıyorlar. Neden acaba? Çünkü bankacılık, "farklı dünyalara saygı duymakla başlıyor". Peki ya evlilik?.. Bankanın iftiharla sunduğu bu "hizmet", evlilikleri de ilelebet yaşatacak anlayışın formülü olmasın sakın?.. Belki ailenin aradığı huzurun anahtarıdır bu "saygı"... "Ayrı dünyaların insanları"na aynı çatı altında kendi ayrı dünyalarını tavizsiz yaşama şansı verecek bir "buluşma"dır belki aranan formül... .."evlilik"ten, birinin mutsuzluğu pahasına her gün enginar yenen bir evi değil, isteyenin enginar, isteyenin hamburger yediği, farklı tatları buluşturan bir birlikteliği anlayan bir zihniyettir. Belki sadece evlilikte değil, her türden birliktelikte ve genelde toplumsal örgütlenişte de mutluluğun yolu "farklı kimliklere, farklı renklere saygı"dan geçiyordur. Belki evliliği, bambaşka kişilikleri bir potada eriten bir tavizler silsilesi olarak gören bizim kuşakla, "Farklıyız, ayrılalım" diyen ve evlilikleri sapır sapır dökülen bugünkü kuşağın deneyimlerinden doğacak yeni ilişkinin tohumu, bir bankanın hizmet anlayışında gizlidir. O tohum, zoraki benzerlikler yaratarak tüketilmeye değil, mevcut farklılıkları koruyarak zenginleşmeye dayalı bir evlilik ve toplumsal düzen vaadidir.


    Frank Woods bunu beğendi.

  9. #9
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    AŞKTA TERÖRİZM *

    Can Dündar

    Gelin bir oyun oynayalım. Şimdi yazacağım soruyu önce kendinize, sonra eşinize sorun. "Eşiniz çok hasta... Acilen ilaç lazım. Çabuk olmazsanız onu kaybedebilirsiniz. Evden fırlayıp bir eczaneye dalıyorsunuz. İlaç eczacının elindeyken fark ediyorsunuz ki, cebinizde 5 kuruş yok. Ne yaparsınız?" Cevap için üç yıldızlık bir ara veriyorum.

    ***
    Cevaplar tamamsa, kendi verdiğiniz cevapla, eşinizinki arasındaki farka şaşmış olmalısınız. Çünkü kriz durumlarında kadın ve erkek davranışlarını karşılaştıran bir araştırmada sorulan bu soru, kadınlar ve erkeklerden tamamen farklı yanıtlar aldı. Soruyu yanıtlayan erkeklerin tamamına yakını söyle dediler: "İlacı eczacının elinden kapar kaçarım". Kadınların yanıtı ise çoğunlukla şöyleydi: "Eczacıya durumu anlatır, ilacı parasız vermesini rica ederim. Olmazsa kapı önüne çıkar birilerinden borç isterim. Alır kaçarsam, yakalanıp eşimi hepten ölüme terk etme tehlikesi vardır".

    ***
    Bu kısa test bile, kadınlarla erkeklerin hayata nasıl farklı yaklaştıklarını kanıtlıyor. Erkeklerin fevriliğine karşı kadınların sorun çözmedeki soğukkanlılığı ve değişik çareler deneme ısrarı kayda değer... Farklı cinslerin, "kriz yönetimi"ndeki farklı tavırlarına ilişkin bu deneyi bana hatırlatan, Levent Kırca ile Oya Başar'ın boşanma üzerine sergiledikleri "son parodi"leri oldu. Boşanmalarına ilişkin basın toplantısında Kırca "ilacı kapıp kaçma" telaşındaydı. Başar ise "eşi can çekişirken eczacıya soğukkanlılıkla dert anlatmaya çalışan bir kadın" görünümünde... İzlerken, "Aşkta masumiyeti yitirdik" cümlesi döküldü ağzımdan... Bu bir süre önce okuduğum bir kitabin ilk cümlesiydi. "İkili İlişkilerde Terörizm" (Varlık Y. Ist. 1997) başlıklı bu kitapta psikoterapist Michael Vincent Miller neredeyse tam da ekranda izlediğimiz tartışmayı anlatıyordu.

    ***
    Aslında Kırca ve Başar'ın tartışmada kullandıkları üslup ve geliştirdikleri suçlama-savunma mekanizmaları çoğumuza tanıdık gelmiş olmalı. Çünkü bunlarda, modern bir evliliğin bütün klişeleri, hataları, çıkmazları vardı: Ses yükseltmeler, karşıdakinin ağzının payını vermeler, çözüm yerine suçlu aramalar, sorunun nedenini bir dedikoduya veya "Beni bunun için mi boşadın"a indirgemeler, buz dağının altında yatan sorunları görmek istemeyip, suyun üzerindekine ilişkin laf oyunları yapmalar, hem barışmak isteyip hem tribünler önünde kuyruğu dik tutmaya çalışmalar... vs...


    Miller, boşanma kararından hemen önce "son bir umut"la kendisine terapiye gelen çiftlerin genellikle "para, cinsel uyumsuzluk, ev işlerinin dengeli paylaşılmaması" gibi ikincil nedenleri öne sürdüklerini, ancak aslında bunların altında bir başka neden yattığını söylüyor: "İktidar çatışması..." Miller'a göre günümüz beraberliklerini "iki kişilik bir iç savaş"a dönüştüren en önemli etken bu... Amerikalı psikolog, sadece aile içi kavgaların değil, sevgi dolu aşk sözcüklerinin altında da bu güç mücadelesinin yattığına, "artık sevginin iktidar savaşından ayrılamaz hale geldiğine" inanıyor.

    ***
    Aşk, uzun yıllar baskı altında tutuldu. Bugün "aşkta özgürleşme" çağı yaşanıyor. Ancak Miller, bu özgürlük görüntüsünün altında çiftlerin "maske" takıp birbirlerine rol yapmaya başladıkları ve manipülasyona dayalı yeni bir baskı dönemi yarattıkları kanısında... O anlamda, çiftler arası her iletişimin "denetimi kim ele geçirecek" sorusunda düğümlendiğine inanıyor. Miller'a göre kadınlar daha çok yakınlık, erkekler daha çok özgürlük istiyor. Biri terk edilmekten, diğeri esir edilmekten korkuyor. O yüzden de, birbirlerinden en çok istedikleri şey, yani sevgi, onları en çok kaygılandıran şeye dönüşüyor. Ne birbirlerine yakınlaşabiliyor, ne uzaklaşabiliyorlar. Bir soğuk savaşı yaşayıp gidiyorlar. Bıçak kemiğe dayanınca da terapiye geliyorlar.

    ***
    Ben son izlediğimiz basın toplantısının "Kırca'ların halka açık terapi seansı" olduğunu düşünüyorum. İki karizmatik kişiliğin medya önünde sürmüş ilişkileri, medya önünde bir "iktidar hesaplaşması"yla sonuçlanıyor. Anlaşılan o ki, günümüz aşıklarının asıl sorunu sevgiyi, iktidar savaşının elinden kurtarabilmek olacak. Yöntemi nasıl olursa olsun aslolan, hastaya ilacı yetiştirebilmektir çünkü... Aslolan hastayı sevmektir.


    Frank Woods bunu beğendi.

  10. #10
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    AŞKA AŞIK, AŞIĞA DEGİL!!!! *

    Can Dündar


    Günümüz insanı aşka aşık, aşığa değil! Aşıkların kısa dönem askerlik gibi kısa sürmesinin nedeni herhalde bu. Zaplanan aşıklar dönemi bu dönem!


    Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa geçiliyor. Peki bu neden böyle oluyor? Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için fedakarlık duygusunu yitirmiş, insan insana kendini adamaktan kaçıyor. Oysa fedakarlık, adanmışlık varsa vardır aşk. Fedakarlığın, adanmışlığın yaşamadığı yerde yaşamaz aşk.


    Ne yazık ki uğruna kendini adadığı ne bir ideali var günümüz insaninin... Ne de uğruna kendini adadığı bir aşkı. Nerde ideali, aşkı uğruna her şeyden vazgeçen dünün insani... Nerde hiçbir şey için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bugünün insani.

    ,
    Bugünün insani aşkta da köşe dönmeci. Emek harcamadan yaşamak istediği gibi, emek harcamadan aşk yaşamak istiyor. Sevmeden sevilmek, vermeden almak istiyor. Hiç değilse bir koyup üç almak istiyor. Bir koyup üç alamadı mı ilişki bitiyor. İlişkiler çıkar, menfaat üzerine kurulu. Elektriklenmeler kısa devre. Bir günlük elektriklenmeler, bir gecelik sevişmeler aşk sanılıyor.



    Sevgili bayanlar baylar, aşka ayıp oluyor!!!!!!


    Frank Woods bunu beğendi.

  11. #11
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    ASLOLAN
    "Aşkın en sağlam sigortası mesafedir" der Enis Batur, Cogito'nun "Aşk" sayısına yazdığı önsözde...

    Yıllar yılı hasretle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince...

    Sanki özlemdir aşkın çimentosu; özlem çekildi mi aşk, kumsalda şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner.

    Belki ondandır aşkların en güzelinin mektuplara yazılmış, şarkılara dökülmüş, telefonlarda söylenmiş oluşu...

    Mutlu aşkta yazılacak bir şey bulunamamıştır çünkü...

    * * *

    Nazım Hikmet'in hayatı bu tezin ispatıdır adeta...

    Nazım'ın hep uzağındaki kadınları sevdiği söylenebilir.

    Piraye ile 1935'te evlendi. Ertesi yıl tutuklanarak içeri girdi. "Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı" bu kadınla 1950'de çıkana kadar yazıştılar.

    17 yıllık ilişkileri boyunca yazılan 581 mektubu Piraye Hanım'ın oğlu Memet Fuat yayınladı geçenlerde... Nazım, karısına şöyle yazıyordu:

    "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum."

    O mektuplardan birinde Nazım, "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" diyordu. Oysa öyle olmadı. Taze bir ekmek hayaliyle yıllar yılı aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun dördüncü diliminde ne hissederse onu hissetti Nazım; ot yağmura, ayna ışığa kavuştuğunda ne olursa, o oldu.

    Alışıldı.

    Sarhoş şaraptan bıktı, şarap kadehten taştı, inkılâp Marx'ı aştı.

    Aşk bitti ve ayrıldılar.

    Nazım yeni bir aşktaydı çoktan... 1949'da Bursa cezaevinde dayısının kızı Münevver'e tutulmuştu. Boşandığı 1951 yılında Münevver'den bir oğlu oldu.

    Yeniden içeri alınacağını hissedince, "7 tepeli şehrinde bırakıp gonca gülünü" yurtdışına kaçtı. Vatandaşlıktan çıkarıldı ve yeniden başladı hasret mektupları... Bu kez mektupların üzerinde Münevver'in adresi yazılıydı:

    Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli
    Belini sarmayalı
    Gözünün içinde durmayalı
    Aklının aydınlığına sorular sormayalı
    Dokunmayalı sıcaklığına karnının
    Yüz yıldır bekliyor beni
    Bir şehirde bir kadın
    Aynı daldaydık, aynı daldaydık
    Aynı daldan düşüp ayrıldık
    Aramızda yüz yıllık zaman
    Yol yüz yıllık

    Sonra yüz yıldır bekleyen o kadın, oğlunu sırtlayıp çıkageldi bir gün; yüz yıllık yolu aşarak...

    Lâkin hasret bitince bitti aşk.

    Nazım yeni bir aşktaydı çünkü...

    1959'da Vera ile evlendi. 1963'te öldü.

    * * *

    3 Haziran, 35. ölüm yıldönümü Nazım'ın...

    Tesadüfe bakın ki, uzaktaki bir kadına yazdığı mektupların yayınlandığı hafta, "yüz yıldır bekleyen" öbür kadının ölüm haberi geldi uzaklardan...

    Münevver'in kansere yenik düştüğünü öğrendiğimiz hafta Piraye'ye yazdığı mektuplar vardı gazetelerde... Şöyle diyordu mektuplardan biri: "Canım karıcığım. Birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç şey, fakat bu korkunçluğun ne tuhaf, ne acı bir tadı var."

    Galiba en çok bu tadı sevdi Nazım... Aslında O'nun sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi... Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin; nesnesi oldukları anda değiştirdi onları... O'na aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lâzımdı... Son şiirlerinden birinde, "Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan" dedi, "Onlar olan değil, olmasını istediklerimdi aramızda..."

    Sevgiyi, yaşamaktan çok yazmayı sevdi... Ve onca aşktan damıttığını iki sözcüğe sıkıştırıp özetledi:

    "Aslolan hayattır".

    CAN DÜNDAR


    Frank Woods bunu beğendi.

  12. #12
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    HER SEÇİM BİR KAYBEDİSTİR

    Her seçim bir kaybediştir. Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...
    Sabah ise gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz.
    Kalkar kalkmaz hayat bin bir seçeneği dayar burnunuzun ucuna...
    'Ne giysem' telaşından, öğle yemeğinde 'Ne alırdınız? ' diye başucunuzda biten garsona,
    'hangi kanaldaki filmi izlesem' kararsızlığından,
    'bize oy verin' diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes,
    her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar. Yastığınıza teslim olmuşsanız,
    belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz.
    Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken,
    ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz.
    Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir.
    Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur.
    Ama yasam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez.
    Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yasama şansınız yoktur.
    Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.
    Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir.
    Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa,
    çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz.
    Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş
    bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray
    sizin borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.
    Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz,
    bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.
    Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.
    Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir.

    CAN DÜNDAR


    Frank Woods bunu beğendi.

  13. #13
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    Cogumuz (genellikle de erkekler) duygularimizi saklamanin daha dogru
    oldugunu sanip ne kadar yaniliyoruz degil mi? Oysa sevgi beslenmeli,
    karsilikli özveriyle desteklenmeli. Her gün yeni bir sürpriz için caba
    sarfedip sevgiyi yasatmak icin emek vermeli. Ama ne yazik ki evliliklerde
    garanti gozuyle bakip hic emek harcamadigimiz gibi hesapsizca tuketip, har
    vurup harman savuruyoruz sevgileri.

    Ne yazik...

    Oysa ne zor bulunur sevgiler. Ozellikle karsilikli olani yakalamak ne kucuk
    bir olasilik. Ama kaybetmek ne kadar kolay ve cabuk. Koca bir sevginin
    katili oluveriyoruz carcabuk. Bence sevgi katilleri de yargilanmali ve
    cezaya carptirilmali. Cunku kapanmasi ve onarimi olanaksiz bir ton yara
    birakiyor ardinda. Sonra bir ton da yarali insan. Olecegiz zannedip
    ölmüyoruz acisindan. Ama surum surum surunuyoruz. Sonrasinda yeni sevdalara
    kuskuyla bakip olasi mutluluklara kapatiyoruz pencerelerimizi.

    Korunmak adina anlamsiz kacak guresler daha da yoruyor insani. söyle
    kararli, tutup kopariverecek, ayaklarimizi yerden kesecek kadar cesur birini
    bekleyip omur tuketiyoruz. Bir de bakiyoruz ki yolun sonuna gelivermisiz.

    Ne cabuk gecmis zaman.
    Ne kolay tuketilmis sevdalar.

    Ne hesapsiz harcayip ne derin yaralar acmisiz. Bir o kadar yara da biz
    edinmisiz hayattan. Hayatin son duraginda, mevsim coktan kisa donmus,
    gelecek vasitayi bile kestiremez olmusuz.

    Neyin adina peki?..
    Ahh Korunma ic gudusuyle sakladigimiz seviler ahh...

    Ustelik taze tuketilmesi gerekirken saklamaya kalkistigimiz, hem de saklama
    kosullarina da uyulmadigindan curumus, kokusmus, curudukce de etrafini
    curutmeye devam eden, tumorlesen, duygu depocuklari ne cok canimizi acitmis.
    Bize sunulmadan bayatlamis ve sunuldugunda da besin zehirlenmesine yol acmis
    seviler. Hayat ne bayat noktasina gelmisiz bu yuzden.

    Ve ne kadar gec kalmisiz hayata.

    Iste hayat bu.

    Ben de galiba hayat ne bayat noktasinda, gelecek vasitayi kestiremiyorum
    artik.Umarim siz tazeyken tuketmeyi becerebilirsiniz duygularinizi ve hayat
    arkadasinizi besin zehirlenmesinden kurtarirsiniz.

    Cok mutlu olmaniz dilegiyle....


    CAN DUNDAR


    Frank Woods bunu beğendi.

  14. #14
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    Tıkanıp kaldığında hayat...

    Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,
    Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
    Dağlara dönmeli yüzünü insan.
    Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
    Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni kesifler yapacak....
    Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
    Gerçekleştirmeyi denemeli!
    Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,
    Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
    Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
    Her aksam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
    Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
    Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip
    Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş
    gözlüklerini;
    Gördüğünü hissedebilmeli!
    Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
    Değerli olabilmeli hayat!
    İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
    Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
    Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
    Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
    Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
    Sevgisiz, soysuz kalarak!
    Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
    Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
    Günesin doğusunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
    Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda;
    Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
    Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
    Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
    Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu
    Olmayı beklememeli!
    Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
    Bir fırsat yasamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
    Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç
    Ç****iz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan,
    Neşesizdir kahkahaların;
    Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
    Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!
    Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...
    Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
    Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
    Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
    Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle
    tekrarlamaması için!
    Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
    Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
    Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
    Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin
    sevdiklerinin;
    Zaman bulabilsin;
    Bir teşekkür, bir elveda için...
    Yasam dedikleri bir sınavsa eğer;
    Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
    Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli
    insan!
    Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...
    Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!

    Can Dündar


    Frank Woods bunu beğendi.

  15. #15
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Şubat.2007
    Nereden : Çatalca
    Mesajlar: 45.082
    Konular: 6.317
    Aldığı Beğeniler: 6278

    Standart

    "Insanlarin birbirini tanimasi icin en iyi zaman, ayrilmalarina en
    yakin zamandir", der Dostoyevski...

    Veda acisi, kabugunu soyar insanin; yildizini kaziyip cirilciplak
    ortaya serer. Birlikteligin örttügü tüm kusurlari ayrilik sergiler.
    Bir ayrilik arifesinde helallesilir ve o an hakiki tabiatlariyla
    yüzlesilir. "Ölene kadar" diye söz verilmistir, ama "ölüm yolunda"
    baska tercihler belirmistir. Kararsiz prensesin vicdani azap cekerken
    7 cücelerin somurtkani "aklini basina" al diye fisildar kulagina;
    haytasi ise "kalbinin sesini" dinle diye cekistirir eteginden. Hep hayran
    bakan gözlere, hatalar takilmaya baslar. "Ama"yla biter alelade iltifat
    cümleleri: "Sen iyi bir insansin, ama arkadaslarin kötü", "Seni
    seviyorum, ama bu iliskide mutlu degilim", "Ben baska türlü bir
    beraberlik düslemistim" vs..vs.. Sonra gelsin uykusuz geceler...
    bir türlü karar verememeler... ruhen gidip gelmeler... "Hele biraz daha
    zaman gecsin" diye nikah ertelemeler...

    Birlikteymis gibi yaparken,sevecek baska yüzler, yüzecek baska denizler
    kollamalar.. "Aslinda bütün bunlar bizim iyiligimiz icin"e kendini
    kandirmalar.
    Sonrasi hep ayni: Bekleyenin "Hani sonbaharda bulusacaktik. Hazan geldi
    gecti,
    sen gelmez oldun" sizlanmalari... Bekleyenin "Geliyorum az kaldi"
    oyalamalari...
    Bittigini bile bile isi uzatmalar; söyleyemedikce hepten bataga
    saplanmalar...
    Terke makul bir gerekce ararken hepten carsafa dolanmalar...
    Veda konusmasinda süslü iltifat cümlelerinin arasina, o cümleleri
    hiclestiren
    mayinlar serpistirmeler...
    Üzgün görünmeler... bagis dilenmeler... "...ama kacinilmazdi" demeler...

    "Sözünden caydin" yakinmalarini "Sen de eski sen degilsin. Degismissin" diye
    gögüslemeler...
    ....asıl kendinin degistigini bilmezden gelmeler... Ve son sahne: Terk
    edenin o mahcup "Yapamiyorum, dayanamiyorum..her seyi denedim.." itirafina
    karsilik terk edilenin kirik calimi: "ugurlar olsun! Ben yoluma devam
    ediyorum".

    Ihanetler hep böyledir: ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az aci
    verir. Ondan sonra dur durak yoktur: Güvenilmez asik, sevdikce kiran,
    gezdikce ardinda bir kirik kalpler mezarligi birakan bir dervise döner.

    Artik acilara hapsolmustur: Bulusmak istedikce ayrilacak, birlesmeye
    calistikca parcalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"i tutup, terk
    edildiginde, mukadder yalnizligina kapanacaktir.

    CAN DÜNDAR


    Frank Woods bunu beğendi.

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307