BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SEÇKİN TÜRK GENERALİ: MUSTAFA KEMAL
I) “Kaderin Adamı” Tarih Sahnesine Giriyor
Mustafa Kemal atandığı 19. Tümen henüz oluşma halindedir. Onu bir hayli uğraşmadan sonra bulur. 2 Şubat’ta komutayı ele alır. Tümen 57 alay ile 2 depo alayından oluşmuştur. 19. Tümen 25 Şubat’ta Eceabad’a geçer. Orada 72 ve 77 alaylarla yeniden örgütlenerek Eceabad Seddülbahir savunması ile görevlendirilir.
Bu arada Rusya, Almanya karşısında bunalmıştır. Silâh, araç ve malzemeye ihtiyaç vardır. İtilâf devletleri Rus savaş gücünü takviye etmek, Osmanlı Devleti’ni savaş dışı kılmak, Balkan Devletlerini ve İtalya’yı yanlarına çekebilmek gibi nedenlerle Çanakkale Boğazını açmaya karar verirler. Ancak Boğaz nasıl geçilecektir? Sadece donanma gücü ile bu mümkün müdür? Bu şüphelidir. Fransızlar kesin sonuç Batı Cephesinde alınacağı için kara harekâtına şiddetle karşı çıkarlar. Dolayısıyla Çanakkale 18 Mart 1915’te güçlü müttefik deniz kuvvetiyle zorlanır. Netice ümit kırıcıdır. Saldırganlar üç muharebe gemisi, 2 zırhlı ve bir kravazör kaybeder ve çekilmek zorunda kalırlar.
Yenilgi özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinde olumsuz yankılar yaratır. Olay bir itibar meselesine dönüşür. Müttefikler ister istemez kara harekâtına karar verirler. Boğaz istihkâmları susturulacak, İstanbul yolu açılacaktır.
Türk tarafı da 18 Mart’tan sonra bölgede bir çıkarma hareketi beklemektedir. Dolayısıyla bölgede 5. Ordu oluşturulmuş, başına Alman Generali Liman von Sanders mareşal rütbesi ile atanmıştır. Mareşal ilk iş olarak Türk komutanlarınca hazırlanan düşmanı kıyı hattında karşılamak stratejisi yerine, savunmayı düşman topçu menzil hattı dışına alan esnek bir savunma sistemini benimsemiştir. 5. Ordu emrinde, 6. Piyade Tümeni bir Süvari Tugayı, 4 seyyar jandarma taburu vardır. Liman Paşa çıkarmayı Saros Körfezi veya Anadolu kıyısında beklemektedir. Bu itibarla 2 tümeni Gelibolu’da, 2 tümeni Anadolu yakasındadır, 1 tümeni yarımada güneyini savunacak şekilde konuçlandırılmıştır. Mustafa Kemal’in komutanı olduğu, 19. Tümen ordu ihtiyatı olarak Bigalı’dadır. Bu plâna göre, Gelibolu Yarımadası güneyine yapılacak çıkarma harekâtı karşısında bir Türk tümeni bulunacaktır.
Buna karşılık İngiltere ve Fransa ateş gücü yüksek 5 piyade tümeni ve 1 piyade tugayını çıkarma için görevlendirmişlerdir. Arkalarında güçlü bir donanma desteği vardır. Plânları şöyledir: esas çıkarma Seddülbahir ve Kabatepe’ye yapılacaktır. Kumkale’ye çıkacak Fransız birliği 2 Türk tümeninin esas çıkarma yerine müdahalesini önleyecektir. Saros Körfezinde gösteri hareketleri düzenlenecektir. Seddülbahir’e çıkanlar birinci gün Alçıtepe’yi; Kabatepe’ye çıkanlar birinci gün Conkbayırı – Kocaçimen hattını ele geçirerek Boğaz tabyalarının gerilerine inerek onları susturacak ve İstanbul yolunu açacaklardır. Hesaplarına göre, bir hafta içinde plân gerçekleşerek ve Osmanlı Devleti savaş dışı edilecektir.
Çıkarma hareketi bu plâna göre 25 Nisan 1915 günü erken saatlerde başlar. Çıkarma bölgesinde sadece 9. Tümenin birlikleri vardır. Bu tümenin 26. Alayı Seddülbahir’de ateş gücü çok üstün olan çıkarma birliklerine karşı kahramanca direnir. Ancak İngiliz ve Fransızlar ağır zayiat pahasına güç halle kıyıda tutunurlar.
Esas sürpriz kuzeyde hazırlanmıştır. Anzak Kolordusu Kabatepe’nin biraz ilerisine sürüklenerek Arıburnu’na çıkar. Hedef Conkbayırı – Kocaçimen hattını tutmak ve Kilidülbahir platosunun kuzeyle bağlantısını kesmek ve Boğaz tabyalarının gerisine düşerek onları susturmaktır. Kıyı zayıf gözetleme birliklerince tutulmuştur. Çıkarmayı takip eden saatlerde 9. Tümen Komutanı Halil Sami, 19. Tümen’den bir tabur yardım ister. 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal, bu istek ve kendi yaptırdığı gözetlemeler sonucunda, önceden düşündüğü gibi, düşmanın önemli kuvvetlerle karaya çıktığını ve hedeflerinin Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacağını isabetle tahmin eder. Durum naziktir. Boğaz savunması çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hemen birliklerini hazır hale getirir. Tümen ordunun yedek gücüdür. Ancak ordu komutanının emri ile kullanılabilir. Ordu komutanı ile irtibat sağlamak ister, ama bu gerçekleşmez. Kolorduyu durumdan bilgilendirir. Bütün sorumluluğu üzerine alarak 57. Alay ve bir dağ bataryasının başına geçerek Kocaçimen Tepesi’ne hareket eder. Oraya vardığında denizdeki zırhlılar ve gemiler görülür. Ama Arıburnu görüş alanının dışında kalmaktadır. Mustafa Kemal alaya kısa bir istirahat verip, Conkbayırı’na yönelir. Yanında birkaç subay vardır. Önce atlı sonra yaya olarak Conkabayırına varılır. Görülen manzara şudur: Bir Türk Müfrezesi Conkbayırı’na koşarak çekilmektedir. Mustafa Kemal derhal müdahale eder:
- Niçin kaçıyorsunuz?
- Efendim, düşman!
- Nerede?
- İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterirler.
- Düşmandan kaçılmaz.
- Cephanemiz kalmadı.
- Cephaneniz yoksa, süngünüz var. Süngü tak, yere yat, komutunu verir. Gerideki birliklerinin marş marşla oraya gelmelerini emreder. Takip eden düşman birlikleri de yere yatmak zorunda kalırlar. 57. Alayın birlikleri yetişince, derhal saldırıya geçilir ve tümenin diğer alaylarını da hareket sahasına yakınlaştırır. Ayrıca 27. Alaya da hücum emri verir. Mustafa Kemal, askere taarruz etmeyi değil, ölmeyi emretmiştir. Onlar da vatanları uğruna ölümüne saldırırlar. Düşman birlikleri geriye atılır. Hatta bir kısmı paniğe kapılarak sandallara koşarlar. Anzak Kolordu Komutanı birliklerinin geri alınmalarını teklif eder. Amiraller bunun için en az 3 gün gerektiğini belirtince İngiliz Başkomutanı Hamilton birliklerden direnmelerini ister.
Gece olunca Anzaklar yeni birliklerle takviye edilir. Ertesi günü saldırıyı tekrarlarlar. Mustafa Kemal de iki piyade alayı takviye alır, taarruza kalkar. Ancak eldeki kuvvetin azlığı, askerin aşırı yorgunluğu, karşı tarafın devamlı takviye alması ve güçlü donanma desteği, arazinin durumu, düşmanı denize dökmeye mani olur. Fakat Conkbayır’ı tutulmuş, düşman baskını boşa çıkarılmış, Boğazın açılması önlenmiş, düşmanlar bir kıyı şeridine adeta hapsedilmiştir.
Bu başarılar üzerine Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te harp meydanında albaylığa yükseltilir.
Düşman Seddülbahir’den cephe saldırılarıyla, Arıburnu’nunda da çevirme hareketleriyle Boğaz tabyalarını düşürüp, donanmasına İstanbul yolunu açamamıştır. Bu durumda karşısında iki seçenek vardır.
1) Kış gelmeden önce çekilmek,
2) Yeni kuvvetler getirerek zaferi sağlamak. Türkler için önemli olan 2. İhtimal karşısında yeni saldırı hedefini doğru tahmin etmek ve ona göre isabetli tedbirler almaktır.
Mustafa Kemal’e göre yeni bir saldırının temel hedefi yine Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacaktır. Bunun için düşman, muhtemelen Arıburnu kuzeyine çıkacaktır. Dolayısıyla Kabatepe’yle Suvla – Anafartalar bölgeleri, ayrı birer savunma bölgesi olarak düzenlenerek, sorumlu birer komutanın emrine verilmelidir. Fakat Mustafa Kemal’in ısrarla yaptığı sözlü – yazılı uyarılar ciddiyetle dikkate alınmaz. Arıburnu kuzey mıntıkasına 2500 kişilik bir birlik yerleştirilmekle yetinilir.
İtilâf kuvvetleri 6 Ağustos’ta Arıburnu cephesinde şiddetle saldırıya geçerler, biraz ilerlemeden sonra durdurulurlar. 7 Ağustos’ta 19. Tümene yapılan saldırı da arzu edilen neticeyi vermez. Gerçekte bütün bu hareketler, Türk kuvvetlerini ve yedek güçlerini yerlerinde tutmak amacına yöneliktir. Asıl sürpriz saldırısı kuzeye, Mustafa Kemal’in ısrarla söylediği yöne yöneltilmiştir. 6/7 Ağustos gecesi iki düşman tümeni Arıburnu kuzeyine çıkar ve Conkbayırı istikametinde saldırıya geçer. Daha kuzeyde Suvla’ya çıkarılan 3 tümenin amacı ise, Saros körfezi mıntıkasından gelecek Türk takviye kuvvetlerini önlemek ve Kocaçimen Tepesi kuzeyinden geniş bir çevirme hareketiyle Boğaza inmektir. Durum kritik, her an kıymetlidir. Ordu Komutanı Liman Paşa Anafartalar Grup Komutanına derhal taarruz emri verir. Komutan askerin aşırı yorgunluğu nedeniyle saldırının bir gün ertelenmesini ister. Komutan derhal emekliye sevk isteğiyle görevden alınır. 8/9 Ağustos gecesi Mustafa Kemal Anafartalar Grup Komutanı olmuştur 37. Henüz 34 yaşındadır. Ortaya çıkan tehlikeli durumu önlemekle görevlendirilmiştir. O zamanki İngiliz Bahriye Nazırı Churchill’in deyimiyle “kaderin adamı” 9 Ağustos 1915’te süngü hücumu ile düşmanı Anafartalarda geriletir. 10 Ağustos sabahı “İlahî bir süngü hücumu” ile cephenin kilit noktası Conkbayırında durumu düzeltir. Bu savaşlarda Mustafa Kemal’in göğsüne bir şarapnel parçası isabet eder. Saat parçalanır, kendisine bir şey olmaz. Bundan sonraki hareketler savaşın gidişini etkilemez. “iyi sevk ve idare edilen, cesaretle, yiğitlikle dövüşen asil Türk ordusu karşısında” itilâf kuvvetleri siperlere gömülürler38a.
Bu arada takviye kuvvetleri isteyen İngiliz Başkomutanı General Hamilton 16 Ekim 1915’te görevden alınmıştır. Yerine atanan General Monroe “En iyi çözüm Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmaktır.” görüşündedir. İngiliz Millî Savunma Bakanı Kitchener durumu yerinde gördükten sonra boşaltma kararını alır. 19 – 20 Aralık 1915 Arıburnu ve Anafartalar, 8 – 9 Ocak 1916’da Seddülbahir boşaltılır.
Mustafa Kemal tahliyeden önce 10 Aralık’ta görevi Fevzi Paşa’ya (Çakmak) devretmiştir. Onun Çanakkale’den ayrılış nedeni sağlık sorunlarına bağlanmaktadır. Aslında esas sebebin Liman Paşa ile aralarında çıkan görüş ayrılığı olduğu anlaşılmaktadır38b.
Çanakkale Savaşı birçok açıdan önemli sonuçlar doğurur. Bunlar arasında savaşın iki yıl uzaması, Çarlık Rusyası’nan çökmesi, Balkan Devletleri’nin ve İtalya’nın savaş politikalarının değişik yönlenmeleri, Türk Ordusuna kazandırdığı moral gücü ilk önce söylenmesi gereken şeylerdir.
Ancak Çanakkale Savaşlarının en önemli sonucu Mustafa Kemal’in askerî dehasını gözler önüne sermesidir. Mustafa Kemal olaylar karşısında durumu çabuk kavramak, süratle ve soğukkanlılıkla gerçekçi, yürekli ve kendine güven içinde doğru karar vermek, verdiği kararı büyük bir enerji ve cesaretle bizzat uygulamak, insiyatifini cüretle, fakat isabetle kullanmak, sorumluluğu çekinmeden üzerine almak, gibi üstün komutanlık kabiliyeti göstermiş ve savaşın genel gidişi üzerinde birinci derecede etkili olmuştur.
Nitekim İngiliz resmi tarihi bunu şöyle özetler. “Bir tümen komutanının 3 muhtelif yerde vaziyette nüfuz ederek, yalnız bir muharebenin gidişine değil, aynı zamanda bütün sefer ve hatta bir milletin mukadderatı üstünde bu kadar derin tesirler yaptığı tarihte pek ender rastlanan bir olaydır.”
Zamanın İngiliz Bahriye Nazırı, İkinci Dünya Savaşı’nın yılmaz İngiliz Başbakanı Churchill, onun rolünü şöyle ifade eder: “Mustafa Kemal 9 Ağustos’da Anafartalar’daki başarılı harekatından sonra geceyi, bu paha biçilmez sırtı alma hazırlığı içinde büyük çaba harcayarak geçirdi. Bizzat yönettiği şiddetli baskın hücumu ile, bu dar bölgede yerleşmiş olan bin kişilik İngiliz kuvvetini yok etti. Türkler Conkbayır’ını aştılar ve zaferin sonuna kadar da orada kaldılar. Bu başarı perdeyi kapatan olaydır.”
Gelibolu’daki birliklerin başkomutanı General Hamilton 9 – 10 Ağustos 1915 Savaşları için şu kaydı düşmüştür: “... Conkbayırı’nda Türkler en etkili savaşlarını veriyorlar. Mamafih, kayıpları bizden fazla. Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.”39a
Gelibolu savaşları esnasında Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın harekât şube müdürlüğünü yapan İsmet Bey’in (İnönü), bu konudaki değerlendirmesi çok dikkat çekicidir. “... Çanakkale’ye müttefiklerin ilk asker çıkarmasının hemen ilk gününden itibaren Atatürk bir yıldız gibi parlamaya başlamış ve her gün biraz daha dikkati çeker hale gelmiştir. Burada Atatürk kumandanlık imtihanını tasavvur olunabilecek en büyük güçlükler içinde, hergün yeni bir muvaffakiyetle yürütür bir yola girmiştir. Çanakkale’de ilk günden itibaren üzerinde toplanmış olan şerefler ve ümitler Atatürk’ü dokunulmaz hale getirmiştir.”39b
Öyle ki Enver Paşa cepheyi ziyaret ettiğinde, Anafartalar Grubuna uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâsını Liman Paşa’ya verdiğinde Paşa bunu kabul etmediği gibi, Enver Paşa’dan da kabul etmemesini ve bir yazıyla Mustafa Kemal’in gönlünü almasını istemiş ve bu istek yerine getirilmiştir. Özetle Çanakkale Zaferinin en önemli neticesi Millî Mücadele liderini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin banisini, bütün üstün nitelikleriyle ortaya çıkarması ve ona bir nevi dokunulmazlık kazandırmasıdır. Artık bundan sonra hiçbir güç, onun zirveye tırmanmasını engelliyemiyecektir.
II. Mustafa Kemal Paşa Doğu Cephesi’nde
Mustafa Kemal bazı sebeplerle hava tebdili alarak İstanbul’a gelir. Kısa bir süre dinlendikten sonra Sofya’ya eski arkadaşı Fethi Bey’in yanına gider. Orada iken Çanakkale’den Edirne’ye nakledilen 16 Kolordu Komutanlığına atanır (14 Ocak 1916). Ocak ayı sonlarında görevine başlar. Kolordu’nun Galiçya’ya gitmesi bahis konusudur. Ancak Doğu cephesinde ciddi sıkıntı vardır. İngiliz ve Fransızların Gelibolu’dan çekileceklerini anlayan Ruslar o bölgedeki güçler doğuya gelmeden sonuç almak maksadıyla saldırıya geçmişlerdir. III. Ordunun tuttuğu cephe 11 Ocak 1916’da yarılır. 16 Şubat’ta Erzurum düşer. Ruslar Of – Bayburt – Mamahatun hattına dayanırlar. Cephenin güneyinde Muş ve Bitlis de işgal edilmiştir. Durumu düzeltmek ve Erzurum’u kurtarmak amacıyla II. Ordu Doğuya kaydırılır. 16. Kolordu II. Orduya bağlıdır. Mustafa Kemal bir ay kadar süren bir yolculuktan sonra görev yerine ulaşır. Yolda iken 27 Mart 1916’da generalliğe terfi şifresini alır40. Mustafa Kemal, Bitlis Cephesi’ne yönelirken, bazı subayların yollarda soyulmaları üzerine, suçluları derhal tespit ettirip Harp Divanı’na vererek şiddetle cezalandırır. Bu enerjik tutumun neticesi olarak cephe gerisinde asayişsizlik hareketleri görülmez. Doğu cephesinde Mustafa Kemal’in amacı Bitlis ve Muş’un kurtarılmasıdır. Karşılıklı ilerleme ve gerilemelerden sonra gerekli hazırlıkları yapan Mustafa Kemal 2 Ağustos’da saldırıya geçer. 7 Ağustos’ta Muş, 8 Ağustos’da Bitlis kurtarılır. Cephenin bu kısmına nisbî bir istikrar gelir.
Mustafa Kemal Paşa II. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olduğu 13 Aralık 1916’dan 2 Ocak 1917 tarihine Ordu Komutanına Vekâlet eder. Bu vesile ile ilk defa olarak İsmet Bey’le (İnönü) beraber çalışmak ve onu yakından tanımak, tartmak imkânını bulur. Burada ikisi arasında başlayan dostluk hayatlarının sonuna kadar sürüp gider.
Mustafa Kemal 17 Şubat 1917’de Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığına, ordu komutanı yetkisi ile IV. Ordu emrinde olmak üzere atandı. Paşa atandığı görevin mahiyetini öğrenmek için Şam’a gelir. Yol boyunca ve Şam’da, IV. Ordu Komutanı ve Bahriye Nazırı olup Suriye’yi kral naibi gibi geniş yetkilerle şaşaalı ve debdebeli bir şekilde yöneten Cemal Paşa’nın misafiri olur. Mustafa Kemal Paşa yaptığı incelemeler sonunda Hicaz’ın savunulamayacağını, Suriye Cephesi’nin tehlikeli durumu sebebiyle, Hicaz’daki kuvvetlerin de Suriye’ye getirilmesi gerektiğini, cephenin o günkü haliyle “Hicaz Seferi Kuvvetler Kumandanlığını” asla kabul edemeyeceğini Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya bildirir. Enver Paşa cevabında İstanbul’dan Şam’a hareket etmek üzere olduğundan kendisinin beklenmesini ister41. Görüşme sonucu görev iptal edilir ve Mustafa Kemal vekâleten II. Ordu Komutanlığına atanmıştır. Cephedeki II. ve III. Ordulardan Kafkas Ordular Grubu Komutanlığı oluşturulur. Grubun komutanlığına Ahmet İzzet Paşa atanır.
1917 ilkbaharında Rusya’da ihtilâl başlamıştır. Bir süre sonra bunun etkileri Rus askerleri arasında görülmeye başlar. Netice olarak Doğu cephesinde tehlike azalmaya yüz tutar. Buna karşılık Irak Cephesi tehlikeli bir duruma girer. Zira İngilizler 1917 Martında Bağdat’ı almışlardır. Enver Paşa Asya cepheleri durumunu görüşmek üzere Kafkas Orduları Grup Kumandanı Ahmet İzzet Paşa, IV. Ordu kumandanı Cemal Paşa, II. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa ve VI. Ordu Kumandanı Halil Paşa ile Halep’te görüşür (24 Haziran 1917). Toplantıda Kafkas Cephesi’nin takviye edilerek, savunulmada kalınması, Suriye Cephesi’nde düşünülmekte olan taarruzdan vazgeçilmesi, buna mukabil Irak Cephesi’nde harekete geçilmesi ancak mevcut kuvvetlerle bunun mümkün olup olamayacağı üzerinde durulması kararlaştırılmıştır.
İşte bu toplantıdan sonra Bağdat’ı kurtarma harekâtında VI. Ordu ile işbirliği yapmak üzere, VII. Yıldırım Ordusu adıyla seçme bir ordunun kurulmasına Başkumandanlıkça lüzum görülmüştür. Esasen Enver Paşa bu iş için Almanya’dan yardım istemiş, bir tugay kadar Alman askeriyle General Falkenhayn’ın42 gönderileceği vaadini almıştır. Alman Generali Osmanlılar hesabına borç yazılan 5.000.000 altın ile İstanbul’a gelir. Ordular Grup Karargâhı tamamen Almanlar’dan oluşmaktadır. Karargâhta her türlü muamele Almanca olarak yapılmaktaydı. Kendisine mareşal ünvanı ve rütbesi verilen General Falkenhayn her ne kadar ara sıra Osmanlı üniforması giymekteyse de karargâhtaki bütün Alman Subayları Alman üniformasını giymekteydiler.
Yıldırım Grubuna Iraktaki VI. Ordu ile teşekkül halindeki VII. Ordu dahildir. Bunlara Filistin cephesinde bulunan VIII. Ordu da katılmıştır.
Kurulması kararlaştırılan VII. Ordu Komutanlığı Mustafa Kemal Paşa’ya teklif edilir. Anlaşıldığına göre bu atamanın yapılmasını isteyen Grup Komutanı Falkenhayn’dır. Çünkü Enver Paşa, önce Vehip Paşa’yı teklif eder. Alman Generalinin ısrarı üzerine 1 Temmuz 1917’de Mustafa Kemal Paşa’ya VII. Yıldırım Ordusu Komutanlığını “Hevesle yapmaya hazır mısınız?” diye sorar. Durumunda tuhaflık olduğunu sezen Paşa, derhal verdiği cevapta, teklif edilen VII. Ordu Komutanlığını “Tarafınızdan uygun görülen her görevi vatanın yüksek yararlarına uygun düştüğüne inandığın için bütün heves ve vicdanımla yapacağım” şeklinde cevaplandırır. Ancak olumlu cevap 4 gün sonra alınır43. Mustafa Kemal Paşa VII. Ordu Karargâhını oluşturmak üzere yaverleriyle İstanbul’a gelir. Bir ay kadar bir süre hazırlıktan sonra, Halep’e ordu karargâhına döner. Grup Komutanı ile Ordu Komutanı arasındaki temaslar normal seyrini takip ederken kısa bir süre içinde ilişkiler çatışmaya dönüşür. Bu sürtüşmenin çeşitli nedenleri vardır. Bunların en başında geleni, Mareşal Falkenhayn’ın Türkleri küçümsemesi, çok geniş yetkili bir sömürge idarecisi gibi davranmasıdır. Osmanlı hükümetine borç yazılan altınlar, yörede etkili şahıslara dağıtılmakta, bunlar Almanya hesabına kazanılmaya çalışılmaktaydı. Millî Egemenlik ve gurur konularında son derece hassas olan Mustafa Kemal Paşa’nın buna göz yumması mümkün değildi. Mustafa Kemal Grup Kumandanına Alman subaylarının Arap Şeyhleri ile doğrudan temas etmeyip ordu kanalıyla hareket etmeleri gerektiğini hatırlatır. Falkenhayn bunu dikkate almaz, netice olarak iki komutan arasında normal ilişki sağlamak imkânı kalmaz. Diğer taraftan bölgede alınacak tedbirler konusunda da görüş ayrılığı vardır. Yıldırım Grubu Irak’ı hedef alarak kurulmuştur. Ancak bunun olumlu sonuç vermesi için önce Sina Cephesinin güven altına alınması gerekçesiyle VIII. Ordu da Mareşal’a bağlanmıştır. Böylece Falkenhayn, bölgenin tek hâkimi durumuna girmiştir. Millî çıkarlar konularında son derecede hassas olan Mustafa Kemal, ülkeyi bir Alman sömürgesi haline getirmeye yönelik bu hareketlere kayıtsız kalamazdı. Falkenhayn’ın almayı düşündüğü siyasî ve askerî tedbirleri ile mutabık değildir. Her zamanki medeni cesareti ve berrak zekâsı ile durumu bütün çıplaklığı ile 20 Eylül 1917’de Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirir. Raporun bir sureti Sadrazam Talat Paşa’ya, İttihat ve Terakki’nin ileri gelen simalarına bilgi için sunulur. Bu raporda özetle şu görüşler dile getirilmiştir.
1) Halk ile idare arasında bağlar sarsılmıştır... Evde kalanlar,kadınlar, acizler veya asker kaçaklarından oluşmakta olup, ürettikleri kendi ihtiyaçlarına bile yetmemesine karşılık, hükümet onların aç kalmalarını bile düşünmeden, ellerindekini almak mecburiyetindedir... Hükümetin güçsüzlüğü sebebiyle, ülke anarşi içindedir... Rüşvet ve vurgun başını almış yürümüştür... Ticarî iktisadî çöküntü endişe verici bir hal almıştır... Savaş sürüp giderse, çürüyen devlet binası bir gün birdenbire hep birden çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
2) Askerî vaziyet, harbin yakın bir gelecekte biteceği ümidini vermemektedir. Müttefiklerimizin askerî darbelerle düşmanlarımızı savaşa zorlaması bahis konusu değildir. Almanların stratejisi “geliniz, bizi yeniniz” ilkesine bağlanmıştır. Savaş daha çok uzayacaktır. Ve savaşın bitim anahtarları bizim partinin elinde değildir.
3) Türkiye’nin askerî vaziyetine gelince, ordu savaşın başlangıcına göre çok zayıf olup, mevcut 5/1’e düşmüştür. Memleketin insan kaynakları, bu boşluğu doldurmaya yeterli değildir... Bana gönderilen biner mevcutlu taburların yüzde ellisi mecalsiz sıskalardan ibaret olup kalan asker 17 – 20 yaşlarında gelişme çağındaki çocuklarla, 45 – 55 yaşlarındaki işe yaramaz kimselerdir. İstanbul’dan 1000 kişiyle yola çıkan taburlar Halep’e 500 kişi olarak gelmektedirler... Kafkas Cephesi duraklama halindedir... Irak’ta İngilizler hedeflerine ulaşmış haldedir. Sina ve Hicaz’da düşman henüz hedefine ulaşamamıştır. Saldırıya hazırlanmaktadır. İngilizler için emellerine hizmet edecek bir Filistin devleti kurulması hayatî önemi haizdir. Bu durumda Batı’da taarruza hazır bulunarak, Suriye’de düşman girişimlerini boşa çıkarmak önemlidir. Bu durumda son kuvvetlerle Irak’ı geri almayı düşünmeye imkân yoktur...
4) Bu sözlerimin neticesi, artık herşey bitmiştir. Bulunacak çare kalmamıştır anlamı değildir... Kurtuluş çareleri vardır. Kurtuluş imkânı mevcuttur. Ancak isabetli tedbirler almak lazımdır. Bunun için:
a) İçten hükümeti kuvvetlendirmek, iktisadî hayatı yoluna koymak ve açlığı giderecek tedbirler alınmalıdır.
b) Askerî politikamız bir savunma politikası ve bir tek neferi son ana kadar saklamak olmalıdır. Bunun gereği ülkemiz dışındaki bütün kuvvetlerimiz geri çekilmelidir...
5) Suriye ve Hicaz’ın sorumluluğu şimdiye kadar olduğu gibi kendi evlatlarımızdan birinin elinde olmalıdır. Sina Cephesinde de komuta mustakilen bizden birisine verilmelidir... Almanları idare etmek gibi sebepler, vatan menfaatlerinin gereklerini önlememelidir... Hayat ve memat meselelerinde olsun, karar vermek hakkından mahrum olduğumuzu zannetmiyorum... Sina Cephesini Kress ve VII. Ordu Kumandanının müdafaa etmesi ve bu iki orduya Falkenhayn’ın kumanda etmesini memleket menfaatleri gerektiriyorsa, bu halde general Falkenhayn’ın bütün Suriye ve Hicaz’a kumanda eden zatın emri altına girmesi, tartışmaya tahammülü olmayan bir meseledir. Bu halde devlet nazarında en yüksek sorumlu bir Osmanlı olup, bütün iç ve siyasî kuvvetler onun elinde ve Falkenhayn sadece bir askerî kumandan durumunda kalır... Sina Cephesine gönderilecek VII. Ordu kıtaları, düşman saldırısı halinde parça parça savaşa katılıp, von Kress’in emrine girmesine seyirci kalamam ve en ufak bir kıtamın müdahale ettiği cepheyi kayıtsız şartsız kendi emrim altına alırım. Yani kuvvetler muharebe sebebiyle Sina Cephesinde bir kumanda altında erimeye mecbur olursa, bu kumandan ancak ben olabilirim... Halen içinde bulunduğumuz bataklıktan Almanlarla beraber kurtulmak zaruri ise de, Almanların bu durumdan ve harbin uzamasından yararlanarak bizi sömürge şekline sokmaları ve memleketimizin bütün kaynaklarına el koymalarına karşıyım. Ülke ileri gelenlerinin bu hususta hiç değilse Bulgarlar kadar kıskanç ve müstakil olmalarını lüzumlu görürüm... Almanları hoş tutacağım diye mütemadiyen fedakârlıkta bulunmak herhangi bir müttefike ve özellikle Almanlara merhamet ve insaf telkin etmeyip, belki verdiklerimizden yüz kat fazlasını istemeye yöneltir.
Bugün Falkenhayn, her vesilede herkese karşı Alman olduğunu ve elbette Alman menfaatini en ziyade düşüneceğini söyleyecek kadar cüret sahibidir. Halep’de, Fırat’ta ve Suriye’de Alman siyaseti ve Alman menfaati ne demek olduğunu ve özellikle bu sözü sarfeden bir Alman Konsolosu olmayıp, yüz binlerce Türk kanı için karar veren bir kumandan olursa, işin vatanımızın çıkarlarına tamamen aykırı olduğunu anlamamak mümkün değildir.
Falkenhayn, geldiğinden beri aşiret ileri gelenleriyle Alman subaylar aracılığı ile doğrudan temas halindedir. “Araplar Türklere düşmandır. Biz Almanlar tarafsız olduğumuzdan onları kazanabiliriz.” sözünü bizzat bana, bir ordu komutanına söylemiştir. Bu halde... memleket kâmilen bizim elimizden çıkarak bir Alman sömürgesi haline girmiş olacaktır. General Falkenhayn bu maksat için bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu’dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanmış olacaktır.
Velhasıl gerek hükümet idaresi ve gerekse ahali içinde yapılacak işlerin alalade bir memleket meselesi değil, en başta gelen bir memleket savunması meselesi olduğu bu devirde, vatanımızın hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz ve idaresi altına verilmesi devletin varlığını hiçe indirger.”
Mustafa Kemal 24 Eylül 1917’de Enver Paşa’ya gönderdiği ek raporda özetle şu noktalar üzerinde durur:
1) Raporun 1. ve 2. Bölümlerinde Sina Cephesi’ndeki kuvvetler mukayese edilerek, burada ancak bir savunma savaşı yapılabileceği; yurt dışında ve içindeki bütün kuvvetlerin Sina’ya yollanması gerektiği, Şimdiki kuvvetlerle Mareşal Falkenhayn’ın saldırıya geçmesinin yanlış olacağı,
2) Bir savunma görevi alacak olan Sina Cephesine iki ordu karargâhının sığamayacağı; kendisinin bu cepheye kumanda etmek için Arıburnu ve Anafartalar’da 11 tümen ve bir süvari tugayına, ikinci ordu komutanlığında da on tümeni idare ederek istenilen deneyimi kazandığını,
3) Falkenhayn’a ne askerî ne de siyasî asla güveni olmadığını, mareşalin aylardır hiçbir iş görmediğini, onun Sina Cephesinde görev alamayacağını, oraya kendisinin komuta etmesini, bu olmadığı taktirde VII. Ordu Komutanlığından af edilmesini, raporlarına cevap alamazsa mareşal Falkenhayn’ın emrinde çalışmayacağını, kendisine bildireceğini, Başkomutan Vekilinin bilgilerine sunar.
Enver Paşa, 29 Eylül tarihli cevabında, gerek memleket ve gerekse ordunun durumu hakkındaki görüşlerine katıldığını, ama düşmanlarımızın da üç senelik savaş sonunda bulundukları halin bizden iyi olmadığını; Rusya’nın girdiği ve İtalya’nın gireceği hallerin durumu lehimizde pek değiştirdiğini; VII. Ordu veya bunun büyük kısmı ile Sina Cephesi’nde Kresss Paşa’nın VIII. Ordu’nun yanında, VII. Ordu Kumandanı sıfatıyla başarı ile hizmet edeceğine inandığını ve fikrinin ayrıntılarını oraya gelecek olan Cemal Paşa’nın açıklayacağını belirtir.
Enver Paşa 2 Ekim 1917 tarihli yazısında da, 100 km’lik bir cephenin iki mıntıkaya taksiminin tabiî olduğunu, cephenin idaresine memur edilen Mareşal Falkenhayn’ın isabetli kararlar alacağı kanaatine katılmasını rica eder.
Bu arada Mustafa Kemal Paşa ile Mareşal Falkenhayn arasında görev ve yetki tartışması gittikçe gerginleşerek devam etmektedir.
Neticede Bakanlar Kurulunun verdiği yetki ile Bahriye Nazırı Cemal Paşa, tahkikatla görevlendirildi.
Cemal Paşa, her iki tarafı dinler. Başkumandan Vekiline, grup ile ordu kumandanı arasındaki anlaşmazlıkta, Mustafa Kemal’in tamamen haklı olduğunu, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın kaldırılması için, en kestirme yolun Mustafa Kemal’in ordu kumandanlığından istifâ etmesi olduğunu; bu itibarla Vekiller Heyeti adına haiz olduğu yetkiye dayanarak Mustafa Kemal Paşa’nın istifâsını kabul etmek mecburiyetinde kaldığını bildirir.
Enver Paşa bu istifâyı ancak II. Ordu Komutanı ile becayiş edilmesi şartıyla kabul eder 9 Ekim 1917. Ancak Mustafa Kemal bu atamayı kabul etmediğinden işlem fiilen yürürlük kazanmamış ve Paşa II. Ordu komutanı sıfatıyla izinli olarak 15 Ekim 1917’de İstanbul’a gelmiştir. Yerine Fevzi Paşa atanmıştır. Mustafa Kemal dönüş için yeterli malî güce sahip olmadığını görmüş, ve sahip olduğu cins atları satılması için Cemal Paşa’ya 2000 altın mukabili bırakmıştır. Cemal Paşa bunları 5000 altına satıp aradaki 3000 altın farkını da Mustafa Kemal’e gönderir44.
Mustafa Kemal’in o günkü askerî ve siyasî durumu değerlendirmesi gerçekleri bütün çıplaklığıyla yansıtması dolayısı ile çok dikkat çekicidir. Bu raporlar onun ileriyi görmesi, berrak zekâsı, gerçekleri yansıtmadaki medeni cesareti, karakteri, ülke meselelerine yabancıların karışmasına şiddetli tepkisi bakımından üzerinde dikkatle durulması, yorumlanması gereken belgelerdir.
Olayın sonucu Mustafa Kemal’in 9 ay kadar fiilî kumandanlıktan ayrılması oldu. Haklı olduğu, ülke çıkarlarını savunduğu halde istifâ etmek zorunda kalan Paşa üzüntülüdür.
Enver Paşa ile zaten iyi olmayan ilişkileri biraz daha bozulur. Onun imalı sorularına muhatap olur. Dolayısı ile yeni bir görev kabul etmez. Ancak Veliaht Vahidettin Efendi’nin Padişahı temsilen Almanya’ya yapacağı seyahata katılmayı kabul eder.
III: Geleceğin Padişahı İle Seyahat
Alman İmparatoru Kayzer Willhelm, 15 Ekim 1917’de Sultan Mehmet Reşat’ın davetlisi olarak gelir. Padişahı Almanya’ya davet eder. Padişah 73 yaşındadır ve rahatsızdır. Siyasi durum icabı ziyaretin iadesi gerekmektedir. Padişahı temsilen Veliahtın gitmesi ve orduyu temsilen tanınmış bir generalin heyete katılması kararlaştırılır. Heyette askeri danışman olarak Albay Naci (Eldeniz)’den başka, Başmabeyinci Lütfi Simavi de görevlendirilmiştir. Orduyu temsilen heyete katılması teklifine Mustafa Kemal olumlu cevap verir. Tahta çıkması pek uzak olmayan Veliaht ile tanışmak, ona gerçek durumu açıklamak ve güvenini sağlamanın gelecek bakımından yararlı olacağını düşünür. Vahidettin ile Vaniköy’deki sarayında görüşür. Seyahat 15 Aralık 1917’de başlar ve 4 Ocak 1918’de sona erer. Yol boyunca ve Almanya’da ikametleri süresince Mustafa Kemal Vahidettin’i savaşın gidiş yönü, ülke yönetimi, alınması gerekli önlemler konusunda sürekli uyarmaya çalışır. Hatta dönüşte bir ordu komutanlığı istemesini önerir. Seyahat süresi içinde Vahdettin’in davranışları yurt içinde olduğundan farklıdır. Mustafa Kemal ile her konuyu konuşmaktan çekinmez45.
Bu seyahatın Mustafa Kemal’in kariyerindeki yeri nedir? Önemi nedendir?
Bu gezinin Mustafa Kemal’in hayatının akışında oldukça önemli bir yeri vardır. 22 gün süre ile geleceğin Padişahı ile beraber olan Paşa onu yakından tanımak, iyi veya kötü yanlarını tartmak ve bir dereceye kadar da yakınlık sağlamak imkânını bulmuştur. Ayrıca gezi sırasında savaşın genel gidişi hakkında bilgi edinmiş, seçkin Alman generalleri Hindenburg ve Ludendorf ile tanışmıştır. Aynı şekilde Vahidettin de Mustafa Kemal’i üstün kabiliyeti ve tutkusuyla tanıma ve değerlendirme imkânını elde etmiştir.
Mustafa Kemal Almanya Seyahatı dönüşünde sol böbreğindeki bir rahatsızlık nedeniyle bir ay kadar yatakta tedavi gördü. Bir ara iyileşir gibi oldu, tekrar yattı. Neticede doktorlar tedavi için Viyana’ya gitmesinde ısrar ettiler. Yaveri Cevat Abbas işlemleri bakanlıkta takip etti. Konu ile ilgilenen Enver Paşa, öteden beri Mustafa Kemal Paşa’yı kendisine ciddi bir rakip olarak gördüğü için, işlemleri çabuklaştırdı. Mustafa Kemal’e bir emireri ile birlikte, en üst derece yolluk ve gerekli avans verildi. 25 Mayıs 1918’de Viyana’ya hareket edildi. Viyana’da 3 hafta kadar tedavi gördükten sonra, ilgili profesörün tavsiyesi üzerine, kaplıca tedavisi görmek için Karlsbad’a gider. Mustafa Kemal, 30 Haziran 1918 – 27 Temmuz 1918 tarihleri arasında Karlsbad’da tedavi görür. Bu süre içindeki yaşantısını Türkçe bazı kısımlarını da Fransızca olarak kaleme almıştır. Anılarının bir kısmı Prof. Dr. Afet İnan tarafından yayınlanmıştır46. Anılar Mustafa Kemal’in oradaki hayatı hakkında bilgi verdiği için değerlidir. Ancak bunların esas değerleri Mustafa Kemal’in 1919’dan önce, devlet idaresi, sosyal hayat, kadın – erkek ilişkileri, askerî yönetim konularında verdiği bakir bilgiler dolayısıyladır. Keza bu hatıralarda açıkça görülen husus, onun kitaba, okumaya, öğrenmeye karşı olan hudutsuz aşkıdır.
Mustafa Kemal Karlsbad’da iken V. Mehmet vefat etmiş, yerine Vahidettin VI. Mehmet adıyla Padişah olmuştur 4 Temmuz 1918. Mustafa Kemal Padişah’ı tebrik eder. Bu önemli değişiklikte İstanbul’da olmadığı için üzgündür. Ama tedaviye devam eder. Yaveri Cevat Abbas ona çabuk dönmesi için tel çeker. O önemli bir sebep olmadıkça dönmeyeceğini bildirir. Ardından yaverinin acele dönmemiz arzu buyruluyor teli üzerine, 27 Temmuz’da Karlsbad’dan Viyana’ya hareket eder. Fakat yakalandığı nezle nedeniyle birkaç gün Viyana’da kaldıktan sonra 2 Ağustos 1918’de İstanbul’a gelir. Onu çağırtan Yaver-i Ekrem Ahmet İzzet Paşa’dır. Sebep, Mustafa Kemal’in Vahidettin ile olan tanışıklığıdır. Ahmet İzzet Paşa onun İstanbul’da bulunmasında ve Padişah ile görüşmesinde yarar görmektedir.
IV. Vahidettin Padişah – Mustafa Kemal Ordu Komutanı
Mustafa Kemal yurda döndüğünde, Padişah’ın cülusundan beri bir aylık bir zaman geçmiş, ve işler belli bir istikamet almıştır. O önce Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Onun tavsiyesi üzerine Padişahla birkaç defa görüşür. Veliahtlığındaki gibi serbest konuşma izni aldıktan sonra, bazı önerilerde bulunur. Bunlardan bir tanesi şudur. “Kendiniz başkomutan olun, ve kendinize bir vekil değil, kurmay başkanı seçin. Çünkü herşeyden önce ülkede başlıca kuvvet kaynağı olan orduya egemen olmak gerekir.” Bunun üzerine 8 Ağustos’da Başkumandanlık Vekâleti ünvanı “Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye Riyaseti”‘ne çevrilmiş ve bu göreve Enver Paşa getirilmiştir. Diğer bir görüşmede, “... Yeni Padişahın ilk hareketi, kuvvetin sahibi olmalıdır. Kuvvet devleti, milleti ve bütün menfaatleri müdafaa eden kuvvet başkasının elinde oldukça sizin Padişahlığınız zahirî olmaktan ileri gidemez.” sözleri üzerine, Vahidettin, ben, Talat ve Enver Paşa hazretleri ile görüştüm demek suretiyle tutumunu açıklar. Unvan değişikliği olayı, bazılarını kuşkulandırmıştır. Ama Mustafa Kemal de tetiktedir. Bir gece Akaretler Yokuşunda hazırlanan bir suikastı boşa çıkarır. Onun Padişahı etkilemesinden huylanan Enver Paşa, bir senaryo hazırlamıştır. 16 Ağustos’da Cuma Selâmlığı sonrası Padişah’ın şifahi iradesiyle Suriye’de daha önce komuta ettiği, VII. Orduya Komutan atanmıştır. Tertip iyi hazırlanmıştır. Vahidettin Mustafa Kemal’i yanında birkaç Alman generali olduğu halde kabul eder. Hocası ve Padişah’ın yaveri olan Naci Bey (ELDENİZ) aracılığıyla ısrarla ilettiği yalnız görüşme isteğini dikkate almaz. Amaç Mustafa Kemal’in muhtemel itirazlarını önlemektir. Dışarıda Enver Paşa mütebessim beklemektedir. Mustafa Kemal’in serzenişlerine, her türlü yardımı yapacağını vaadetmekle karşılık verir. Fakat Suriye’de orduların birleştirilip onun emrine verilmesi teklifini ciddiye almaz47.
Mustafa Kemal 26 Ağustos 1918’de Halep’e gelir. İlk iş olarak cepheyi teftiş eder. Durum 10 ay öncesinden farklıdır. Çünkü onun VII. Ordu Komutanlığından istifasından sonra İngilizler 31 Ekim 1917’de Sina Cephesinde saldırıya geçerek cepheyi yarmışlar ve Kudüs’ü işgal etmişlerdir (9 Aralık 1917). Mustafa Kemal ile daha önce çatıştığını gördüğümüz Alman Generali Falkenhayn görevden alınmış, yerine General Liman von Sanders atanmış, ordu tam bir savunma havasına girmiştir. Mustafa Kemal cepheye geldiğinde, Yıldırım Orduları Grubu Kudüs-Yafa hattının kuzeyinde, deniz ile Şeri’a arasında cephe tutmuştur. VIII. Ordu sağda VII. Ordu soldadır. IV. Ordu Şeri’a doğusundadır. Ordular çok zayıf, cephane yetersiz, erler aç ve yarı çıplak bir vaziyettedir. 19 Eylül’de düşman 8. Ordu cephesine sekiz misli üstün bir güçle saldırır. Ve cepheyi iki saatte yarar. VII. Ordu önce saldırıları püskürtür, fakat İngiliz Süvari Birlikleri’nin 20 Eylül’de grup karargâhını basmaları ve ordunun gerilerine düşmeleri üzerine, Mustafa Kemal kuvvetlerini Şeri’a Nehri doğusuna geçirir. Sonra Der’aya, sonra da Şam’a çekilir. İngiliz baskınından zor kurtulan Liman von Sanders, onu Rayak’a çekilen IV. ve VIII. Orduların artıklarını düzenleyip yeni bir savunma hattı kurmakla görevlendirir. Mustafa Kemal durum değerlendirmesi yaptıktan sonra şu karara varır: “Bütün cephelerde ve bütün kuvvetler üzerinde emir ve kumanda kalmamıştır. Yapılacak iş Halep’e kadar kuzey yönünde çekilmektir.” O Grup Komutanını da ikna ederek, adeta grubun kumandasını ele alarak eldeki birliklerini Halep’e kadar çeker. Esasen ordu karargâhı 5 Ekim’de Halep’e gelmiştir. 13 Ekim’de de IV. Ordunun kalan birlikleri VII. Ordu emrine verilir. Kuvvetlerini yeniden düzenleyen VII. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, bir İngiliz tümenini Halep kuzeyinde Katma’da durdurur. Bu Suriye cephesi’ndeki son ciddî çarpışmadır. Bu çarpışma ile düşman Anadolu kapılarında durmaya mecbur edilmiştir48.
Bu arada Makedonya Cephesi yarılmış ve Bulgarlar 29 Eylül 1918’de ateşkesi imzalayarak savaştan çekilmişlerdir. Bu durum Osmanlı Devleti için ne ifade etmektedir? Bulgarların savaştan çekilmeleri Başkent İstanbul yolunun düşmanlara açılması anlamına gelmekteydi. Bu âcil tehlike nasıl önlenebilirdi? Tek çözüm Doğu Cephesi’nden kuvvet aktarmakla mümkündü. Kafkasya’dan kuvvet nakli o günün koşullarında ayları gerektiriyordu. Özetle tek çare kalmıştı. O da biran önce ateşkesi sağlamaktı. Esasen Almanlar 4/5 Ekim gecesi ateşkes için başkan Wilson’a başvurmuşlardı. Osmanlı Devleti de 5 Ekim’de aynı yolu tuttu. İtilâf Devletlerinin savaş suçlusu olarak gördükleri İttihat ve Terakki hükümeti ile anlaşma yapmak istemeyecekleri bilindiğinden Sadrazam Talat Paşa, 8 Ekim 1918’de istifâ etmişti. Yeni hükümeti kurmaya Tevfik Paşa memur edilmiş, fakat Paşa uzun bir süreden beri aktif politikadan çekildiği ve kabinesine İttihatçı vekil almak istemediği için, hükümet kurmayı başaramaz. Durumu öğrenen Mustafa Kemal, Başyaver Naci Bey aracılığı ile Padişah’a başvurur. Bir an önce tek olarak veya müttefiklerle müştereken barış yapmaktan başka çare kalmadığını, Tevfik Paşa hükümeti kurmakta zorlanıyorsa, derhal Ahmet İzzet Paşa başkanlığında Rauf, Fethi, Tahsin, Canbolat, Azmi ve Şeyhülislam Hayri ve kendisinden oluşacak bir hükümet kurulmasının zarurî olduğunu ve ancak böyle bir hükümetin duruma hâkim olabileceğini bildirir49.
Talat Paşa’nın direnmesiyle Ahmet İzzet Paşa Cavit Bey’i Maliye, Fethi Bey’i Dahiliye, Rauf Bey’i de Bahriye Nazırlığına getirir. Kabinede Mustafa Kemal yoktur. Ahmet İzzet Paşa Mustafa Kemal’in isteğine karşı, “Barıştan sonra işbirliği yapmak” yolunda bir cevap verir. Mustafa Kemal, beklemediği bir karşılık almıştır. “Barış gecikecektir. Barışa kadar çok çalkantılı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirim düşüncesiyle Harbiye Nezaretini istemiştim, yoksa barış olduktan sonra onun huzur ve sukûnu içinde Harbiye Nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Buna göre barıştan sonra işbirliğimizi hiç de zarurî ve hatta lüzumlu görmüyorum.” şeklinde bir cevap verir50. Böylece Mustafa Kemal’in Millî Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı olarak kabineye girmesi ve barış işlerini, ülke çıkarlarına uygun bir şekilde, hatta gerekirse padişah ve hükümeti Anadolu’ya çekerek yürütme düşüncesi gerçekleşemez.
Hükümet kurulur kurulmaz ilk iş olarak ateşkes işini ön plâna alır. Önceki girişimlerin başarısızlığını dikkate alarak, Büyükada’da esaret hayatı yaşayan İngiliz Generali Townshend’in aracılık teklifini benimser. General Townshend İngiliz Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Calthorpe’a gönderilir. Amiral ateşkes için Türk delegelerinin gönderilmesini ister. Ancak gönderilecek delege konusunda Padişah ile Sadrazam arasında görüş ayrılığı belirir. Zira Vahidettin delege olarak Damat Ferit’in gönderilmesini istemektedir. Padişah’ın teklifine Ahmet İzzet Paşa bu adam delidir. Kendisine bu kabil bir görev verilemez derse de Padişah “biz onu idare ederiz” sözleriyle kararlılığını belirtir. Anlaşıldığına göre Vahidettin mağlup olan devletlerde hanedanların yıkılmasından endişeye kapılmıştır. Mütareke görüşmelerinin saraya mensup birisi tarafından yapılmasını güvenli bulmaktadır.
Ahmet İzzet Paşa ertesi günü Damat Ferit ile görüşür. Damat Ferit görüşlerini şöyle açıklar: “Amiral Calthorpe’ı görür görmez devletin toprak bütünlüğünün korunması üzerine mütareke yapılmasını teklif edeceğim. Amiral bunu kabul etmezse Londra’ya gitmek üzere bir kruvazör isteyeceğim ve oraya varınca Krala, ben senin babanın eski dostu idim, arzularımın kabulünü senden beklerim diyerek tekliflerimizi kabul ettiririm...” Paşa ayrıca özel kâtip olarak da Rum Patrikanesi Kâtibi Kara Teodori’yi alacağını ilâve etmiştir. Sadrazam Padişah’a bu konuşmayı naklederek Damat Ferit Paşa’nın gönderilmesinden vazgeçilmesini istemişse de, Padişah’ın kararını değiştirememiştir. Durum Bakanlar Kurulunda tartışılmış kabine üyeleri karara şiddetle itiraz ile Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığında bir heyetin gönderilmesi kararını almışlardır. Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Bey Kurmay Yarbay Sadullah Bey delege olarak, Âli Bey de (TÜRKGELDİ) delegasyon sekreteri olarak heyet üyelerini oluşturmuşlardır51.
Delegelere 8 maddelik bir talimat verilmiştir. Buna göre özetle: Boğazlar Yunan savaş gemileri hariç, ticaret ve savaş gemilerine açık olacak, istikâmlar Osmanlıların elinde tutulacak, asayişi sağlayacak kuvvetler hariç, öteki Türk kuvvetlerinin terhisi kabul edilecek. Ateşkesle cephelerde savaş duracak, Osmanlı Devleti’nin idaresine karışılmayacak, Türk topraklarında herhangi bir noktaya asker çıkarılmayacak, itilâf devletlerince Türkiye’ye para yardımı yapılması sağlanacaktır. Ayrıca Padişah özel olarak verdiği talimatta hilâfet, saltanat, ve hanedan haklarının korunmasını özellikle istemiştir.
Mondros’ta 4 gün süren tartışmalardan sonra Ateşkes 30 Ekim 1918 günü akşam üstü imzalanmıştır. Daha toplantının başında Ateşkes maddelerinin İngilizler tarafından önceden hazırlandığı ve bunlar üzerinde ufak tefek önemsiz değişiklikler dışında bir şey yapılmayacağı ortaya çıkmıştı. Mütareke 24 maddeden oluşuyordu52.
Buna göre, Boğazlar açılıyor, istihkâmları müttefiklerce işgal ediliyor, İtilâf Hükümetlerine mensup esirlerle Ermeni esir ve tutuklular kayıtsız şartsız müttefiklere teslim ediliyordu. Asayiş için gerekli olanların dışındaki askerî birlikler terhis ediliyor, müttefikler güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde, herhangi stratejik noktayı işgal edebileceklerdi (7. Madde). Liman ve tersanelerden yararlanabilecekler, Toros tünelleri işgal edilecek, İran ve Kafkasya’daki Türk kuvvetleri çekilecek, haberleşme ve ulaşım araçları denetlenecek, Hicaz, Asir, Yemen, Suriye Trablusgarp Bingazi ve Irak’ta bulunan muhafız kıtaları en yakın itilâf komutanına teslim olacak, 6 Doğu ilinde karışıklık çıkması halinde buralar işgal edilecektir. Ateşkes’in Türklerce imzasına karşılık, İngiliz Delegasyonu Başkanı Amiral Calthorpe Rauf Bey’e gizli kaydıyla bir mektup vermiştir. Mektuba göre, Amiral Çanakkale ve Karadeniz Boğaz istihkâmlarının yalnız İngiliz ve Fransız Askerlerinin işgal edilmesini hükümetinin kabul ettiğini, bunların yanında bir miktar Türk askerinin de bulundurulmasını hükümetine duyurduğunu, İstanbul ve İzmir’e Yunan Askeri gönderilmemesi hakkındaki Türk isteğini özenle hükümetine bildirdiğini, Osmanlı Hükümeti asayişi koruduğu müddetçe İstanbul’un işgal edilmeyeceğini, Osmanlılarla İngilizler arasında dostane ilişkilerin kurulması için büyük gayret sarfedeceğini, mektup içeriğinin padişah ve sadrazamdan başkasına gösterilmemesini istiyordu.
Osmanlı delegasyonu ateşkes ile Boğazlar hariç ülkenin başka bir yerinin işgal edilmeyeceğine ve ateşkes hattına saygı gösterileceğine inanıyordu: İyimser hava içindeydi.
Halbuki İtîlaf devletleri daha savaş içinde 1915, 1916, 1917 yıllarında yapmış oldukları anlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin ne şekilde bölüneceğini ve her birinin paylarının ne olacağını belirlemişlerdi. Mütarekedeki esnek maddeler, gizli anlaşmaların uygulamaya konulması için birer kılıf ödevini görecekti.
Ateşkes Anlaşması, Alman ve Avusturya – Macaristan personelinin belli bir süre içinde Osmanlı ülkesini terk etmelerini öngörmekteydi. Bu hüküm gereğince, Yıldırım Orduları Grup Komutanı Liman von Sanders, komutayı Mustafa Kemal’e şu sözlerle devretti, “Türkiye’yi terke mecbur olurken emrim altındaki orduları, Türkiye’ye geldiğim ilk günden beri takdirkârı olduğumu bir kumandana tevdi etmekle teselli buluyorum.” Gerçekten Liman von Sanders, Mustafa Kemal’i çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak ateş hattında yakından tanımış, onun üstün komutanlık yeteneğini herkesten önce taktir ederek, cephenin en can alacak yerlerinde yüksek sorumluluk gerektiren yerlere getirmiştir. Hatta Başkumandan Vekilinin cepheyi ziyaretlerinin birinde, Anafartalar’a uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâ ettiğinde, istifasını kabul etmediği gibi, Enver Paşa’nın ona iltifat eden yazıyla gönlünü almasını da sağlamıştır53.
Mütareke maddelerini okuyan Mustafa Kemal, devletin kendini adeta kayıtsız şartsız düşmana teslim ettiği, hatta bunun için bizzat yardım vadettiği kanısına varır. Dolayısı ile hükümeti uyarmak ister. 3 Kasım’da sadrazamın dikkatini ateşkesin açık olmayan maddelerine çekerek bilgi ister. “... Madde 10’da Toros Tünellerinin işgali var... İşgal edilecek yalnız bunlar mıdır? Yoksa muhafaza tertibatından ibaret mi kalacaktır? Toros Tünellerini tutacak işgal kuvvetlerinin maksatı nedir? Bunlar nereden gelecektir? Büsbütün ayrı bir grup teşkil eden Amanos Tünelleri de buna dahil midir? Ayrıca Suriye ve Kilikya hudutlarının belirlenmesi gerektiğine dikkati çeker. Fakat Sadrazam Ahmet İzzet Paşa iyimserdir. O Toros Tünellerinin işgalini bir muhafaza önlemi olarak görmekte, Amanos Tünellerini ayrı mütalâa etmektedir. Suriye’deki kuvvetlerin teslim olmaları maddesinin, ihtiyaten konulduğu, çevredeki kuvvetlerin tesliminin bahis konusu olmadığı görüşündedir. Kilikya’nın hududunun da gerekirse bildirileceğini yazar. Halbuki Mustafa Kemal endişelidir. Toros Tünellerini işgal edecek kuvvetin miktarı ne olacaktır? Meselâ bütün Anadolu’yu işgal edecek derecede olursa ne yapılacaktır? Zaten Suriye’deki garnizonların teslimi maddesi İngilizlerce başka türlü tefsir edilmekte ve VII. Ordunun teslimi istenmektedir. İngilizlerin İskenderun’a asker çıkarmak istemeleri, bu şehri Kilikya’dan saydıklarını göstermektedir. Mustafa Kemal’e göre, mütareke şartlarını açıklayıcı, yanlış anlamaları önleyici önlemler alınmadan ordular terhis edilirse ve İngilizlerin her dediğine boyun eğilirse, ihtiraslar önlenemeyecektir. Bu düşüncelerini 6 Kasım’da Sadrazam’a iletir. Ahmet İzzet Paşa mütareke’de birkaç maddeyi tadil ederek bize sözlü teminat veren İngiliz delegesinin centilmenliğine karşılık vermek ve Yunanistan’ı faaliyet sahasına çıkarmamak maksadıyla İskenderun’dan İngilizlerin istifadesine karşı çıkılmamasını ister. Mustafa Kemal İngilizlerin Halep’teki ordularını iaşe için İskenderun’a ihtiyaçları olmadığını, gayenin VII. Ordunun gerisini keserek teslime zorlamak olduğunu, bu nedenle VII. Orduyu geriye çekmeye başladığını ve İngilizler şayet İskenderun’a çıkarlarsa ateşle karşılanmaları için emir verdiğini belirtir. Bu tel İstanbul’da telaşa yol açar. Tekrar savaşa mı girilecekti? Sadrazam bir taraftan verilen emirlere aynen uyulmasını isterken; diğer taraftan Yıldırım Ordular Grubunun dağıtılmasını çabuklaştırır. Mustafa Kemal İskenderun’u işgal olayının İngilizlere verilen sert karşılık neticesi olmadığını, zira aynı şeyin Musul içinde bahis konusu olduğunu hatırlatır. Esas davanın ateşkes hükümlerinin Osmanlı Devleti’nin selâmetini temine yeterli olmamasından kaynaklandığını İngilizlerin her dediği yapılırsa, işin ordu ve hükümetin onlar tarafından idare edilmesine kadar gideceğini, çaresizlik ve güçsüzlük ne kadar olursa olsun, devletin yapacağı fedakârlığın derecesini sınırlamak gerektiğini, İngilizlerin elde etmek istedikleri neticeye bizim de yardım etmemizin kara bir leke meydana getireceğini, ısrarla vurgular. Bu uyarıların bir etkisi olmaz. 7 Kasım’da Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu Karargâhı lağvedilir. Mustafa Kemal’in “Orduları dağıtalım, fakat unvanı muhafaza edelim. En ufak bir müfreze halinde de olsa, bu namla ben onun kumandanlığı ile yetinir ve vatanıma hizmet ederim.” Yolundaki teklifi de dikkate alınmaz54.
Esasen İstanbul’da saray – hükümet ilişkileri hassas bir devreye girmiştir. Padişah ile Sadrazam arasındaki güvensizliğin sebepleri nelerdir? Vahidettin neden Ahmet İzzet Paşa’yı istifaya zorlar? Görünürdeki nedenler şunlardır: 2/3 Kasım’da Enver, Talat ve Cemal Paşa başta olmak üzere, ittihatçı kodamanlar bir Alman gemisiyle yurdu terk etmişlerdir. Kamuoyu bu durumdan özellikle İçişleri Bakanı Fethi Bey ve hükümeti sorumlu tutmaktaydı. Padişah bu durumu bahane ederek İzzet Paşa’dan kabinede bulunan İttihatçı bakanların yani Cavit, Fethi, Rauf ve Hayri Beylerin çıkarılmalarını ısrarla istedi. İzzet Paşa, Cavit Bey ve Hayri Efendinin zaten çekilmek istediklerini, ancak parti başkanı olan Fethi Bey’i değiştirmenin uygun olmayacağını söyler. Vahidettin ısrarla Fethi Bey’in bir dakika bile kabinede kalmasının yerinde olmayacağını bildirince sinirlerine hâkim olamayan İzzet Paşa bu müdahaleyi Anayasaya aykırı bulduğunu belirterek istifâsını sundu. Esasen Vahidettin, Sadrazamın delegasyon başkanı olarak Damat Ferit Paşa’yı göndermemesinden dolayı, İzzet Paşa’ya içerlemişti. Mütareke görüşmelerinden zamanında haberdar edilmemekten, savaş suçlularını yargılayacak mahkemenin kuruluşu hususundaki görüş ayrılığından kızgındır. Aslında Vahidettin tahtların ve taçların yıkıldığı bu ortamda, devletin dizginlerini elinde tutmayı güvenliği açısından gerekli görüyordu. İdare anlayışı bakımından da, o milleti bir sürü, kendisini de onun çobanı olarak görmekteydi. Dolayısıyla İzzet Paşa’yı istifâya zorladı. Bundan sonra gelen kabineler artık padişahın dümen suyunda yürümek zorunda kalacaklardır. Meclis de kapatılınca herşey Vahidettin’in olaylara bakış tarzına göre şekillenecektir55. İzzet Paşa 8 Kasım 1918’de istifasını sunmuştur. Paşa 10 Kasım’da Mustafa Kemal’e sadaretten çekildiğini ve İstanbul’a gelmesinin iyi olacağını bildiren bir telgraf gönderir. Mustafa Kemal 10/11 gecesi yola çıkar 13 Kasım’da Haydarpaşa’ya gelir. Boğaz açılmıştır. Savaş’ı kazanan devletlerin Filosu Haydarpaşa’nın önünden geçmektedir. Düşman filosunun yolunu Çanakkale’de kesmiş olan muzaffer komutan üzüntü içindedir. Dudaklarından “Geldikleri gibi giderler” sözleri dökülür. Nitekim yaklaşık 5 sene sonra onlar, Türk sancağını selâmlayarak “geldikleri gibi gidecekler” dir.
Mustafa Kemal İstanbul’da 13 Kasım 1918 ’da 16 Mayıs 1919’a kadar kalır. Onun bu dönemdeki davranışlarını değerlendirebilmek için, düşüncelerine yön veren hususları belirtmek yararlı olacaktır.
Mustafa Kemal I. Dünya Savaşı’na yarbay rütbesi ve tümen Komutanı olarak girmişti. Savaş bitiminde Mirliva olarak Ordular Grubu komutanı payesini taşıyordu. Savaş boyunca, üstün ve seçkin komutanlık niteliklerini dosta ve düşmana kanıtlamıştır. Maddeten ve manen güçlüdür. Kendine özgüveni sonsuzdur. Vatana büyük hizmetler yapmak coşkusu içindedir. O zamana kadar olan yaşantısında doğru düşündüğünü, hatta geleceği sezdiğini gösteren olaylar vardır. Nitekim ordunun siyasetle uğraşmasının zararları konusundaki fikirlerinin doğruluğunu, Balkan Harbi bütün açıklığı ile koymamış mıdır? Çanakkale’de düşmanın muhtemel hareketleri konusundaki uyarıları gerçekleşmemiş midir? Filistin’de Falkenhayn’ın askeri stratejisinin yanlışlığına dair görüşlerini olaylar doğrulanmamış mıdır? Ateşkes’in uygulaması konusundaki fikirlerini doğruluğu da her gün yeniden ortaya çıkmaktaydı. Dolayısıyla Mustafa Kemal düşüncelerini uygulayabileceği yetkili bir makama geçmek ve felâketli günler geçirmekte olan vatanına hizmet etmek, Türk devletinin bağımsızlığını ve çıkarlarını sağlayacak bir barışı, gerekirse direnerek, mücadele ederek elde etmek amacını gütmektedir. Bu nasıl sağlanacaktır? Ona hâkim olan fikre göre “iyi bir hükümet, hedefini vaziyetini iyi bilen bir hükümet, memleketin kuvvetini müsait şartlarda değerlendirerek çok iş yapabilirdi.” Onun istediği gibi bir hükümet kurulur kendisi de Harbiye Nazırı olursa galip devletlere karşı yeni bir politika takip etmek, Türk olmayan yerlerden zaten vazgeçmiş olan Türkiye’yi kurtarmak mümkündür. Kurulacak haysiyetli bir hükümet buna göre bir dış politika takip ederek büyük devletleri yeni bir istikamete çevirebilirdi. Bu imkânlar araştırılırken bir taraftan da siyasî tedbirlerin nihayet bir çatışmaya bir harbe varması ihtimaline karşı ordu hazırlanacaktır. Mustafa Kemal bu konuda Türk’ün yaradılışında mevcut vatan sevgisine güvenmektedir. Milletin iyi yönlendirilmesi ve iyi yönetilmesi halinde en zor durumda bile başarı sağlayacağı inancındadır. Gayeye varmak için herhangi bir peşin yargısı yoktur. Millî birlik ve beraberliği korumaya taraftar, herkesle işbirliğine hazırdır.
V. Mütareke Sonrasında Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri:
Vatanına Hizmet Yolu Açmaya Çalışan Seçkin General
Mustafa Kemal İstanbul’da kaldığı dönem içinde düşüncelerini gerçekleştirmek için çeşitli yollara başvurur. İlk önce hükümete girmek yoluyla fikirlerini uygulamak ister. İstanbul’a gelir gelmez Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Böylesine hassas bir dönemde istifâ etmenin yanlış olduğuna onu ikna eder. Mustafa Kemal’ e göre, ülkenin felâketin içinde olduğu bu ortamda, Tevfik Paşa hükümeti devletin bekasını koruyamazdı. Dolayısıyla Ahmet İzzet Paşa tekrar iktidara gelmeli ve içinde kendisinin de bulunduğu güçlü bir hükümet kurulmalıydı. Bunun için yapılacak iş henüz kurulmuş olan Tevfik Paşa Hükümetine güven oyu verilmemesidir. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunu sağlamak için Mebusan Meclisi’nde yoğun bir faaliyete giriştiler. Durum ümitli gibi görünüyordu. Fakat oylama Tevfik Paşa’nın güven oyu almasıyla sonuçlandı. (19 Kasım 1918). Anlaşıldığına göre bir kısım milletvekili, eğer hükümete güven oyu verilmezse meclisin kapatılacağı endişesine kapılmışlar ve bu şekilde oy kullanmışlardır.
Oylamayı Meclis locasından hayretler içinde izleyen Mustafa Kemal, hemen Meclisi terk ederek evine döner. Başyaver Naci Bey (ELDENİZ) aracılığı ile padişahtan randevu ister. Amacı Padişah ile durumu açık konuşmak, tedbir olarak düşündüklerini dile getirmek, bu tedbirlerin uygulanması zorunluluğunu açıklamaktır. Görüşme muhtemelen 22 Kasım 1918’de Cuma selâmlığından sonra gerçekleşir. Hayli uzun süren görüşmeden Mustafa Kemal düşündüklerini söylemeye fırsat bulamadan padişahın sürpriz sorusu ile karşılaşır.
- Ordunun komutan ve subaylarının seni çok sevdiklerinden eminim. Bana teminat verir misiniz ki onlardan bana bir zarar gelmeyecektir?
- Ordu tarafından aleyhte harekete dair duyduklarınız mı var efendim?
- Padişah gözlerini kapar, soruyu cevapsız bırakır. Mustafa Kemal soruyu şöyle cevaplar:
- Gerçi ben İstanbul’a geleli ancak birkaç gün oldu. Buradaki hali yakından bilmiyorum. Ordu komutan ve subaylarının zatı şahanelerinize karşı bulunması için hiçbir sebep olabileceğini sanmıyorum. Onun için temin ederim ki hiçbir fenalık beklemeyiniz.
Padişah kafasındaki endişeyi şu sözlerle dile getirir:
- Yalnız bugünden bahsetmiyorum. Bugünden ve yarından!
Ardından Mustafa Kemal’den beklentilerini açıklayan şu cümle ile görüşmeye son verir:
- Siz akıllı bir komutansınız. Arkadaşlarınızı tenvir (aydınlatma) ve teskin (yatıştırma) edeceğinizden eminim.
Mustafa Kemal bu görüşmeden üzüntü içinde çıkar. Düşündüğü şeyleri ifade etmek fırsatını bulamamış, üstelik padişahın imalı sorularına muhatap olmuştur. Vatanın kurtuluşu için Saray yoluyla etkin bir tedbir alınamayacağını anlamıştır. Bundan sonra daha değişik çareler aramaya başlamıştır.
Bir ara, Âyan reisi Ahmet Rıza Bey’in kurması muhtemel bir hükümette Mustafa Kemal’in de yer alması bahis konusu olursa da bu gerçekleşmez.
Esasen 21 Aralık 1919’da Meclis-i Mebusan kapatılmıştır. Artık parlâmento yoluyla bir şey yapmak imkânı kalmadığı gibi, millî iradeyi temsil edecek bir kurum da ortada mevcut değildir.
Bu belirsiz ortamda Mustafa Kemal, millî kurtuluş yolu temel amaç olmak üzere, İstanbul’da işgal kuvvet mensupları da dahil olmak üzere, her çevreden insanlarla temas ederek, ülke için bir çıkış yolu arar. Bir ara ihtilâlci metodlarla iktidarı elde etmek meselesi ciddî bir şekilde bahis konusu olur. Hatta Karakol Cemiyeti kurucularından Kara Kemal ve arkadaşları, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırmak, yerine tarafsız birinin sadarete gelmesini temin etmek için, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına teklifte bulunurlar. Ancak askerî işgal altındaki bir şehirde Sadrazamı düşürmek, hatta Padişahı tahttan indirmek ne derecede başarılı olabilirdi?56.
Sonuçta hükümette görev almak ve İstanbul’da bir darbeyle iktidarı ele alarak, devletin taksimini hedef alan yabancı işgalleri önlemenin mümkün olmadığı kanısına varır. Ülkenin kurtuluşu, ancak düşman etkisinden uzakta Anadolu’dan yönetilecek millî direnme ile sağlanabilecektir. Bunun için de kabilse geniş yetkilerle donatılmış olarak resmî bir görevle Anadolu’ya geçmek lazımdır. Aynı fikri paylaşan yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) XX. Kolordu Komutanıdır. Keza aynı görüşü öteden beri savunan Kâzım Karabekir de Erzurum’da 4 dolgun tümenli XV. Kolorduya atanmayı sağlamıştır. Her ikisi de mücadelenin Anadolu’dan yürütülmesinde işbirliği yapmak hususunda Mustafa Kemal ile görüş birliği içindedirler. Dolayısıyla yapılacak iş, iktidarda bulunan çevrelerle ilişki tesis etmek, belirtilen nitelikte bir görev alarak, Anadolu’ya resmî bir sıfatla geçmektir. Garip bir tesadüf sonucu, Anadolu’ya geçmek için aranılan fırsatı, bilmeyerek İngilizler yaratırlar.
VI. Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Müfettişliğine Atanması
Ateşkes hükümlerinin devamlı çiğnenmesi, ülkenin çeşitli yerlerinin türlü bahanelerle işgal edilmesi, Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verileceği hakkında çıkan söylentiler ve şüpheli davranışlar, Kuzey Anadolu’da Sinop’tan Batum’a uzanacak bir Rum – Pontus Devleti, Doğu Anadolu’da hudutları mümkün olduğu kadar geniş bir Ermenistan, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürdistan kurulması faaliyetleri; özellikle tehlike altında bulunan illerde halkın uyanmasına ve özgür yaşama hakkını korumak maksadıyla yer yer Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşmasına yol açmıştır. Bu derneklerden önemlileri aşağıda gösterilmiştir:
Bu derneklerden ilki kurulması 2 Kasım 1918’de İstanbul’da kararlaştırılan, 30 Kasım 1918’de Edirne’de resmileşen Trakya ve Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesidir. Amaç Trakya’nın siyasî birliğini sağlamak ve Doğu Trakya’nın işgalini önlemektir57.
Tehdit altında bulunan İzmir’de de 1 Aralık 1918’de İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti oluşmuştu. Cemiyetin amacı bölgenin Türklüğünü savunmak ve yabancı egemenliğine girmesini önlemektir. İzmir’de kurulan ikinci vatansever örgüt, İzmir Müdafaa-i Vatan Cemiyetidir. İzmir’in işgali arifesinde Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi adıyla tanınmış, İzmir’in işgalini Anadolu’ya duyurmuştur.
Ateşkesten sonra endişe içinde bulunan yerlerden biri de Doğu Anadolu idi. Mondros Ateşkesi’nin 24. Maddesi 6 Doğu ilinde (İngilizce metinde 6 Ermeni Vilâyeti olarak kayıtlı) karışıklıklar çıkması halinde buraların işgalini öngörüyordu. Bölge halkı kısa zaman önce Ermenilerin acımasız soykırımına maruz kalmıştı. Tekrar aynı acıları yaşamak istemiyordu. Bölgenin Türk olduğunu göstermek ve haklarını savunmak amacıyla Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti 4 Aralık 1918’de İstanbul’da kuruldu. Cemiyetin Erzurum şubesinin Millî Mücadele içindeki rolünü daha sonra etraflıca göreceğiz58.
Adana ve çevresinin işgali üzerine 21 Aralık 1918’de Adana Müdafaa-i Hukuk-i Millîye daha sonraki adıyla Kilikyalılar Cemiyeti kuruldu. Amacı bölge halkının % 90 Türk olduğunu göstermektir. Trabzon ve çevresinin Rumlara veya Ermenilere verilmesinin duyulması üzerine, İstanbul’da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyet iç işlerinde özerk bir idare yapısını benimsemiştir. Buna karşılık 12 Şubat 1918’de oluşan Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti, Trabzon’un Osmanlı Devletine bağlılığını ve millî hakları savunmayı amaç edinmişti.
Bu derneklerin ortak çizgisi, yöresel bir nitelik taşımaları, medya yoluyla hak aramaları, yurt bütününü hedef alan bir program ve şeften mahrum olmalarıdır.
Bu derneklerin yanı sıra yurt bütününe yönelik faaliyet gösteren kuruluşlar da oluşmuştur. Bunların önemli olanlarından biri Millî Kongredir. Öncülüğünü Dr. Esat Işık yapmıştır. 50’yi aşkın dernek ve bazı siyasî parti temsilcilerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Millî Kongre 6 Aralık 1918’de yaptığı toplantıda, bütün Kuva-yi Millîye’yi birleştirmek, vatanın hukukunu ve çıkarlarını koruyacak ve gerçekleştirecek yolları ve amaçları sağlamak gayesi güttüğünü açıklamıştır. Tutuklamalar ve particilik tartışmaları dolayısıyla kuruluşun etkinliği sınırlı kalmıştır59.
Mütareke döneminde birleştirici girişimlere yönelenlerden biri olan Ahmet Rıza Bey, partiler arası veya partiler üstü bir topluluk oluşturmuştur. Amaç barış davası ve dış politika meselelerinde millî bir program saptamak, “Siyasal hayat hakkımızı muhafaza için” önlemler almaktır. Bu girişime Vahdet-i Millîye (Millî Birlik) Heyeti adı verilmiştir (6 Mart 1919). Heyet o dönemin seçkin isimlerini toplamakla beraber Anadolu’da başlayan Müdafaa-i Hukuk hareketine ayak uyduramadığından etkinliğini kaybetmiştir60.
Mütarekenin umutsuz ortamı içinde çıkış yolunu güçlü bir devletin desteğiyle ülke bütünlüğünü korumak şartıyla, mümkün olduğu kadar az ödülle sağlamak isteyen kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Wilson Prensipleri Derneğidir. Dernek ataşkes uygulamalarının yarattığı ümitsiz ortamda Halide Edip’in öncülük ettiği bir kısım aydınlar tarafından kurulmuştur (14 Ocak 1919). Amaç Amerikan himayesi veya mandası yoluyla bir çözüme ulaşmaktır61.
Yabancı himayesiyle çözüm arayan derneklerin en önemlisi İngiliz Muhipleri Cemiyetidir. Cemiyetin başında İngiliz haber alma örgütünün etkin görevlilerinden Rahip Frew ile Adalet Bakanlığı müsteşarı Sait Molla vardır. Resmen 20 Mayıs 1919’da kurulan cemiyete saray, Hürriyet ve İtilâf Fırkası mensupları özel bir ilgi göstermişlerdir. Cemiyetin amacı İngiliz mandasını sağlamak, İngiltere lehine kamu oyu yaratmaktır62.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi yurt bütününü hedef alan bu kuruluşlar, kurtuluşu yabancı manda ve himayesine girmede görüyorlardı. İnönü’nün dediği gibi; “Zamanın devlet ve fikir adamlarında mütarekeyi feshedip mücadeleye girmek, harp yolu ile bir netice almak fikri hiç kimsede yoktur.” 63. Düşünülen çare siyaset yoluyla soruna çözüm bulmaktır.
İşte bu ortam içinde 21 Nisan 1919 tarihli İngiliz notası Babıâliye gelir. Notanın konusu nedir? Ne istenmektedir?
Adı geçen notada ısrarla şu hususlar üzerinde durulmaktadır: Doğu Anadolu’da askerî durum iyi değildir. Bu sebeple Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın görevden alınması istenmiştir. Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas’ta kurulan şuralarca, askerî kontrol altında, devşirme asker toplanmıştır... Bunlar derhal durdurulmalı ve bu durumla ilgili olarak alınacak tedbirler konusunda acele bilgi verilmelidir.
25 Nisan’da Amiral Web girişimi tekrarladı.
Nota İstanbul Hükümetinde ciddi sıkıntılar yarattı. Bunun sebepleri nelerdir? Olay ne bakımdan önemlidir?
Daha önce belirtildiği gibi, Mondros Ateşkesinin 24. Maddesi 6 Doğu ilinde karışıklık çıkması halinde buraların işgalini öngörmekteydi. Paris’e giden Ermeni delegasyonu 6 Doğu ilinin yanı sıra Maraş’la birlikte Kilikya’yı ve Trabzon ilini içine alacak “Büyük Ermenistan” oluşturulmasını istemekteydi.
Diğer taraftan özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize’den İnebolu’ya kadar uzanacak bir Pontus – Rum devleti kurmak için yoğun faaliyet vardı. Bu maksatla bir taraftan Paris Barış Konferansına heyet gönderiliyor, diğer taraftan bölgede Rum Çeteleri oluşturularak asayişi bozmak, Müttefiklerin müdahalesini sağlamak, Müslüman halkı kaçırmak amacı güdülüyordu. Bölgede ezici çoğunluğa sahip olan Müslüman halk, Hristiyan çetelere karşı can güvenliğini sağlamak için müslüman çeteler oluşturuyordu. Rumlar bölgedeki nüfus dengesini etkilemek için Rusya’dan Kuzey Anadolu’ya Rum göçmenleri getirmekteydiler. Türk tarafı bunu önleme gayretlerine girişince, Rumlar bu durumlardan şikayetçi olmuşlardı. Onların şikayeti üzerine, İngilizler, Samsun ve Çevredeki asayişsizliğinin önlenmesini, aksi halde kendilerinin önlem almaya mecbur olacaklarını belirtmişlerdi. Nitekim 9 Mart 1919’da Samsun 200 kişilik bir müfreze ile İngilizlerce kontrol altına alınmıştır. 30 Mart’ta Merzifon işgal edilmişti. İngiliz işgal kuvvetlerinden moral bulan Rum çeteleri saldırılarını daha da artırırlar. Öyle ki olaylardın etkilenen bir Türk teğmeni 17 Mart’ta dağa çıkarak direnişe geçer 64.
Yakup Şevki Paşa’nın 9. Ordu Komutanlığından alınması da bölgedeki olumsuzlukları artırmıştı. İtilâf devletlerinin bu olumsuzlukları bahane ederek, bölgede Pontus – Rum Devleti, Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan, Güney-Doğu’da Kürdistan oluşturulmasından endişe ediliyordu.
Eldeki bilgilere göre İngiliz girişimlerinden telaşlanan Sadrazam Damat Ferit Paşa, meseleyi İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’e açarak, alınacak tedbir konusunda görüşünü sorar. Bakan şikâyete konu olan bölgelere muktedir bir generalin, durumu yerinde incelemek ve gerekli önlemleri almak maksadıyla gönderilmesini önerir. Bu konuda kimi düşündüğü sorusuna da Mustafa Kemal Paşa cevabını verir. Sadrazam Mustafa Kemal’i tanımak ister. Bu sağlanır. Sadrazamın Paşa hakkındaki kanaati olumludur. Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya, İngiliz şikâyetleri ile ilgili konuyu incelemeye Mustafa Kemal Paşa’yı memur etmesini söyler. Bakan, Mustafa Kemal’in o sıralar iyi ilişkiler içinde olduğu Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın kayınpederidir. İngiliz şikâyetlerine ait dosyayı inceleyen Mustafa Kemal, görevin yapılabilmesi için memuriyetine bir şekil verilmesi bir makam ve yetki sahibi olması gerektiğini belirtir ve Genel Kurmay Başkanı ile temas için izin ister. Başkan Fevzi Paşa (Çakmak) görevli olarak İstanbul dışındadır. İkinci Başkan Kâzım Paşa (İNANÇ) ile görüşür. Hatta amacını da kısmen açıklamakta sakınca görmez. Gayesi mümkün olduğu kadar geniş yetkilerle Anadolu’ya geçmektir. Kâzım Paşa, ordu müfettişlikleri kurulacağını ve o sıfatla gitmesinin kolay olacağını söyler. Mustafa Kemal önce hükümetçe kendisinden ne beklenildiğini öğrenilmesini ister. Hükümetin istedikleri özetle şunlardır: 1. Mıntıkasındaki asayişsizlik sebeplerini tesbit edecek, asayiş ve istikrarın temini için gereken tedbirleri alacaktır. 2. Mıntıkasındaki silâh ve cephane toplanacak ve muhafaza altına alınacaktır. 3. Anadolu’da kurulmakta olduğu söylenen millî şuralar dağıtılacaktır.
Mustafa Kemal hazırlanan talimata ne isterlerse yazın, yalnız birkaç noktayı ben ilave edeyim der. Paşa yetki ile ilgili bazı hususları kendi ekler. Fakat hazırlanan talimatı, Harbiye Nazırı imzalamaktan çekinir. Mühürünü verir. Mühür alındıktan sonra talimatname biraz daha genişletilerek mühürlenir. Talimatnameye göre Mustafa Kemal’in görevi, hem mülkî ve hem de askerîdir. Buna göre:
1) Bölgede asayiş sağlanacak ve asayişsizlik sebepleri saptanacaktır.
2) Bölgede ötede beride dağınık bir halde varlığından söz edilen silah ve cephane bir an önce toplatılarak muhafazaya alınacaktır.
3) Çeşitli yerlerde birtakım şuralar (topluluklar) bulunduğu, bunların asker toplamakta oldukları ve ordunun resmî olmayan bir şekilde bunları koruduğu ileri sürülüyor. Böyle şuralar mevcut olup asker topluyor, silâh dağıtıyor ve ordu ile ilişkili bulunuyorlarsa, kesin olarak yasaklanacak ve bu gibi topluluklar dağıtılacaktır.
Bu görevin yerine getirilmesi için:
1) 2 Tümenli Üçüncü ve dört tümenli Onbeşinci Kolordular müfettişlik emrine verilmiştir... Bölge komutanlığı, tümen veya özel göreve atanacak subayların atanma veya yer değiştirmeleri, müfettişliğin onayı veya isteği ile olacaktır. Müfettişliğin yarar ve lüzum gördüğü hususlarla ilgili talimatı kolordu komutanlıkları olduğu gibi uygulayacaklardır...
2) Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleriyle Erzincan ve Canik bağımsız livalarını içine aldığından, müfettişliğin yukarıda sayılan görevleri yerine getirmesi için vereceği bütün talimatı, bu vilâyetlerle mutasarrıflıklar doğrudan doğruya yerine getireceklerdir.
3) Müfettişlik sınırına komşu vilayetler ve bağımsız livalar (Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara, Kastamonu vilâyetleriyle) kolordu komutanlıkları da müfettişliğin görevi yerine getirmesi sırasında doğrudan yapılacak başvuruları dikkate alacaklardır.
4) Müfettişliğin askeri konularda başvuracağı makam Harbiye Nezareti olmakla beraber, diğer konular için ilgili makamlarla haberleşerek ve bu haberleşmelerden Harbiye Nezaretine bilgi verilecektir. Sonradan bu illere Maraş ve Kayseri de ilave edilmiştir 65.
Mustafa Kemal’e bu kadar geniş yetki verilmesinin sebepleri nelerdir? O Padişahça özel bir görev ve ödenekle mi gönderilmiştir? İstanbul’da her şeyi kontrol eden İngilizler olayı nasıl atlamışlardır?
Talimatnamedeki geniş yetkiler, görev alanının özelliğinden kaynaklanmaktadır. Daha önce kısaca belirtildiği gibi Doğu Karadeniz Bölgesinde, içeriden ve dışarıdan yoğun destekli bir Rum – Pontus Devleti kurma faaliyeti vardır. Doğu Anadolu’da karışıklık çıkması halinde 6 ilin işgal edileceği öngörülmüştür. Doğu’da çok ciddi bir Ermeni tehlikesi mevcuttur. Güneydoğu’da ise, İngiltere himayesinde Kürdistan Devleti oluşturma çalışması vardır. Bundan başka Enver Paşa’nın Kafkaslardan Anadolu’ya geçmesinden endişe edilmektedir. Galip devletler ateşkes hükümlerini pervasızca çiğnemekte, savaş içinde yapmış oldukları gizli anlaşmaları uygulamaya koyarak istedikleri yerleri işgal etmektedirler.
Bu durum karşısında Osmanlı Padişah’ı nasıl bir politika izlemektedir?
Padişah’ın her şeyden önce tahtı ve hanedanı için ciddî endişeleri vardır. Çünkü I. Dünya Savaşı tarihi hanedanları silip süpürmüştür. Rusya’da Romanoflar, Almanya’da Hohenzollernler, Avusturya – Macaristan’da Habsburglar iktidarı bırakmak zorunda kalmışlardı. Dolayısıyla Padişah ülkenin iç ve dış politikasını elinde tutarak vaziyete hâkim olmak istemektedir. Nitekim ateşkes görüşmelerine ısrarla Damat Ferit Paşa’yı göndermek istemiş, onun yerine giden delagasyona da “Hilâfet Saltanat ve hanedan haklarının korunması” talimatını vermiştir66.
O, Ahmet İzzet Paşa’yı istifâya zorladıktan sonra, önce dünürü Tevfik Paşa’yı, sonra kız kardeşinin kocası olan ve kendisinin tam güvenini kazanan Damat Ferit Paşa’yı işbaşına getirmiştir. Bu arada Meclisi dağıtmış ve ülkenin kaderini eline almıştır. VI. Mehmet halkı bir koyun sürüsü, kendisini onun bir çobanı olduğu görüşü ile devleti yönetmeye başlamıştır. Ona göre, hanedanın ve devletin geleceğinin güven altına alınması, Yakındoğu düzeninin mimarı olan Büyük Britanya’nın teveccühünü kazanmakla mümkündür. O, “Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, kabul edelim, zira biz sonra İngilizlerin müsamahasına nail olacağız görüşündedir.” Sonuç itibariyle VI. Mehmet Büyük Britanya ne kadar memnun edilirse, barış şartlarının o kadar lehimize olacağına inanmaktadır. Dolayısıyla mesele çıkarmama, İngiltere’nin her dediğini yerine getirme politikasını en güvenli yol olarak benimsemiştir.
İnönü’nün deyimiyle o dönemlerdeki İstanbul Hükümetlerinin ve devlet adamlarının hiç birinde mütarekeyi bozarak mücadeleye girmek fikri yoktur. Dolayısıyla Padişahın, 21 Nisan tarihli İngiliz notasındaki istekler karşısında, hükümetin olaya muktedir, duruma hâkim olabilecek, İngilizlerce şikâyete konu olan hususları önleyebilecek kapasitede bir general gönderme önerisini, bölgenin hassas durumunu da dikkate alarak onayladığı açıktır. Bu kişinin Mustafa Kemal olmasında sakınca görmemiştir. Çünkü Padişahla Mustafa Kemal arasında Almanya gezisinden itibaren bir dereceye kadar bir yakınlık oluşmuştur. Padişah, Yaveri Mustafa Kemal’in yeteneklerine güvenmektedir. Onun hükümetin politikası istikametinde önlem alarak duruma hâkim olacağı ve İngiliz şikayetlerini önleyeceği inancındadır. Dolayısıyla atamayı onayladığı anlaşılmaktadır.
Hükümet kanadında ise, Hürriyet ve İtilâf partisinin etkili isimlerinden İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in atamada önemli rol oynadığı bilinmektedir. Mehmet Ali Bey’in kızı Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa’nın kardeşiyle evlidir. Mustafa Kemal, Mehmet Ali Bey ile defalarca görüşmüştür. Ayrıca o dönemin Bakanlar Kurulu üyesi olan Bahriye Nazırı Avni Paşa ile onun kayınpederi Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın da atamaya sempati ile yaklaştıkları görülmektedir. Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve Alman aleyhtarı olarak bilinmesi de atamayı kolaylaştırmıştır. Esasen Padişahın onayladığı bu atamaya, kabinenin karşı çıkması mümkün değildi.
Diğer taraftan atamanın gerçekleşmesi İstanbul’da her şeyi kontrol eden İngiliz yönetiminin olurunun alınmasına bağlıydı. Padişah ve İngiliz taraftarı olan bir hükümetin “Persona Grata” olarak kabul ettiği bir kimseyi haliyle İngiliz işgal makamları da olumlu karşılamışlardır. Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve Alman aleyhtarı olarak bilinmesi, İstanbul’daki ikameti esnasında İngiltere’yi karşısına almamaya özen göstermesi işi kolaylaştırmıştır.
Mustafa Kemal’in Padişahça kendisine verilen miktarı binlerce altınla ifade edilen bir meblâğ ile gönderildiği iddiası ise ciddiyetten yoksun görünmektedir. Ancak kendisine karargâh personelinin 3 aylık maaşlarıyla asayiş işlerinde kullanılmak üzere bir miktar para verildiği anlaşılmaktadır67.
Padişahın Mustafa Kemal’i özel bir görevle Anadolu’ya gönderdiğini savunanlar, bunu bir hatt-ı humayuna dayandırmaktadırlar. Hatt-ı Humayun özetle “... hükümetimin kararı gereğince atandığınız bölgede asayişi sağlamak ve hükümdarlık arzularıma aykırı durumların baş göstermesini önlemek için elden gediğince gayret sarf ederek milletimin korunmasını ve ülkenin saldırganların ellerinden kurtarılması için tek vücut olarak hareket edilmesini” istemektedir. Hatt-ı humayun’un aslı ortada yoktur. Belgedeki ifadeler yuvarlaktır. Belgenin varlığını haber veren kaynaklar güven verici değildir. Üstelik Mustafa Kemal bu belgeden hiç bir arkadaşına bahsetmediği gibi, hiçbir yerde de kullanmamıştır68. Aslında Padişahın ondan beklediği İngiliz şikâyetlerine yol açan durumları önlemek ve böylece bölgede yabancı işgaline meydan vermemektir. İnönü’nün değerlendirdiği gibi “Atatürk’ün Anadolu’ya bir vazifeyle gönderilmesi kararı, umumi siyasî tehlikeler yüzünden, Karadeniz sahillerinde, İtilâf Devletlerinin Türkiye’yi itham edemeyecekleri, bir inzibatın, bir idarenin tesis edilmesi ihtiyacından doğmuştur.”69a.
Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişliğine atama iradesi, 30 Nisan 1919’da Padişahça onaylanır69b. 5 Mayıs’ta Bakanlar Kurulunda tartışılan talimat, 6 Mayıs’ta görev yerine acele hareket etmesi için kendisine, 7 Mayıs’ta da kolordulara duyurulur. Mustafa Kemal Paşa, müfettişlik karargâhının seferî karargâh sayılmasını ve personelin 3 aylık maaşlarının önceden verilmesini ister. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra sadrazam ve Padişaha veda eder. Veda esnasında Padişahın sözleri anlamlıdır: “Paşa, paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemlidir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin.” Güven ve ümit ifade eden bu sözlere, Paşa saygı ve teşekkür ifade eden cümlelerle karşılık verir70.
Artık Mustafa Kemal’in önünde ince ve uzun bir yol vardır. Bu yol onu ölümsüzlüğe ve devleti de ebedî bağımsızlığa götürecek olan yoldur.
VII. Barut Fıçısına Düşen Ateş: İzmir’in İşgali ve Sonuçları
Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişliğine atanması gerçekleşirken, Millî Mücadeleyi ateşleyen İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilme olayı meydana geldi71.
Önce kısaca bunun nedenlerini görelim. Yunanistan ne yapmak istemektedir? Büyük devletler özellikle Büyük Britanya onu neden destekler? İzmir’in işgali Millî Mücadele ve Atatürk’ün biyografisi bakımından neden önemlidir? Sorularını cevaplandırmak gerekir.
A. Megali İdea, Venizelos ve Paris Barışı Konferansı Kararları
Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, Yunan Devleti ve fikir adamlarına hâkim olan düşünce Megali İdea’dır. Bu fikir Yunan ırkının yaşadığı coğrafî mekânları içine alacak Büyük Yunanistan’ın oluşturulmasını hedef almaktadır. Başka bir ifadeyle eski Bizans İmparatorluğu’nu başkent İstanbul olmak üzere ihya etmek, “iki kıtalı” ve “beş denizli” “Büyük Yunanistan”’i yaratmaktır.
Fakat Yunanistan’ın gücü ve kaynakları bu denli kapsamlı emperyalist politikayı gerçekleştirmeye elverişli değildir. Dolayısıyla Yunan devlet adamları, Türkiye’ye karşı mücadele ederken zamanın güçlü devletlerini yanlarına almayı temel politika olarak benimsemişlerdir. Büyük devletler de, kendi çıkarlarına ters düşmemesi şartıyla, bu politikaya yardımcı olmuşlardır.
Osmanlı Devletinin parçalanma sürecinin hızlandığı 1910’lu yıllarda, Yunanistan’ın tarihî ve ölçüsüz emellerini uygulama alanına koyabilecek kapasitede haris bir devlet adamı da ortaya çıkmıştır. Bu Giritli bir avukat olan Elefterios Venizelos’tur.
Venizelos işbaşına geldiği 1910 yılından itibaren bu politikanın takipçisi oldu. O önce ülkede yoğun bir imar ve kalkınma hareketine girişti. Balkan Harpleri sonucunda Epir, Makedonya, Batı Trakya’nın önemli kısımları ile adaların çoğunu alarak ülkesinin sınırlarını iki misli genişletti. Sonra gözlerini Anadolu’ya çevirdi. O gençliğinden beri Ege ortasında bulunan Skyros Adasını Hellenizmin coğrafî merkezi olarak düşünmektedir. Dolayısıyla Ege’yi bir Yunan gölü haline getirmek, Bizans İmpratorluğu’nu Avrupa ve Asya’da canlandırmak, Magali İdeayı hayata geçirmek, Venizelos’un amaç edindiği siyasî programı halini almış görünmektedir.
Birinci Dünya Harbi, Venizelos’un Anadolu üzerindeki emellerini uygulamaya koymak için olağanüstü bir fırsat yarattı. Fakat Alman yanlısı olan kralın muhalefeti nedeniyle Venizelos İngiliz yanlısı politikayı ancak onu 1917’de bertaraf ettikten sonra uygulamaya koyabildi.
Ancak Yunanistan’ın emellerinin gerçekleşmesi Yakındoğu düzeninin kurulmasında birici derecede söz sahibi olan Büyük Britanya’nın tutumuna bağlıydı. O sıralarda İngiliz Başbakanı olan Lloyd George genellikle çağdaşı Avrupa devlet adamlarında görüldüğü gibi, Yunanlılara karşı sempatiyle doludur. Ona göre “Yunanlılar istikbâlin milletidir. Barbarlığa karşı Hristiyan medeniyetini temsil ederler. Desteklenirlerse kısa bir zamanda güçlenip Doğu Akdeniz’de İngiliz çıkarlarının bekçisi olurlar.” İlaveten Lloyd George’un Venizelos’a karşı özel sempatisi vardır. Onu çok taktir etmekte, ve “Perikles’ten beri yetişmiş en büyük Yunanlı olarak” nitelendirmektedir. Buna karşılık İngiliz Başbakanı Türkler için yanlış ve peşin hükümlere sahiptir. Ona göre “Türkler tarihi misyonlarını artık tamamlamışlardır. Yakındoğu’da İngiliz çıkarlarına hizmet edecek yeni ve genç devletlere ihtiyaç vardır.” Üstelik Türkler harp içinde İngilizlere Çanakkale ve Kut-ul-Amare yenilgilerini tattırmış ve İngiltere’nin sömürgeleri için kötü örnek olmuşlardır. En fazla Müslüman sömürgeye sahip İngiltere’nin prestijini sarsmışlardır. Dolayısıyla Türklerin bir daha ayağa kalkamayacak şekilde cezalandırılmaları gereklidir. Özetle Büyük Britanya’nın politikasını yönlendiren Lloyd George, hem duygu hem de çıkar açısından Yakındoğu’da Yunan kozunu oynamaya kararlıdır. Bundan başka İngiliz Başbakanı perde arkasında Zaharoff gibi büyük ekonomik güce sahip Yunanlı işadamlarının dikkate alınması gereken etkileri altındadır.
Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Harbi sonrası ortamı, Yunan emperyalizmi için son derece elverişlidir. Bu durumu Yunanistan’ın ölçüsüz emperyalist emelleri için başarıyla kullanabilecek becerikli bir Yunanlı devlet adamı da mevcuttur.
Savaş sonrası düzenini oluşturacak olan Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1918’de açıldığında, İtilâf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamaya kararlıdırlar. Esasen savaş içinde aralarında yaptıkları anlaşmalarla, paylaşmanın nasıl yapılacağını saptamışlardır. Mondros Ateşkesinde işgal işini kolaylaştıracak hükümler kamufle edilerek yerleştirilmiştir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesiyle dünya kamuoyuna, “Her milletin kaderini kendisinin tayin etmesi için savaşıldığı” mesajı verilmişti. Wilson ilkeleriyle gizli anlaşmalar çelişki halindeydi. Her ne kadar bu güçlük şeytanca buluş, “manda formülü” ile aşıldı ise de çıkar çatışmalarını durduramadı. Bununla beraber galip devletler 1919 Ocak ayı sonlarında, Osmanlı Devleti’nden Suriye, Mezopotamya, Filistin, Arabistan, Ermenistan ve Kürdistan’ın ayrılmasında ve bunların manda yönetime verilmesinde anlaşmışlardır. Fakat Boğazların geleceği ile ilgili statü, ayrılacak yerlerin mandalarının hangi devletlerin alacağı, daha doğrusu ganimetin nasıl paylaşılacağı tartışması uzayıp gitmekteydi.
İşte bu elverişli ortamda Venizelos, “İki kıta” “Beş Denizli” Yunanistan’ı gerçekleştirmek için harekete geçti. Onlar Konseyinde yaptığı uzun açıklamada, Eski Yunanistan’ın yeniden yaratılması ve Yunanca konuşan bütün toplulukların bir bayrak altında toplanması gereğinden söz etti. Milletlerin kendi kendilerini yönetmeleri ilkesine dayanarak Kuzey Epir, Ege adaları (Onikiada, İmroz ve Bozcaada dahil) Trakya ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bırakılmasını istedi. Batı Anadolu’da Bandırma’nın 25 km. doğusu ile Fethiye’nin güneyindeki Kalkan’ı birleştiren hattın için de kalan yerleri, nüfus çoğunluğuna dayanarak istemekteydi. Venizelos, bu bölgedeki büyük Türk nüfusu için çözüm yolu da bulmuştur. Orta Anadolu Rumları ile bunlar nüfus mübadelesine tabi tutulacaklardı. Doğu Anadolu içinde olabildiğince geniş bir Ermenistan kurulmasını öneriyordu. Yunan önerisi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan delegelerinden oluşan bir alt komisyona havale edildi. Komisyon İtalyan ve Amerikan delegelerin karşı görüşlerine rağmen, şayet Yunanistan’a Batı Anadolu’da yer verilecekse Ayvalık, Soma, Kırkağaç, Alaşehir ve Kuşadası’nı kapsayacak bir mıntıkanın verilmesini, eğer yer verilmeyecek ve Anadolu büyük bir devletin mandasına konulacaksa, adı geçen mıntıkanın da buna dahil edilmesini tavsiye etti (30 Mart 1919). Amerikan delegesinin bölge ahalisinin ancak %32’sini Rumların teşkil ettiği, Yunanlılarca verilmiş rakamların Patrikhanenin tahrif edilmiş istatistiklerine dayandığını belirtmesinin de frenleyici bir etkisi olmadı. Çünkü A.B.D. Başkanı Wilson, kendi koyduğu idealist ilkelere rağmen teklifi destekledi. Acaba Wilson neden öneriyi benimsemiştir? Bunda Wilson’un muhafazakâr bir kilise adamı olması, Anadolu’daki Hristiyanlar konusunda aşırı propagandanın etkisinde kalması ve Venizelos’un Başkanın Milletler Cemiyetiyle ilgili projelerini desteklemesinin etken olduğu anlaşılmaktadır. Esasen İngiltere ve Fransa, Doğu Akdeniz’de İtalya gibi kuvvetlice bir devletin güçlenmesi ve Boğazlar bölgesi yakınlarına yerleşmelerini çıkarlarına aykırı buluyorlardı72.
İngiltere’de bilhassa askerler, durumun sakıncalarına, hükümetin dikkatini çekmeye çalıştılarsa da olumlu bir sonuç alamadılar. Askerler Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini “ İlgili taraflardan hiç birinin mutluluğuna hizmet etmeyeceğini” “Kışkırtıcı Rum isteklerine teslim olunmamasını” , Yunan işgalinin Türkleri ayaklandıracağını, Türklerin hesaba katılmaları gereken mühim bir faktör olduklarını, “Hristiyanlara âdil olmaya çalışılırken, Müslümanlara karşı adaletsiz olunmaması zaruretini”, “Büyük bir islâm imparatorluğu olan İngiltere’nin islâm karşıtı bir siyaset izlemesinin ahmaklık değil, çılgınlık olduğunu”, belirtmeleri etkisiz kaldı. Lord Curzon’un, Selânik kapılarından 5 mil ötede asayişi sağlayamayan Yunanistan’ın Aydın ilinde bunu hiç sağlayamayacağı, Avrupa’dan atılan Türklerin Asya’da da barınmalarına imkân verilmemesinin yaratacağı vahim tehlikelere Britanya kabinesinin dikkatini çekmesi de olayların gidişini değiştiremedi. Çünkü Lloyd George Yunanlıları Anadolu’ya göndermeye kararlıydı. Kıbrıs ve İstanbul’u içine alan, Boğazlara egemen, Korfu Adasından Anadolu içlerine uzanan büyük bir Yunanistan’ı aklına koymuştu. Dolayısıyla buna karşı olan hiçbir fikri dinlemek istemiyordu73. Paris’te Venizelos’un becerikliliği, Lloyd George ile Clemenceau’nun Grek hayranlığı, Wilson’un zaafı, İtalya’nın beceriksiz davranışı, Yunan tezine elverişli bir hava yarattı. İtalyanların 28 Mart 1919’da Antalya’yı işgal etmiş olmaları, 29 Nisan’da bir İtalyan zırhlısının İzmir’e gelmesi Lloyd George’nin aradığı fırsatı yarattı ve İzmir’e İtalyan çıkarmasına meydan vermemek ve bölgedeki Hristiyan ahalinin can güvenliğini sağlamak gerekçesiyle, Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesine izin verilmesini istedi. İtalyan delegesi Fiume anlaşmazlığı dolayısıyla Dörtler Konseyi’ni terk etmişti. Lloyd George bu durumu da değerlendirerek 6 Mayıs’ta teklifini tekrarladı. Wilson ile Clemenceau’nun olurlarını aldı. Böylece “Neticesi çok ağır olabilecek bir karar olup bittiye getirilerek üç adam arasında birkaç dakika içinde alınıveriyordu”. Durumu öğrenen İngiliz Genel Kurmay Başkanı “bunun gerçekleşmesi diğer bir savaşın başlaması demek olacağına” Başbakanın dikkatini çekerek hiç değilse müttefik İtalyan Hükümeti ile karara muhatap olan Osmanlı Devleti’nin haberdar edilmesini tavsiye etti. Üç büyükler 7 Mayıs’ta artık kararın uygulanmasını tartıştılar. Bu arada Venizelos. İzmir Rumlarının tehdid altında oldukları iddiasına devamla beraber Türkleri iyi tanıdığını, çıkarmadan az önce durumdan haberdar edilirlerse direnmeyeceklerini, İtalya’nın ise müttefik yönetimi altında olursa, nötralize edilmiş olacağını ileri sürdü. Neticede İzmir bölgesindeki Rumları korumak gerekçesi ile bir Yunanlının komutası altında müttefik kuvveti sevk edilmesi, istihkâmların işgalden 36 saat önce istenmesi harekâtın İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe tarafından yönetilmesi ve İtalya’nın durumdan 12 Mayıs’ta haberdar edilmesi kararı alındı. Churchill’in deyimiyle “bu kararla haklılık yer değiştirmiş, galipler meclislerinde hiçbir zaman görülemeyen adalet artık karşı tarafa geçmiştir.”74a
İtalya Fiume sorunu nedeniyle ödüne ihtiyacı olduğundan itirazlarını ileri götürmeyerek harekete katılmayı kabul etti. Harekât müttefikler adına Calthorpe tarafından yönetilecekti.
B) İzmir İşgali ve Sonuçları
Paris’ten sızan haberlerden İzmir’in Yunanlılara verilmesinin bahis konusu olduğu anlaşılmaktaydı. Yöre halkı bunu engellemek maksadıyla, Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın desteği ile bazı dernekler kurmuştu. Bunlardan daha önce kuruluşundan bahsettiğimiz İzmir Müdafa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti, hükümeti uyarmaya çalıştı. Bölge halkını örgütlemek ve dayanışma sağlamak amacıyla 40’a yakın belediye başkanı ve müftünün katıldığı bir kongre topladı. Ancak müttefik temsilcilerinin kararı üzerine, Nurettin Paşa’nın görevden alınması, cemiyetin etkinliğini köstekledi. Valiliğe İngiliz yanlısı bir politika taraftarlarından olan İzzet Bey, komutanlığa da emeklilerden Ali Nadir Paşa getirilmişti. Diğer taraftan bir Yunan çıkarmasına karşı silâhla karşı koyma emrini veren Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da müttefik temsilcilerinin girişimi ile görevden alınmıştı74b. Böylece Yunan çıkarması halinde karşı konulmaması güvence altına alınmış oluyordu.
Harekâtı idare eden İngiliz Amirali Calthorpe, 14 Mayıs 1919’da Mütareke’nin 7. maddesi gereğince, İzmir istihkâmlarının müttefiklerce işgal edileceğini, saat 9’da Ali Nadir Paşa ve valiye bildirdi. İstanbul’da da Damat Ferit Paşa’ya aynı tebligat yapıldı. Kolordu Komutanı İstanbul’dan talimat istediğinde, Harbiye Nazırı, mütareke hükümlerine uygun isteğin yerine getirilmesi cevabını verdi. Komutan birliklere işgal hareketine karşı konulmamasını emretti.
Akşam verilen ikinci bir nota ile İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunan kıtalarınca işgal edileceği, istenmeyen bir vakaya meydan verilmemesi için, askerlerin garnizonlarda toplu olarak bulundurulması, dışarı ile haberleşmeyi engellemek için telgraf merkezinin İngiliz kıtaları tarafından işgal edileceği, sükûn ve asayişin temininde limandaki müttefik donanmasının etken olacağı tebliğ ediliyordu. Kolordu Komutanı Harbiye Nezareti’nden talimat istedi. Şakir Paşa’dan “Vukuat mütareke ahkamı çerçevesinde cereyan ettiğine nazaran hareketinizi ona göre telif ve tatbik ediniz.” şeklinde bir cevap aldı. Vali ise bütün gayretine rağmen, Damat Ferit’den Meclis-i Vükela’dan bir karar almadıkça talimat veremeyeceği cevabını aldı.
Vali kendi inisiyatifiyle işgalin tercihen müttefik kuvvetlerince yapılmasını beyhude yere talep etti. 15 Mayıs erken saatlerde de Babıâli’den şimdiye kadar hiçbir talimat almadığını belirterek işgali protesto etti ve bu durumu bir askeri tedbir olarak telâkki ettiğini bildirdi. İzmir’in ertesi günü işgal edileceğini anlayan halk, heyecan içindeydi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin oluşturduğu Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi yayınladığı el ilânıyla, halkı maşatlıkta toplanmaya, İzmir’in Türk olduğunu göstermeye, çağırdı. Aynı zamanda çevre illere, “İzmir elden gidiyor. Bütün ümidimiz sizdedir. Vatan ordusuna katılmaya hazırlanınız.” telgrafı çekildi.
15 Mayıs sabahı saat 8’den itibaren müttefik donanmasının şehre dönük toplarının himayesinde, Yunan birlikleri İzmir’i işgale başladılar. Karaya çıkan birlikler, yerli Rumların taşkın ve coşkun gösterileri ortasında, İzmir Metropoliti Hrisostomos tarafından taktis edildikten sonra, Konak istikametinde yürüyüşe geçtiler. Efzon alayı “Zito Venizelos” naraları arasında Kemeraltı köşesini dönerken atılan bir kurşunla Yunan bayraktarı yerlere yuvarlandı. Rumlar panik halinde kaçışmaya başladılar. İlk şaşkınlığı attıktan sonra, Efzonlar silâha sarılıp etrafı taramaya başladılar. Özellikle Sarıkışla yarım saat tarandı. Sonra Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, elinde beyaz teslim bayrağı olduğu halde, subay ve askerleriyle dışarı çıkarıldı ve ağır hakaretlere maruz kaldı. Türk askerleri “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorlandı. Bağırmayanlar süngülendiler. Albay Süleyman Fethi Bey bağırmadığı için süngülenenler arasındaydı. Kafile yolda önce yerli Rumların saldırılarına, ardından değişik yerlerden yaylım ateşine tutuldu. Ağır kayıba uğrayan kafile, fırtına çıkması üzerine, kalabalığın dağılmasıyla, daha az kayıpla, Petris Vapuru’nun ambarına kapatıldı. Kente dağılan Yunanlılar ticarethaneleri, evleri yağmaladılar. İnsanları boğazladılar. İki gün süren bir terör sonucunda 2000’i aşkın Türk öldürüldü. Irza tecavüz, gasp ve yağma hareketleri birbirini kovaladı.
Özetle Hristiyan halkın can güvenliğini ve asayişi sağlamak maksadıyla, İzmir’e geldiğini iddia eden Yunan Ordusu, girdiği yerde tethiş ve terör havası getiriyordu.
İşin acı ve düşündürücü bir tarafı vardı. Yüksek Konsey, Yunan ordusunu İzmir’de huzur ve asayiş’i sağlamakla görevlendirirken, işgal bölgesinin sınırlarını tespit etmeyi unutmuştu! Amiral Caltrope’un çok acele talimat istediğine cevap, ancak 28 Mayıs’ta geldi. Ama bu arada Venizelos Yunan kıtalarına Aydın, Manisa ve Ayvalık’ı işgal emrini vermişti. Yunanlılar Manisa, Aydın, Ayvalık, Tire, Turgutlu, Ödemiş, Nazilli, Akhisar ve Bergama’yı işgal ettiler.
İstanbul’da hükümet şaşkınlık içindeydi. Babıâli İzmir işgalini, Bakanlar Kurulunca hazırlanan bir nota ile protesto etti. Notada, Paris Konferansı kararıyla 14 Mayısta İzmir İstihkâmlarının işgal edileceği bildirildiği halde, alınan haberlerden şehrin de işgal edildiği, bunun için bir sebep bulunmadığı ve nüfusunun çoğu Türk olan bu bölgenin Yunanlılara terkedilemeyeceği bildiriliyordu.75a. Hükümet 16 Mayıs’ta istifâ etti ise de yeni hükümeti kurmaya yine Damat Ferit Paşa memur edildi.
İşgal bütün yurtta protestolara, mitinglere yol açtı. Özellikle İstanbul’da 17,19 ve 23 Mayıs tarihlerinde düzenlenen mitinglerde Türkün hak ve adalet isteyen sesi heyecanla, coşku ile dile getirildi. Özellikle Halide Edip Hanım’ın şu unutulmaz sözleri toplu bir and içmeye dönüştü: “Türk’ün büyük ve şanlı tarihine ağlayan şu minareler altında beraber yemin ediniz ve benimle birlikte tekrar ediniz. Bayrağımıza, ecdadımızın namusuna, ataların emanetlerine, vatanın tek taşına ve bir karış toprağına hiyanet etmeyeceğiz.” Yüz bini aşkın kalabalık yemini coşku ve heyecan içinde tekrarladı.
Bu işgaller dayanılmaz acılar içinde kıvranan Türk halkında, barut fıçısına atılan kıvılcım görevini yaptı. Muazzam bir heyecan dalgası bir volkan misali bütün ülkeye yayıldı. Anadolu şehirleri ardarda yaptıkları mitinglerle işgali kabul etmeyeceklerini, dünyaya ilân ettiler. 1911’den beri aralıksız savaşan, cepheden cepheye koşan, yorgun ve barışa susamış çileli Anadolu halkı, âdil bir barış şöyle dursun, kendi öz yurdunda bile barınmasına imkân verilmeyeceğini gördü. Evini, barkını ve namusunu koruyabilmek, varlığını sürdürebilmek için biricik çarenin silâha sarılmak olduğunu anladı. Ancak bu toz duman içindeki bulanık havada sağduyulu yurtseverleri isabetle yönlendirecek, bir şefe ihtiyaç vardı. Bu şef olağanüstü bir şans eseri Samsun yolundaydı.
İzmir işgali, Mustafa Kemal’in yurdu kurtarmak için yapacağı girişimlerde halkı uyarmada ve tehlikenin büyüklüğünü göstermede canlı bir örnek oluşturmuştur
Tweet