Toplam 4 sonuçtan 1 ile 4 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Atatürk'ün Hayatı - DEV ARŞİV-

  1. #1
    Status : manyax_kamoo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Feb 2007
    Mesajlar: 651
    Konular: 360
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart Atatürk'ün Hayatı - DEV ARŞİV-




    TÜRKİYE’Yİ YENİ UFUKLARA TAŞIYACAK



    BİR LİDERİN DOĞUMU VE YETİŞMESİ



    I- Ailesi – Yetişmesi
    Türk toplumunun ve Osmanlı Devleti’nin kaderini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk, Selânik’te, Koca Kasım Mahallesi, Islahhane Caddesinde üç katlı pembe boyalı bir evde dünyaya gözlerini açmıştır. (Bugün Aya Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavla Caddesi 75 numaralı evdir.) Bu ev Selânik Belediyesi tarafından Atatürk’e armağan edilmiştir. Halen müze olarak hizmet vermektedir. Atatürk bu evde rumi 1296 yılında doğmuştur. Doğduğu ay ve gün kayıtlı değildir. Ancak annesi Zübeyde Hanım oğlu Mustafa’yı Erbain Soğukları sırasında doğurduğunu, aklında kaldığına göre bu tarihin 23 Aralık 1296’ya tekabül ettiğini söylemiştir. Bu tarih takvim farkı dolayısıyla 4 Ocak 1881 tarihine denk gelmektedir1 .
    Atatürk’ün annesi Selânik civarında Langaza’da tarım ve ticaretle meşgul olan Sofuzade Feyzullah Efendinin kızı Zübeyde Hanım’dır. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye iskân edilen Konya Karaman kökenli Konyar yörüklerinden gelmektedir.
    Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir. Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik’e yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur. Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde çalışmış, 1876’da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa’dan sonra doğan Makbule (Boysan, sonra Atadan) yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür2.
    Bu kısa bilgiden anlaşılacağı gibi, Atatürk mütevazı bir aileden gelmektedir. Onun bu özelliğinin ilerde halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde faydalı olduğuna şüphe yoktur. Onun bir halk çocuğu olmakla öğündüğünü yakınları ifade etmişlerdir.
    Mustafa okul çağına gelince anne ile baba arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan annesi onun dinî törenle ilâhîlerle mahalle mektebine gitmesini istiyordu. Aydın görüşlü olduğu anlaşılan babası ise onun yeni açılan ve modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulunda eğitim görmesini arzu ediyordu. Neticede baba olayı diplomatça çözümledi. Mustafa önce ilâhîlerle, dinî törenle mahalle okuluna başladı, birkaç gün sonra da oradan alınarak Şemsi Efendi okuluna başladı (1887). Mahalle Mekteplerinin aksine bu okulda yeni öğretim metodları uygulanmakta, kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar kullanılmaktaydı3. Pedagojik esaslara göre modern öğretim yapan bu okulun Mustafa’nın fikrî gelişmesinde olumlu etkiler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu arada Ali Rıza Efendi rüsümat memurluğunu bırakmış önce kereste sonra tuz ticareti işine girmiştir. Birincisini Rum eşkiyalar, ikincisini de tuzların erimesi dolayısıyla bırakmış ve ticarî hayattan çekilmiştir. Tekrar memuriyete giremeyen Ali Rıza Efendi hastalanmış ve 1890 dolaylarında vefat etmiştir. Mustafa babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kaldı4. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım Langaza’da tarımla meşgul ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti (1890 dolaylarında). Çiftlik hayatı Mustafa’nın fizikçe gelişmesi ve el becerilerinin artması bakımından faydalı oldu. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa’yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik’e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terketti Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı. Annesini ikna etmesi zor olmadı. Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı.
    II- Yeni Bir Hayat, Yeni Bir Ufuk: Askerî Okullar
    Atatürk’ün yetiştiği dönemde ülkede eğitim birliği yoktu. Bir tarafta geleneksel öğretime devam eden ilâhiyat ağırlıklı öğretim yapan medreseler vardı. Diğer tarafta batı örneklerine göre kurulmuş ordunun ihtiyacını sağlayan askerî okullar ile çeşitli meslek mensuplarını yetiştiren meslek okulları, Dar-ül Muallimin (1848), Mülkiye (1859) gibi. Ayrıca azınlıkların kendi cemaatlerinin ihtiyacını karşılamak için açtıkları azınlık okulları vardı. Bunlar dışında kapitülâsyonlardan yararlanarak açılan yabancı okulları faaliyetteydi. Bunların her biri kendi amaçları doğrultusunda adam yetiştiriyordu. Bu okullar içinde askerî okullar zamanın en iyi devlet okullarıydı. Eğitim parasız olduğu gibi dersler ihtisas sahibi öğretmenler tarafından verilmekte pozitif düşünceli, olayları objektif yorumlayabilen vatansever öğrenciler yetiştirilmekteydi.
    Gelecek yılların Atatürk’ünün yetişmesinde bu okulların özel bir yeri vardır. Nitekim Selânik Askerî Rüştiye’sinde Mustafa Kemal başarılı, çalışkan bir öğrenci olarak hocaların dikkatini çekti, ve sınıf çavuşu oldu. Özellikle metamatik hocası Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey, zekâ ve çalışmasını taktir ettiği öğrencisine senin de adın Mustafa, benim de, arada bir fark olmalı. Senin adının sonuna bir de Kemal (olgun anlamında) koyalım. Önerisinde bulundu. O artık Mustafa Kemal adıyla ünlenecektir.
    Askerî rüştiyede Mustafa Kemal’i etkileyen önemli bir olay da annesinin ikinci bir evlilik yapmasıdır. Zübeyde Hanım kocası dolayısıyla aldığı küçük emekli aylığı ile geçinmekte zorluk çekiyordu. Dolayısiyle Ragıp Efendi isimli bir reji memuru ile evlendi. Mustafa Kemal bu evlenmeyi bir türlü içine sindiremedi ve evi terk etti. Uzun süre annesini aramadı. Bu düş kırıklığı onun çalışma azmini daha da çoğalmasına yol açtı. Esasen küçük yaşta babasını kaybetmesi onun kendi gücüne dayanarak hayatta başarılı bir şekilde mücadele etmesinde etkili olmuştu. 1898’de okulu üstün başarıyla bitirdi. Artık askerî idadide (lise) öğrenimine devam etmesi gerekmektedir. Bunun için o İstanbul’u düşünmekteydi. Ancak sınav mümeyyizlerinden Hasan Beyin tavsiyesiyle Manastır Askerî İdadisine yazıldı. Artık 3 yılını Manastırda geçirecektir. Selânik ortamının Mustafa Kemal’in fikri oluşmasında ne gibi etkisi olmuştur? Selânik Makedonya’nın en gelişmiş şehridir. İşlek bir limana sahiptir. Avrupa ile demiryolu bağlantısı vardır. Şehirde çeşitli din mezhep ve ırk mensupları bir arada yaşamaktadır. Selânik’in deniz ve demiryolu bağlantısı bulunması, ticaret merkezi olması, renkli etnik yapısı, şehirde Batı tesirlerine açık çeşitli fikir akımlarının yerleşmesine elverişli bir ortam yaratmıştır. Dolayısıyla Mustafa Kemal çok genç yaşta değişik yaşayış şekline aşina her türlü yeni fikre açık bir ortamda gelişme imkânı bulmuştur5.
    Manastır Askerî İdadisinde Mustafa Kemal’in çizgileri daha bir belirginleşir. Arkadaşlarından Ömer Naci6 onda şiir, edebiyat ve hitabet merakı uyandırır. Bu yoldan Namık Kemal’i tanır ve ondan ciddi şekilde etkilenir7a. Mustafa Kemal’in şiir ve edebiyata eğilimini gören kitabet öğretmeni Mehmet Asım Bey onu çağırır “Bak oğlum Mustafa, şiiri falan bırak, bu iş senin iyi bir asker olmana mani olur, diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk, ileride belki iyi bir şair veya hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde asla başarılı olamaz.” sözleriyle onun şiirle uğraşmasını yasaklar, fakat Mustafa Kemal de güzel söylemek ve güzel yazmak hevesi hayatının sonuna kadar devam eder7b. Askerî İdadide diğer belirleyici bir etken de fransızca konusunda olmuştu. Daha askeri rüştiyede iken fransızca öğretmeni yüzbaşı Naküyiddin (Yücekök) Bey onunla ilgilenmişti. Mustafa Kemal bir kurmay subayın mutlaka bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Amma lisanı zayıftı. Bunu çözümlemek için sılaya gidişlerinde Selânik’teki College des Frères de la Salle’in özel kurslarına devam ederek lisanını geliştirir. Yakın arkadaşı Fethi (Okyar)’nin de bu konuda desteği ile Fransız ihtilalinin öncüleri Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları tanımış ve siyasî fikirleri filizlenmeye başlamıştır. Bu okulda Mustafa Kemal’i çok etkileyen derslerden biri de tarih olur. Tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5. Dönem Diyarbakır Milletvekili) geniş kapsamlı bir tarih görüşü ile Mustafa Kemal’e yeni ve cazip ufuklar açar. İdadide başlayan tarih sevgisi gittikçe büyüyen bir ölçüde onun vefatına kadar devam eder.
    Lise öğrenimi süresinde, Mustafa Kemal’i en fazla etkileyen olay 1897 Türk-Yunan Savaşı olur. Türk Ordusu’nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı çıkması gönüllere eziklik getirmiştir. Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan Mustafa Kemal’de coşkun bir yurt sevgisi uyandırır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak için girişimde bulunursa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını bulamaz. Ancak bu kabına sığmaz sonsuz yurt sevgisi bundan böyle Mustafa Kemal’in en belirli özelliklerinden biri olarak kendini gösterir. Manastır Askerî İdadisinin bu çalışkan öğrencisi, 1898 Kasımında bütün derslerden tam not alarak okulunu parlak bir şekilde bitirir. 54 kişilik sınıfta 2. olarak dereceye girer.
    Harp okuluna girmesinin arifesinde Mustafa Kemal’in belirgin özellikleri nelerdir?
    Okuldaki sicilinde son derece yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler kurulması güç bir karaktere sahip olduğu belirtilmiştir. Mustafa Kemal, idadî öğrenimi boyunca, meslek ve fikir bakımından gittikçe gelişen kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek tutkusuna sahip, çok çalışkan, yurtsever ve seçkin bir öğrenci görünümündedir. Çocukluğundan beri iyi giyinmeyi seven bu öğrenci hayatta başarının çok çalışmaktan geçtiğini öğrenmekle beraber, sırtını dünyaya çevirmemiştir. Gazinoların, kafeşantanların varlığını öğrenmiş, içki ile de hafiften ülfet peyda etmiştir. Bundan sonraki hayatı, ölçüsüz bir yurt sevgisi ve zorlu çalışmalar içinde, daima dünyaya dönük olarak gerçekçi bir yönde, ama yeryüzünün zevk ve nimetlerine sırt çevirmeyen bir çizgide devam eder.
    Mustafa Kemal Harp Okuluna İstanbul’da 13 Mart 1899’da başlar, apolet numarası 1283’tür. Henüz 18 yaşı içindedir. Okula başladıktan 2 ay sonra kendini tanıtarak sınıf çavuşu olur. Burada edindiği en iyi arkadaşlarından biri olan Ali Fuat (Cebesoy) ve akademiden sınıf arkadaşı Asım Gündüz’ün anılarından onun Harp Okulu ve Harp Akademisi günlerini öğrenebiliyoruz8.
    Harp Okulu’nda birinci yıl saf gençlik hayalleri ve güzel İstanbul’un çarpıcı havası içinde çabuk geçer. Mustafa Kemal dersler kesildikten sonra kendini toparlar ve sınavlarını başarıyla vererek 2. Sınıfa geçer. İkinci ve üçüncü sınıflarda kendini daha çok derslerine verir. Harp Okulu’nda dereceye girmek önemliydi. Zira kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. Nitekim Mustafa Kemal 3. Sınıfta 459 öğrenci içinde 8. Olarak dereceye girmiş ve kurmaylığa hak kazanmıştır. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.8)’dir. Harp Okulu’nda Mustafa Kemal’in fikrî gelişmesi hızlanmış ve siyasal bir nitelik kazanmıştır. Bir taraftan gizlice okudukları Namık Kemal şiirleri, diğer taraftan ülkenin fena yönetildiği duyguları içinde, bazı arkadaşları ile (Ömer Naci, Ali Fuat Cebesoy, İsmail Hakkı, vs.) iki - üç sayı devam eden el yazması bir dergi ile fikirlerini Harp Okulu öğrencilerine yansıtmaya çalışırlar. Bu girişim akademide de devam eder ve bir ara tehlike atlatmaya yol açar.
    Bu arada bir kurmay subayın dans bilmesi gerektiğine inanan M. Kemal sılaya gidişlerinde dans etmesini öğrenmiş, arzu eden arkadaşlarına da öğretmiştir.
    Mustafa Kemal Harp Akademisinde iken onun geleceğini ilk önce keşfeden Osman Nizami Paşadır. Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde onunla konuştuktan sonra kendisini mahcubiyetle dinleyen Mustafa Kemal’e şöyle hitap eder: “Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni taktir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız erkân-ı harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.” Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın kehanetini haklı çıkaracaktır9.
    Mustafa Kemal 10 Ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp Akademisinde öğrenimine başlamıştı. Sınıfta topçu ve süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı.
    Akademi öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş, seçkin öğretim elemanlarından oluşuyordu. Burada o, bir taraftan mesleki bilgilerini geliştirirken diğer taraftan devletin kaderiyle ilgili konularda arkadaşlarını uyarma gayreti içindeydi. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e göre, Mustafa Kemal fransızcasını ilerletmek için bir fransız bayandan ders alır, Paris’teki Jön Türk gazeteleri ile fransızca gazeteleri getirir ve arkadaşlarını etkilemeye çalışırdı10. Bu maksatla Harp Okulunda başladıkları el yazısı ile dergi hazırlama işine tekrar başlarlar. Dergi az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenilir. Bu olayları haber alan Akademi Komutanı ansızın dershaneye yaptığı bir baskında öğrencileri suçüstü yakalar. Fakat görmemezlikten gelir. Takibat yapmaz, sert bir ihtarla yetinir. Böylece meslek hayatlarını söndürebilecek bir tehlike zararsızca atlatılır. Haliyle dergiye ara verilir. Akademi bu hava içinde tamamlanır.
    Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te üç yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci olarak bitirir11.
    Sıra atamalara gelmiştir. O dönemde özel durumu dolayısıyla başarılı subaylar Makedonya’ya gönderilirdi. Mustafa Kemal annesinin ikamet ettiği Selânik’i arzu ediyordu. Atamaları beklerken Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı bir pansiyon kiralar ve arasıra burada toplanarak memleket meselelerini konuşuyor, özellikle ülkenin kurtuluşu için meşruti bir idare kurulması üzerinde duruyorlardı. Padişahı meşruti idareye ancak ordu zorlayabilirdi. Dolayısıyla gidilecek yerlerde teşkilât kurulmalıydı, bunun için de en uygun yerin Makedonya olduğu düşünülüyordu. Zira Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan arasında rekabet konusu olduğu gibi, Avusturya ve Rusya dolayısıyla, Üçlü İttifak devletleriyle (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) karşı grup devletleri arasında (Rusya, Fransa) çatışma konusuydu. Asayiş bozuktu, çeşitli ırklara mensup çeteler, Müslüman köylerini basıyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ortamın kendileri için elverişli olduğunu düşünüyorlardı. Ancak arzuları gerçekleşmedi. Çünkü aralarına sızan sarayın bir muhbiri onları Padişaha bomba atacak diye jurnal eder. Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklanırlar ve sert muameleye tabi tutulduktan sonra takipsizlik kararı ile serbest bırakılırlar. Bu olayın sonucu olarak Rumeli’de bulunan 2. ve 3. ordular yerine 4. ve 5. ordulara tayin edilirler. Mustafa Kemal 5 Şubat 1905’te Şam’da 30. Süvari Alayında staj yapmak üzere görevlendirilir. Bu bir sürgündür. Zira atama emrinde “Kolaylıkla memleketi olan Selânik’e gidemeyeceği bir yere atanması” kaydı düşünülmüştür12.
    Artık öğrencilik yılları bitmiş, hizmet yılları başlamıştır.

    III. Genç Subaylık Yılları (1905 – 1908)
    5. Ordu emrine verilen Mustafa Kemal Şam’da 30. Süvari alayında staja başlamıştır. Suriye’de yaklaşık 3,5 yıl süren ikameti sonunda ordunun yetersizliği, ülkenin fena yönetilmesi karşısında, hürriyetçi fikirleri keskinleşir. Suriye’de sık sık ayaklanmalar oluyor, onları bastırmak isteyen askeri birlikler şiddet kullanıyorlar, bu da halk ile hükümet arasındaki bağları gittikçe zayıflatıyordu. İdarenin âcizliğini ve yolsuzluğunu gören Mustafa Kemal mevcut rejime karşı mücadele için gizli bir teşkilât oluşturdu. (Ekim 1905). Bu kuruluşa “Vatan ve Hürriyet” ismi verilmiştir13. Beyrut’ta görevli Ali Fuat cemiyetin Beyrut şubesini oluşturur. Ancak bölgenin etnik yapısı dolayısıyla, cemiyet burada sağlam bir tabanda gelişme imkânına sahip değildir. Dolayısıyla Mustafa Kemal derneği en kolay gelişebileceği yer olduğuna inandığı (Makedonya’da) geliştirmek ister. Arkadaşı olan, ordu komutanı Hakkı Paşa’nın oğlunun yardımı ile bir izin kağıdı temin eder. Selânik’teki arkadaşları da orada kendisine yardımcı olurlar. Mustafa Kemal İskenderiye ve Pire Üzerinden Selânik’e gider. Oradaki arkadaşlarının yardımıyla göze batmadan karaya çıkar ve annesine kavuşur. Hemen çalışmalara başlayan Mustafa Kemal, sonuç almak için zamana ihtiyaç olduğunu görür. Öğrencilik yıllarında kendisini taktir eden Kurmay Albay Hasan Bey’in dolaylı yardımıyla 4 aylık bir sağlık raporu alır. Bu sayede eski arkadaşları Ömer Naci, Hüsrev Sami ve Hakkı Baha ile buluşur. Onların aracılığı ile Selânik Öğretmen Okulu Müdürü Hoca Mahir ve Selânik Askeri Rüştiyesi Müdürü Bursalı Tahir’i de içine alan “Vatan ve Hürriyet” cemiyetini oluşturur14. Bu arada Mustafa Kemal’in Selânik’te bulunduğu İstanbul’ca öğrenilir ve aranmaya başlanılır. Ancak Kurmay Albay Hasan Bey durumdan dolaylı olarak Mustafa Kemal’i haberdar eder ve gizlice Selânik’i terk ile göreve dönmesini tavsiye eder. Diğer taraftan durumu araştırmak üzere YAFA’ya bir subay gönderilmiştir. Vaziyetten haberdar olan Mustafa Kemal’in arkadaşları gereken tedbiri almışlardır. Mustafa Kemal Mısır hududunda Bir-i Sebî’de görevde gösterilmiştir. Durum İstanbul’a bu şekilde bildirilmiştir. Mustafa Kemal de dönüşünde hemen Mısır hududuna gitmiştir. Böylece mesleki geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir olay zararsız olarak atlatılmıştır. Bir-i Sebî’de görevini tamamlar ve 14 Kasım 1906’da topçu stajı yapmak üzere Şam’a gelir. Stajın bitiminde 20 Haziran 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesi ile Şam’da 5. Ordu Kurmaylığına atanır. Mutlaka Rumeli’ne nakletmek isteyen Mustafa Kemal 13 Ekim 1907’de arzusuna kavuştu. Manastır’a tayin edildiği halde Selânik’te kalmayı başardı. Bir süre sonra Selânik – Üsküp demiryolu müfettişliği de kendisine verildi. Ölçüsüz bir yurt sevgisi ve hudutsuz bir enerjiyle dolu bu parlak kurmay, bir taraftan resmî görevlerini titizlikle yerine getirirken diğer taraftan da istibdat rejimini devirmeye yönelik faaliyetlerine devam ediyordu. Ancak kendisinin 1906 Nisanında kurduğu “Vatan ve Hürriyet”in Selânik şubesi aradan geçen zaman içinde yeniden oluşarak 27 Eylül 1907’de Paris’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiş ve onun adını almıştır. Mustafa Kemal de bu cemiyete 29 Ekim 1907’de katılır. İttihat ve Terakki’nin büyük gayretiyle 23 Temmuz 1908’ de Meşrutiyet ilân edilir.
    Buraya kadar verilen kısa bilgilerden Mustafa Kemal’in Harp Akademisini bitirdikten 2. Meşrutiyet’in ilânına kadar geçen süre içinde, istibdat idaresini devirmek için Ordu’da gizli teşkilat yapılmasında öncülük eden yurtsever, çalışkan ve parlak bir kurmay subay olduğu görülmektedir. Ancak 1907 Ekimine kadar Suriye’de görevli olması, onun İttihat ve Terakki Cemiyetine yön ve istikamet vermesini engellemiş, onun cemiyet içinde ikinci plânda kalmasına yol açmıştır.

    IV. Kendi Kendini Yetiştiren Kurmay
    (Temmuz 1908 – Şubat 1915)
    Meşrutiyet’in ilânından sonra, Mustafa Kemal ile cemiyetin yöneticileri arasında gerginlik çoğalmıştır. Mustafa Kemal ordunun politika dışında tutulmasını, cemiyetin gizli komite olmaktan çıkarılıp parti olarak örgütlenmesini, yurtta köklü ve programlı bir değişiklik yapılmasını istemektedir. Onun düşüncelerini pervasızca açıklaması, karşı düşünceleri sert bir üslupla eleştirmesi, cemiyetin etkin üyeleri arasında hoş karşılanmıyordu15. Meşrutiyet’in ilânını takip eden günlerde Mustafa Kemal’in eleştirilerinden rahatsız olan cemiyetin ileri gelenleri, onu Trablusgarp’a gönderme kararı alırlar. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk kongresinin toplanacağı, milletvekili seçimlerinin yapılacağı, cemiyet-hükümet ilişkilerinin yönleneceği bir dönemde Mustafa Kemal Selânik’ten uzaklaştırılır. Trablusgarp’ta yeni Türk yönetimine karşı irtica nitelikli hareketler baş göstermiştir. 1908 Eylül sonlarında16, bu ülkeye gelen Mustafa Kemal, kısa bir zamanda karışıklığı giderdi ve düzeni yoluna koydu. Ordunun ve devlet otoritesinin bölgede hakim olmasını sağladı17. Bu görev Mustafa Kemal’in siyasî yeteneğini gösteren ilk başarılı deneme olmuş, ülkeyi tanımasını sağlamıştır. Bu deneyim 1911 – 1912 Trablusgarp ve Bingazi’de görev almasında ve başarılı hizmetlerinde etkili olmuştur.
    Trablusgarp’tan dönüşünde 13 Ocak 1909’da 3. Ordu Selânik II Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına atanır. Bu görevde iken Alman Generali Litzman’ın “Takımın Muharebe Talimi” adıyla tercüme ettiği eserini 10 Şubat 1324’te Selânik’te yayınlar18. Bu arada İstanbul’da meydana gelen bir olay meşrutiyetin olumlu havasını bozar. Meşrutiyetin ilânını takip eden günlerde oluşan sınırsız hürriyet havasında her türlü fikir akımı pervasızca ortaya dökülmüştür. Süratle örgütlenen bu muhalif güçlerden “İttihad-ı Muhammedi” partisinin kışkırtıcı irticai girişimleri gayrı memnunların tahriki ve İttihatçıların baskısı sonucunda, tarihe 31 Mart ayaklanması diye adlandırılan olay meydana gelir. Taşkışla’daki bir avcı taburu diğer taburlardan da bazı erlerin katılmasıyla “şeriat isteriz” sloganı ile subaylarını hapsetmiş, Sultanahmet meydanında ve Mebuslar Meclisi önünde toplanarak taşkınlık yapmışlar ve başkentte duruma hakim olmuşlardı. Olay Selânik’de duyulunca, Mustafa Kemal hemen askeri kuvvetler gönderilmesini önerir. Hatta gönderilecek kuvvetin başına kendi kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın geçirilmesini ileri sürer. Kendisi de, hazırlanan birliğin kurmay başkanı olur. Bu birliğe Edirne’deki 2. Ordudan da bir tümen katılır. Birliğe Mustafa Kemal’in teklifi ile Hareket Ordusu adı verilir. Ordu İstanbul önlerine gelinceye kadar Mustafa Kemal etkin rol oynar. Öyle ki İstanbul Halkına yayınlanan ilk genelge de onun kaleminden çıkar. Ancak İstanbul’a yaklaşıldığında, ciddi bir direnme olmayacağı anlaşılınca, Mahmut Şevket Paşa Selânik’ten gelerek ordunun başına geçer. Kurmay Başkanlığına Berlin Ateşemiliterliği’nden dönen Binbaşı Enver Bey, yardımcılığına Binbaşı Hafız Hakkı getirilir. Hareket Ordusu önemli olmayan bir iki direnme dışında duruma kolaylıkla hakim olur. II. Abdulhamit tahttan indirilir ve yerine V. Mehmet Padişah yapılır. Başarının şerefi ve nimetleri, Hareket Ordusuna İstanbul surları önünde katılanlara gider. Her şeyi düşünen ve plânlayanın adı Çanakkale Savaşı’na kadar duyulmaz 19.
    Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Selânik’te 3. Ordu’ya atanmıştır. Ordunun İttihat ve Terakki ile ilişkilerini kesmesi ve politika ile uğraşmaması konusunda görüşü daha güçlenmiştir.
    22 Eylül 1909’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ikinci kongresi Selânik’te toplanır. Mustafa Kemal kongreye Trablusgarp delegesi olarak katılır. Bu kongrede ordunun siyasetten arındırılmasını şu sözlerle ifade eder. “Ordu mensupları cemiyet içinde kaldıkça hem parti kuramayacağız hem de ordumuz olmayacaktır. Mensuplarının pek çoğu cemiyet üyesi olan III. Ordu günün manasıyla modern bir ordu sayılamaz. Orduya dayanan cemiyette, millet bünyesinde kök salamamaktadır. Bunun için biran evvel cemiyetin muhtaç olduğu zabitleri veyahut cemiyette kalmak isteyen ordu mensuplarını istifâ suretiyle ordudan çıkaralım ve bundan sonra zabitlerin ve ordu mensuplarının herhangi bir siyasî cemiyete girmelerine mâni olmak için kanunî hükümler koyalım”20. Bu sözler uzun tartışmalara yol açar. Karşı fikirde olanlara göre subaylar cemiyetten ayrılırlarsa irtica başkaldırır ve meşrutiyet kaybedilir. Ancak kongre büyük çoğunlukla ordunun siyasetten ayrılması tezini benimser. Karar gereğince bir kısım İttihatçı subaylar istifa ettirilir, ancak Enver, Hafız Hakkı, Niyazi gibi bazı subaylar ve yakın çevreleri orduda kalmaya siyasetle yoğun bir şekilde uğraşmaya devam ederler.
    Mustafa Kemal’in bu girişimi cemiyette kendisine karşı mevcut olan kızgınlığı şiddetlendirir. Hatta onun canına kasteden bir suikast düzenlenmesine yol açar. Ama bu teşebbüs istenilen sonucu vermez21.
    Kongreden sonra Mustafa Kemal bir süre politika ile ilgisini keser, ve mesleki çalışmalara ağırlık verir. Bu arada Arnavutlukta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Mahmut Şevket Paşa’’nın kurmay başkanlığını başarıyla yürütür (Mayıs 1910).
    Bu arada Mustafa Kemal orduyu temsilen Fransa’da Picardie Manevralarına katılır (10 Eylül 1910). Onunla birlikte Binbaşı Selahattin görevlendirilir. Paris Ateşemiliteri Binbaşı Fethi Bey, heyete Fransa’da katılacaktır. Bu onun Batı Avrupa ile ilk temasıdır. Tatsızlık daha yolda başlar. Fesli Selahattin Bey, yolda alay konusu olur. Manevralar esnasında yabancı ateşelerden bir albay Mustafa Kemal’in meslekî görüşlerine katılmakla beraber, onun başını göstererek ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez der22a. Bu olaylar onun üzerinde kalıcı bir etki bırakır. Mevcut kılık ve kıyafetle Türklerin uygar dünyada ciddiye alınmadığına kanaat getirir. Olay 15 yıl sonra Şapka İnkılâbı uygulamasına yol açacaktır. Mustafa Kemal, Fethi Beyle beraber yaptıkları İsviçre, Belçika ve Hollanda’yı içine alan 14 günlük bir seyahatdan sonra vatana döner. Manevralardan çıkardıkları sonuç acıdır. Bu kadar hazırlık barış için yapılmaz. Aklımızı başımıza almalıyız. Çıkacak savaş bütün dünyayı ateşe atabilir ve biz bunun dışında kalamayız22b.
    Mustafa Kemal Fransa dönüşü eğitim ağırlıklı çalışmalarına devam eder. Ancak görevi gereği bulunduğu askerî manevralar ve toplantılardan sözlü ve yazılı olarak sert eleştirilerde bulunması üstlerinin hoşuna gitmez. Gururlu ve tenkitçi olarak niteledikleri Mustafa Kemal’i nazariyatçılıkla itham ederler ve başarısız olsun diye 38. Piyade Alayı Komutan vekilliğine atarlar. Mustafa Kemal, bu görevde de üstün başarı sağlar. Selânik’te bulunan garnizon kıtaları olayın tatbikatına kendiliklerinden katılmaya, verilen konferanslarda diğer subaylar da görev almaya başlarlar. Bu durumdan rahatsız olanlar onun görev yerini tekrar değiştirirler ve masabaşı bir göreve atarlar.
    Mustafa Kemal Trablusgarp’ta gönüllü olarak görev almasına kadar geçen bu dönemde bir taraftan da mesleki yayınlara yönelir. Daha 1909 sonlarında, 3 Ağustos – 8 Eylül 1909 tarihlerinde Cumali Karargâhında yapılan askerî manevralara ait not ve krokileri Cumali Ordugahı başlığı adı altında yayınlanmıştı. Selânik 1325 Keza bu dönemde yayınladığı diğer bir eser de şudur: Tabiye Tatbikat Seyahati, Selânik 132723.
    Diğer taraftan Salih Bozok’un anılarından, Mustafa Kemal’in sadece ve açıktan açığa sert eleştirilerle yetinmediği orduyu gençleştirmek ve kumandanlıkları âciz ellerinden kurtarmak orduya ilim ve sanat aşkını aşılamak, özetle orduyu modernleştirmek gayesiyle gizli bir cemiyet teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Amaç cemiyetin örgütü aracılığıyla fikirlerini yaymak, bir defa bu kanaatlarını kabul ettirdikten sonra, duruma göre harekete geçmektir. Cemiyetin ilk idare heyetinde de Nuri (CONKER), Fuat (BULCA), Rasim, Mahmut (SOYDAN), Topçu Hamdi Beyler görevliydiler. Cemiyet henüz örgütlenme safhasındayken Mustafa Kemal Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından acele olarak İstanbul’a çağrılır24a. Anlaşıldığına göre Mustafa Kemal’in Selânik’teki askeri birlikler üzerindeki etkileri ve faaliyeti bazılarını ürkütmüş ve yapılan ihbar üzerine Mustafa Kemal acele İstanbul’a çağrılmıştır. Onu önce geçici olarak Trablusgarp Tümeni Kurmay Başkanlığına atarlar. Bu atamanın bir sürgün havası taşıdığı açıktır. Ancak İtalya Osmanlı Devleti’ne 29 Eylül’de harp ilân etmiştir. Onun Trablus’a hareketi önce durdurulur ve I. Şubede görevlendirilir, sonra tekrar Trablusgarp tümeninde görevlendirilir.
    İtalya’nın Trablusgarp’a ve Bingazi’ye saldırması beklenmeyen bir olay değildi. Çünkü İtalya’nın birliğini tamamladığı 1870’li yıllardan bu yana Kuzey Afrika ile ciddi bir şekilde ilgilendiği herkesçe bilinmekteydi. İtalya önce Sicilya’ya, en yakın Afrika toprağı olan Tunus’u almayı düşünmüş24b, ancak oraya Fransa’nın yerleşmesinin verdiği kızgınlıkla 1882’de Almanya ve Avusturya-Macaristan ile Üçlü İttifak’ı oluşturmuştur. Sonraki yıllarda gözlerini bugünkü Libya topraklarına dikmiştir. Fakat buraya yerleşmesi için öncelikle Fransa ve İngiltere ile anlaşması gerekliydi. 1900 ve 1902 yıllarında Fransa’nın Fas’a yerleşmesine karşılık Trablusgarp’da hareket serbestliği kazanmıştır25. Daha önce Akdeniz Paktı ile İngiltere, Avusturya-Macaristan’nın olurlarını elde etmişti. 1909’da Rusya’nın da onayını alan İtalya istilâ için müsait zamanı kollamaktaydı. 1911’de Fransa’nın Fas’a müdehalesi üzerine İtalyan istilâ hareketi başlar.
    Milletlerarası diplomatik şartlar kadar Trablusgarp’ın o günkü durumu da İtalyan istilâsı için son derece elverişli bulunuyordu. Şöyle ki Vali İbrahim Paşa İtalyan isteklerini frenlediği için, İtalya’nın sürekli baskısıyla görevden alınmış, yerine atanan Bekir Sami Bey de görev yerine gitmeyi geciktirmekteydi. Vilâyet valisiz, ilçelerin bir çoğu kaymakamsızdı. Trablusgarp’da tümen komutanı da yoktu. İbrahim Paşa hem vali hem komutan olduğundan komutanlık da boşalmış ve yeni atama yapılmamıştı. Esasen tümenin önemli bir bölümü Yemen isyanı üzerine oraya gönderilmiş, taburların mevcutları 300’lere indirilmişti. Bundan başka Trablusgarp ve Bingazi’de bulunan iki silâh deposunda bulunan 40.000 martin ve şınayder tüfekleri yenileriyle değiştirilmek üzere İstanbul’a nakledilmiş ve yenileri de gönderilmemişti.
    Osmanlı devletinin Roma’daki büyükelçisi de izinli olarak İstanbul’da bulunmaktaydı. Devleti Roma’da genç bir maslahatgüzar temsil ediyordu26.
    Vilâyetin İstanbul’la ilişkisi ancak deniz yoluyla mümkündü. Denize İtalyan donanması egemen olduğundan vilâyet kendi kaderine terkedilmiş bir görüntüdeydi.
    Hükümet şaşkınlık içindeydi. İşbaşında bulunan Hakkı Paşa, Roma Büyükelçiliğinden sadaret makamına gelmişti. İtalyan emellerini en iyi bilmesi gereken paşa, savaş ilân edildiğini bildiren İtalyan notasına kadar savaşın çıkacağına inanmamıştı. İstifâ etmekten başka çare bulamadı ve yerine Abdülhamid’e 7 defa sadrazamlık eden Sait Paşa getirildi. Sait Paşa siyaset yoluyla çözüm bulmak için ümitsiz girişimlere başladı. Millî Savunma Bakanı olan Mahmut Şevket Paşa da devletin İtalya ile savaşı sürdüremeyeceği, vilâyetin ancak yöresel imkânlar ile savunulabileceği görüşündeydi. Trablusgarp’ın istilâ haberi genç Türk Subayları arasında heyecan yarattı. Berlin’deki Ataşe Enver Bey, Paris’teki Ataşe Fethi Bey oraya koştular. Onlara Mustafa Kemal, Eşref Kuşçubaşı, Süleyman Askeri’nin de katılmasıyla bir gönüllü subaylar grubu oluşturuldu. Enver Bey, 1911 Ekim sonlarında Bingazi’de komutayı ele alır. Mustafa Kemal, Şerif takma adıyla yanında Ömer Naci, Yakup Cemil ve Sabancalı Hakkı olduğu halde 15 Ekim 1911’de İstanbul’dan Mısır’a hareket eder27. Bingazi yolunda rahatsızlanır ve İskenderiye’de hastaneye yatar. Tedaviden sonra, Kurmay Yüzbaşı Nuri (Conker) ve Yüzbaşı Fuat (Bulca) ile beraber 29 Kasım 1911’de Bingazi’ye doğru yola çıkarlar. 9 Aralık 1911’de Bingazi topraklarında Resul Defne’ye ulaşırlar. Mustafa Kemal, buradaki kuvvetleri organize eder ve menzil teşkilâtını oluşturur. Sonra Tobruk dolayları komutanlığına getirilir (1 Ocak 1912). Bu arada 27 Kasım 1911’de binbaşılığa terfi etmiştir. Mustafa Kemal 24 Ekim 1912’ye kadar kaldığı Bingazi’de Derne ve Tobruk bölgelerinde önemli ve başarılı hizmetlerde bulunur28. Öyle ki İtalyan kuvvetleri sayı ve silah üstünlüğüne rağmen kıyılara saplanıp kalırlar. İdealist Türk Subayları yerli aşiretleri organize etmişler, silâh ve muhimmatı da İtalyanlara yapılan baskınlarla temin etme yolunu bulmuşlardı. Bir avuç kahraman Türk subayı gerillâ savaşı ile kendilerinden her bakımdan kat kat üstün, zamanın en iyi silâhlarına sahip düşman kuvvetlerini aciz bırakmışlardır. Olay adeta Millî Mücadelenin habercisi gibidir. Mustafa Kemal’in 8 Mayıs 1912’de Salih Bozok’a yazdığı şu satırlar istilâcılar karşısında savaşan kahraman subayların duygularının özetini ifade eder: “Biz vatana borçlu olduğumuz fedâkarlık derecelerini düşündükçe bugüne kadar yapılan hizmeti pek değersiz buluyoruz. Vicdanımızdan gelen bir ses bize vatanın bu sıcak ve samimi ufuklarını tamamen temizlemedikçe, gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp Limanlarında tekrar demir atmış olduğunu görmedikçe vazifemizi bitirmiş sayılamayacağımızı ihtar ediyor. Vatan mutlaka selâmet bulacak millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selâmetini, kendi saadetini memleketin ve milletin selâmet ve saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur”29.
    Bu arada Rus diplomasisinin aracılığı ile yüzyıllardan beri süregelen anlaşmazlıklarını çözümleyen Balkan milletleri, Osmanlı Devleti’ne karşı saldırıya geçmişlerdir. Olay üzerine çaresiz kalan Osmanlı Devleti, 15 Ekim 1912’de Ouchy anlaşmasıyla Trablusgarp’ı ve Bingazi’yi bazı şartlarla İtalya’ya terketmiştir. Anlaşma gereği Türk Subaylarının vilâyeti terk etmeleri gerekiyordu. Esasen Mustafa Kemal savaş esnasında gözlerinden ciddi şekilde yaralanmıştır. Tedavi edilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla 24 Ekim 1912’de Derne’den yanında Fuat Bulca olduğu halde Viyana’da gözlerinden tedavi edildikten sonra İstanbul’a dönmüştür. Türk – İtalyan Savaşı Mustafa Kemal’in ilk savaş deneyimidir. Çok başarılı geçmiştir. Nitekim Bingazi Umum Kumandanı Yarbay Enver Bey, Millî Savunma Bakanlığına 24 Ekim 1912 tarihli yazısında “Mustafa Kemal’in, 18 Aralık 1911’de kendi arzusu ile orduya katıldığını, evvela Derne Şark Kolu Kumandanlığında, daha sonra Derne kumandanlığında bulunarak, fevkalâde iyi idare ve iktidar gösterdiği gibi gözlerindeki rahatsızlığa rağmen, son zamanlara kadar başarılı hizmette bulunduğunu” rapor etmiştir. Enver Bey ile Mustafa Kemal ilişkilerinin pek de sıcak olmadığı göz önüne alınırsa yapılan hizmetin değeri daha iyi anlaşılır30. Nitekim Mustafa Kemal 6 Kasım 1913’de Bingazi Muharebelerinde gösterdiği yiğitlik ve liyakat gerekçesiyle kıdemine 2 sene zam yapılarak 4. Rütbeden Osmanlı nişanı ile ödüllendirilmişti31.
    Ouchy (Uşi) Anlaşmasıyla Osmanlı Devleti 361 yıllık bir beraberlikten sonra elindeki son Afrika toprağı olan Trablusgarp’ı terk ediyordu. Trablusgarp savaşının sonucu ne olmuştur? Mustafa Kemal’in kariyerindeki yeri nedir? Savaş Osmanlılar’ın esasen çok zayıf olan mâli kaynaklarını tüketmiş, ordunun seçkin kadrolarının Afrika’ya gitmesiyle orduyu zayıflatmış ve Balkan Devletleri için savaşa elverişli zemin hazırlamıştır. Bununla beraber olayın Mustafa Kemal’in askerî kariyerinde ilk savaş deneyimi olması, üstün başarısı dolayısıyla onun askerî kariyerinde özel bir yeri vardır. Mustafa Kemal İstanbul’a geldiğinde, Bulgar Orduları Çatalca’ya dayanmışlardır. İstanbul tehdit altındadır. Bu duruma nasıl gelinmiştir? Yüzyıllardan beri aralarında rekabet eksilmeyen Balkanlılar nasıl bir araya gelebilmiştir? Savaşın ana sebepleri ve bahaneleri nelerdir? Savaş ve sonrasının Mustafa Kemal’in biyografisindeki yeri nedir? Bunları kısaca görmekte yarar vardır.
    Savaşın temel sebebi Balkan devletlerinde gelişen millîyetçilik akımlarıdır. 1830’dan beri bağımsız olan Yunanistan, Megali İdea’yı (Büyük Yunanistan’ı) gerçekleştirme ideali içindedir. 1878’den beri bağımsız olan Sırbıstan, bütün güney sınırlarını içine alacak Yugoslavya’yı oluşturmak istemektedir. Bulgaristan 5 Ekim 1908’den beri tam bağımsızlığını elde etmiştir, ama asıl amacı 1878 Ayastefanos Anlaşması’nın çizdiği Arnavutluk’tan Karadeniz’e, Tuna’dan Ege’ye uzanacak Büyük Bulgaristan’ı yaratmaktır. Balkanlılar Türk karşıtı politikalarda birleşmekte, ancak çıkarları özellikle Makedonya’da çatışmakta, ayrıca kiliseler anlaşmazlığı onların bir araya gelmelerini engellemekteydi. Buralardaki kiliseler ve okullar anlaşmazlığı, 3 Temmuz 1910’da Osmanlı Devletince çözüme bağlamıştır. Toprak anlaşmazlığı da 1908 – 1909 krizinde Balkanlılarda prestiji zedelenen Rusya’nın ön ayak olmasıyla; 13 Mart 1912’de Bulgar – Sırp Antlaşması ve 29 Mayıs 1912’de Yunan – Bulgar Antlaşması ile geçici bir çözüme bağlanmış, anlaşmazlık halinde Rus Çarı’nın hakemliği öngörülmüştür. Bunlara Karadağı’n da katılmasıyla birlik tamamlanmıştı. Arnavutlar ise zaten bir süreden beri ayaklanma halindeydiler.
    İş olgunlaşmış, elverişli zaman kollanmaktaydı. Türk – İtalyan Savaşı, aranan fırsatı yaratmıştır. Osmanlı Hükümeti’ndeki istikrarsızlık, 100.000 kişilik talimli askerin terhis edilmesi, İtalya ile barışın yakınlaşması gibi nedenler, Balkanlıları harekete geçirdi. 8 Ekim’de önce Karadağ, onu takiben Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan Osmanlı Devletine savaş açtılar. Büyük devletler savaşı Osmanlılar’ın kazanacağı zannı ile statu quo’nun (mevcut durumun) değişmesine müsaade etmeyeceklerini ilân ettiler. Ama beklenilenin aksine Osmanlı Ordusu bütün cephelerde ağır yenilgiye uğradı. Birkaç kale hariç bütün Rumeli elden çıkmış, Bulgar orduları İstanbul kapılarını zorlamaktaydı. Çaresizlikten 3 Aralık 1912’de mütareke yapıldı. Barış görüşmeleri devam ederken İttihatçılar Enver Bey öncülüğünde Babıâli’yi basmışlar. Harbiye Nazırı ve Başkumandan Nâzım Paşa’yı öldürmüşler, Kâmil Paşa’yı istifâya zorlayarak, Mahmut Şevket Paşa’nın Sadarete, Ahmet İzzet Paşa’nın da Başkumandan Vekâletine gelmesini sağlamışlardır32. Darbe esnasında Mustafa Kemal, Bolayır’daki Kolordu’nun Hareket Şubesi Müdürü, Fethi Bey de Kurmay Başkanıdır. Darbeden önce Fethi Bey ve Mustafa Kemal’in fikirleri sorulmuştur. İttihatçı liderlerin toplantısına katılan Fethi, ihtilâl metodlarına karşı çıkar. Meşrutî partiler gibi çalışalım der. Ancak toplantıya katılmayan Enver Bey’in ertesi gün Talat Bey’i ikna etmesiyle darbe gerçekleşir. Bu olay Mustafa Kemal ile Fethi’yi öfkelendirir ve Enver grubu ile ilişkilerinin gerilmesine yol açar.
    İttihatçıların işbaşına gelmeleriyle savaş yeniden başlar. Amaç Edirne’yi kurtarmak ve daha uygun şartlarda barış yapmaktır. Yapılan plâna göre, Şarköy mıntıkasına bir çıkarma yapılacak, aynı zamanda Bolayır Kolordusu da saldırıya geçecektir. 8 Şubat 1913 Sabahı Fahri Paşa kumandasında Fethi Bey’in Kurmay Başkanı ve Mustafa Kemal’in Harekat Şubesi Başkanı olduğu kuvvetler şiddetle saldırıya geçerler. Ancak Şarköy çıkarmasını yapacak olan Hurşit Paşa kumandasında, Enver Bey’in Kurmay Başkanı olduğu kuvvetlerin harekâtı bir gün gecikmiş ve bu gecikme Gelibolu’dakilere zamanında haber verilmemiştir. Dolayısıyla düşman karşısında yalnız kalan kolordu ağır zayiat vererek Bolayır Savunma Hattına çekilir, Şarköy’e gecikmeli olarak yapılan çıkarma da haliyle başarısızlığa uğrar. Olay orduda ciddi bir kriz yaratır. Bir taraftan Bolayır Kolordusu Kumandanı Fahri Paşa ile Şarköy Çıkarma Kuvvetleri Kumandanı Hurşit Paşa, diğer taraftan Fethi Bey’le beraber olan Mustafa Kemal Bey’le Enver Bey arasında şiddetli bir anlaşmazlık çıkar. Fethi Bey ile Mustafa Kemal Başkumandan Vekili Ahmet İzzet Paşa’ya istifâlarını sunarlar. Olay Mahmut Şevket Paşa’nın araya girmesiyle çözümlenir. Fethi Bey ile Enver Bey merkeze alınırlar. Mustafa Kemal de Gelibolu Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirilir33. Ancak bunu takip eden günlerde, 161 günlük kahramanca bir savunmadan sonra Edirne Bulgarların eline geçmiş, 30 Mayıs 1913’de Londra Antlaşması ile Midye – Enez Hattı’nın ötesi bütün Trakya ve Rumeli Balkanlılara terkedilmiştir. Anlaşmanın getirdiği olumsuz hava içinde, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa öldürülmüş (11 Haziran 1913), bu vesile ile İttihat ve Terakki Partisi iktidara iyice yerleşmiştir.
    Bu arada, galipler arasında ganimetin bölüşülmesinde anlaşmazlık çıkar ve İkinci Balkan Savaşı patlak verir (5 Temmuz 1913). Bulgar ordusu, Sırp, Yunan ve Romen orduları tarafından yenilir. Durumdan yararlanan Türkler Edirne ve çevresi dahil Meriç’e kadar olan ahalisi Türklerle meskûn yerleri kurtarırlar. Mustafa Kemal, Edirne’nin kurtarılmasını ısrarla savunanların başında olmasına rağmen, orayı kurtarmak şerefi, cemiyetin tuttuğu Enver Bey’e bırakılır. Bulgaristan ile (29 Eylül 1913’de) İstanbul, Yunanistan ile (14 Kasım 1913) Atina Antlaşmaları yapılarak yeni sınırlar saptanır.
    Adı geçen antlaşmalarla Doğu Trakya hariç, bütün Rumeli, 500 yıllık bir beraberlikten sonra, elden çıkmış, Edirne’nin ve hatta İstanbul’un savunması tehlikeye girmiş. Batı Anadolu kıyıları tehdide açık bir hale gelmiştir. Bunun sebeplerini açıklamak konumuzun sınırlarını aşmaktadır. Ancak ordunun politikaya bulaşmasının, sorumlu devlet adamlarının basiretsizliklerinin birinci etken olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Acaba bu olayların Mustafa Kemal’in biyografi bakımından etkisi ne olmuştur? Askerî açıdan Gelibolu Yarımadası’ndaki görev, Mustafa Kemal’in araziyi tanıması ve değerlendirmesi bakımından önemlidir. Bu bilgi 25 Nisan 1915’te İngiliz çıkarması esnasında Mustafa Kemal’in hayatî müdahalesini kolaylaştıracaktır. Diğer bir açıdan Babıâli Baskını ve Şarköy çıkarması ve onu takip eden görüş ayrılıkları, Mustafa Kemal ve Fethi Bey ile Enver Bey çevresindeki İttihatçılar arasında ciddi ayrılıklara yol açmıştır. Önce Fethi Bey Gelibolu’dan alınarak Mustafa Kemal ile ilişkisi zayıflatılarak Parti Genel Sekreterliğine getirilmiş, sonra da Sofya Elçiliğine getirilerek askerî kariyerden ayrılmıştır. Bu vesile ile Mustafa Kemal de Sofya’ya Fethi Bey’in yanına askerî ataşe olarak gönderilmiştir (27 Ekim 1913). Böylece orduda yapılacak düzenlemelerde cemiyette muhalif kanadı temsil eden Mustafa Kemal ve Fethi Bey’in eleştiri yapmaları engellenmiştir. Başka bir deyimle Mustafa Kemal pasifize edilmiştir. Onun için ikbal yolları kapanmış gibi görünmektedir. Bunu takip eden günlerde Enver Bey, Bingazi’deki hizmetlerine karşılık 3 yıl kıdem alarak yarbaylıktan albaylığa; kısa bir süre sonra da Balkan Savaşı’ndaki hizmetlerine karşılık, 3 yıl daha kıdem alarak generalliğe terfi etmiş (3 Ocak 1914), Harbiye Nazırlığına atanmıştır34. Bir taraftan süratle ordu gençleştirilirken, diğer taraftan yurda davet edilerek göreve başlayan general Liman von Sanders yönetimindeki Alman Askeri Heyeti aşırı yetkilerle göreve başlamıştır (14 Aralık 1913). Osmanlı Devleti üzerindeki Alman etkinliği, onu Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyecek derecede artacaktır.
    Mustafa Kemal’in 1913 Ekim sonlarında Sofya’da göreve başladığı anlaşılmaktadır35a. Oradayken 6 Kasım 1913’de Bingazi’de gösterdiği dirayet ve kahramanlıktan dolayı 2 sene kıdem zammı verilir. 11 Ocak 1914’de de Sofya Ataşeliğine ilâve olarak Bükreş, Belgrat ve Çetine Ataşeliklerini yönetme görevi verilmiştir. 1 Mart 1914’de de Balkan Harbindeki başarılı hizmetleri dolayısıyla yarbaylığa terfi etmiştir.
    Mustafa Kemal’in Sofya Ataşeliğindeki faaliyetlerin özelliği nedir? Sonucu ne olmuştur?
    Mustafa Kemal devletin Sofya’daki ilk askerî ataşesidir. Sofya’da göreve başlayınca, otelde kalır. Sonra Sefarethanede istediği gibi çalışamamak misafir kabul edememek ve bilgi toplayamamak gerekçesi ile Ferdinand Caddesi 17. Numaraya taşınır.
    Sofya Askeri Ataşesinden beklenen görevler nelerdir?
    Bunların kariyerin gerektirdiği istihbarat çalışmaları yapmak, Bulgaristanla siyasî ve askerî alanda çıkar birliği sağlamak, Bulgaristan’da bulunan Türk azınlığını örgütleyerek ülkede etkin hale getirmek şeklinde özetlenebilir. Askerî istihbarat olarak gönderdiği raporlarda, Bulgar ordusunun yeni baştan düzenlendiğini, beşer yıllık dönemlere ayrılmış yirmi yıllık plân yapıldığı, 250 milyon franklık top tüfek, cephane sipariş edildiği, bayındırlık, ulaştırma, ve demiryollarına verdikleri önem belirtilmektedir. Bulgaristan’da o yıllar 900 bin civarında Türk vardır. O yıllarda Bulgaristan’da 1185 kız – erkek karma ilkokul, 35 rüştiye, 25 kız okulu vardır. 1400 kadar öğretmen 70 bin kadar da öğrenci vardır. Bu Türk Halkının millî şuuru uyanıktır. Türkçe yayın yapan gazeteleri vardır. Mustafa Kemal Sofya’da genel durumu tesbit ettikten sonra ülke içinde bir geziye çıkar. Amaç Bulgaristan Türklerinin morallerini kuvvetlendirmek, onların anavatana bağlılıklarını daha da artırmak ve Bulgar ordusunun konuçlanmasını incelemektir. Mustafa Kemal her gittiği şehirde Türklerce çoşku ile karşılandı. Filibe, Plevne, Varna, Tırnova, Gabrova, Şumnu , Kızanlık ve Köstendil’i ziyaretle Sofya’ya döndü. İkinci geziyi manevralar dolayısıyla yaptı. Bu seferde Plevne, Niğbolu, ve Vidin’i ziyaret etti. 1914 Şubatında Bulgaristan’da seçim yapılacaktır. Seçim nisbî usulle yapılmaktadır. Bulgaristan’da birçok parti olmakla beraber, ağırlıklı olanlar, Rus taraftarı olan Terakkiperverler ile Millet Partisi, Cermen taraftarı olan libarellerden, 3. Grup da bir denge unsuru gibi davranan Demokrat Parti, Radikal Parti ve Sosyal Demokrat Partiden oluşuyordu. Ayrıca Bulgar siyasî hayatında etkin olan 3 örgüt vardı. Bunlardan Makedonya İstiklâl Komitesi, Makedonya’nın bağımsızlığını hedef almıştı. Zabitan Teşkilâtı ise Türk düşmanı ve Rus yanlısı bir politika izlemekteydi. Daha kalabalık olan ise Trakya Komitesiydi. Bunlar Batı Trakya’nın tamamı ile Edirne çevresini Bulgaristan’a katmak istiyorlar ve İngilterece destekleniyorlardı. Mustafa Kemal bu gruplardan Makedonya İstiklâl Komitesi ile yakın ilişki kurdu.
    Seçimlerde, Mustafa Kemal’in amacı Sobranya’ya (Bulgar Millet Meclisi) kabil olduğu kadar Türk milletvekili sokmaktır. Gücün parçalanmaması, Türklerin tek parti içinde toplanmaları ile mümkündür. Bunun için Rodoslavof’un Liberal Partisi desteklendi. Bu yolla Sobranya’ya hepsi aynı partiden olmak üzere 17 Türk Milletvekili girdi. Liberal Parti 17 Türk dahil 129 milletvekili kazanmıştı (Meclisteki 244 sandalyenin yarından fazlasını). Böylece Türkler Bulgar siyasî hayatında büyük bir etkinlik kazandılar. Bu Mustafa Kemal’in önemli bir başarısıydı.
    Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Üçlü İttifak ile Üçlü İtilâf blokları arasında Bulgaristan’ı kazanmak için yoğun faaliyetler vardı. Mustafa Kemal hükümetini bilgilendirmek için aralarında bir gönül macerasının da geçtiği Bulgar Harbiye Nazırının genç ve kültürlü kızı Mara Kovaçef ve bazı Bulgar görevlilerden yararlandı.
    Özetleyecek olursak Mustafa Kemal aşağıdaki konularda askerî ataşe olarak etkin bir rol oynamıştır:
    1) Bulgaristan Türk Basını, ilkeli bir yayın politikası etrafında toplanmıştır.
    2) Bulgaristan Türkleri aynı siyasî örgütün içinde birleşmişler ve Bulgar siyasetinde etkin bir duruma gelmişlerdir.
    3) Bulgaristan Türkleri arasında millî birlik ve bilinç daha da güçlenmiştir.
    4) Birinci Cihan Harbi’nin başlaması üzerine onbin kadar Bulgar Türkü pasaportsuz ve gönüllü olarak Türk ordusuna katılmışlardır.
    5) Millî Mücadele’de Bulgaristan’daki Trakya İstiklâl Komitesi üyeleri, Anadolu’ya silâh ve cephane temininde yardımcı olmuşlardır35b.
    Başarılı hizmetlerine rağmen Mustafa Kemal Sofya’daki görevi,faal görevden uzaklaştırma olarak değerlendirmektedir. 1 Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra İttihatçıların Almanlarla anlaşmasını acı bir şekilde eleştirir. Hatta Alman Ordularının zafer yürüyüşleri yaptıkları günlerde savaşı kaybedeceklerini söyler. Osmanlı’nın savaşa girmesi üzerine, ısrarla ordu içinde rütbesine uygun bir görev verilmesini ister. Enver Paşa, “orduda sizin için daima bir görev vardır. Ancak Sofya Ataşeliği, daha önemli olduğu için orada bırakıyoruz” şeklinde cevap verir. Mustafa Kemal cevabında “yurt savunmasından daha önemli ve yüce bir görev olamayacağını, arkadaşları cephede vuruşurken kendisinin Sofya’da kalamayacağını, eğer birinci sınıf subay olmak yeteneğinde değilse, kanaatını açıkça bildirmesini ister.” Yazılı ve sözlü ısrarları üzerine, 29 Kasım 1914’te 1. Tümen Komutanlığına atanır. Ama 2 gün sonra bu atama iptal edilir. Birinci Tümene Yarbay Cafer Tayyar atanmıştır. Acaba Enver Paşa ona cephede hizmet etmek yolunu aşmak istememekte midir?36. Ona cephede bir görev ancak Sarıkamış bozgunundan sonra Harbiye Nazır Vekili Talat Paşa imzasıyla verilir (20 Ocak 1915). Mustafa Kemal Tekirdağ’da oluşma halindeki 19. Tümene Komutan olarak atanmıştır. Haber üzerine hemen yurda döner.
    2. Meşrutiyet’in ilânından Ocak 1915’e kadar geçen dönemde, Mustafa Kemal’in karakter çizgileri daha bir belirginleşmiştir. O mesleğinde kabiliyetli, ileri görüşlü, doğru düşünen, süratli karar veren, kararın uygulanmasını ısrarla takip eden kıymetli bir kurmay subaydır. Medenî cesaret sahibidir. Fikirlerini, eleştirilerini her çevrede çekinmeden ortaya koymaktadır. Bu tutumu ve üstün meziyetleri sebebiyle rakip olabilir varsayımı ile bazı İttihatçı çevrelerce sistemli bir şekilde geri plâna itilmeye, önü kesilmeye çalışılmaktadır.


  2. #2
    Status : manyax_kamoo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Feb 2007
    Mesajlar: 651
    Konular: 360
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart



    BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SEÇKİN TÜRK GENERALİ: MUSTAFA KEMAL


    I) “Kaderin Adamı” Tarih Sahnesine Giriyor
    Mustafa Kemal atandığı 19. Tümen henüz oluşma halindedir. Onu bir hayli uğraşmadan sonra bulur. 2 Şubat’ta komutayı ele alır. Tümen 57 alay ile 2 depo alayından oluşmuştur. 19. Tümen 25 Şubat’ta Eceabad’a geçer. Orada 72 ve 77 alaylarla yeniden örgütlenerek Eceabad Seddülbahir savunması ile görevlendirilir.
    Bu arada Rusya, Almanya karşısında bunalmıştır. Silâh, araç ve malzemeye ihtiyaç vardır. İtilâf devletleri Rus savaş gücünü takviye etmek, Osmanlı Devleti’ni savaş dışı kılmak, Balkan Devletlerini ve İtalya’yı yanlarına çekebilmek gibi nedenlerle Çanakkale Boğazını açmaya karar verirler. Ancak Boğaz nasıl geçilecektir? Sadece donanma gücü ile bu mümkün müdür? Bu şüphelidir. Fransızlar kesin sonuç Batı Cephesinde alınacağı için kara harekâtına şiddetle karşı çıkarlar. Dolayısıyla Çanakkale 18 Mart 1915’te güçlü müttefik deniz kuvvetiyle zorlanır. Netice ümit kırıcıdır. Saldırganlar üç muharebe gemisi, 2 zırhlı ve bir kravazör kaybeder ve çekilmek zorunda kalırlar.
    Yenilgi özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinde olumsuz yankılar yaratır. Olay bir itibar meselesine dönüşür. Müttefikler ister istemez kara harekâtına karar verirler. Boğaz istihkâmları susturulacak, İstanbul yolu açılacaktır.
    Türk tarafı da 18 Mart’tan sonra bölgede bir çıkarma hareketi beklemektedir. Dolayısıyla bölgede 5. Ordu oluşturulmuş, başına Alman Generali Liman von Sanders mareşal rütbesi ile atanmıştır. Mareşal ilk iş olarak Türk komutanlarınca hazırlanan düşmanı kıyı hattında karşılamak stratejisi yerine, savunmayı düşman topçu menzil hattı dışına alan esnek bir savunma sistemini benimsemiştir. 5. Ordu emrinde, 6. Piyade Tümeni bir Süvari Tugayı, 4 seyyar jandarma taburu vardır. Liman Paşa çıkarmayı Saros Körfezi veya Anadolu kıyısında beklemektedir. Bu itibarla 2 tümeni Gelibolu’da, 2 tümeni Anadolu yakasındadır, 1 tümeni yarımada güneyini savunacak şekilde konuçlandırılmıştır. Mustafa Kemal’in komutanı olduğu, 19. Tümen ordu ihtiyatı olarak Bigalı’dadır. Bu plâna göre, Gelibolu Yarımadası güneyine yapılacak çıkarma harekâtı karşısında bir Türk tümeni bulunacaktır.
    Buna karşılık İngiltere ve Fransa ateş gücü yüksek 5 piyade tümeni ve 1 piyade tugayını çıkarma için görevlendirmişlerdir. Arkalarında güçlü bir donanma desteği vardır. Plânları şöyledir: esas çıkarma Seddülbahir ve Kabatepe’ye yapılacaktır. Kumkale’ye çıkacak Fransız birliği 2 Türk tümeninin esas çıkarma yerine müdahalesini önleyecektir. Saros Körfezinde gösteri hareketleri düzenlenecektir. Seddülbahir’e çıkanlar birinci gün Alçıtepe’yi; Kabatepe’ye çıkanlar birinci gün Conkbayırı – Kocaçimen hattını ele geçirerek Boğaz tabyalarının gerilerine inerek onları susturacak ve İstanbul yolunu açacaklardır. Hesaplarına göre, bir hafta içinde plân gerçekleşerek ve Osmanlı Devleti savaş dışı edilecektir.
    Çıkarma hareketi bu plâna göre 25 Nisan 1915 günü erken saatlerde başlar. Çıkarma bölgesinde sadece 9. Tümenin birlikleri vardır. Bu tümenin 26. Alayı Seddülbahir’de ateş gücü çok üstün olan çıkarma birliklerine karşı kahramanca direnir. Ancak İngiliz ve Fransızlar ağır zayiat pahasına güç halle kıyıda tutunurlar.
    Esas sürpriz kuzeyde hazırlanmıştır. Anzak Kolordusu Kabatepe’nin biraz ilerisine sürüklenerek Arıburnu’na çıkar. Hedef Conkbayırı – Kocaçimen hattını tutmak ve Kilidülbahir platosunun kuzeyle bağlantısını kesmek ve Boğaz tabyalarının gerisine düşerek onları susturmaktır. Kıyı zayıf gözetleme birliklerince tutulmuştur. Çıkarmayı takip eden saatlerde 9. Tümen Komutanı Halil Sami, 19. Tümen’den bir tabur yardım ister. 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal, bu istek ve kendi yaptırdığı gözetlemeler sonucunda, önceden düşündüğü gibi, düşmanın önemli kuvvetlerle karaya çıktığını ve hedeflerinin Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacağını isabetle tahmin eder. Durum naziktir. Boğaz savunması çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hemen birliklerini hazır hale getirir. Tümen ordunun yedek gücüdür. Ancak ordu komutanının emri ile kullanılabilir. Ordu komutanı ile irtibat sağlamak ister, ama bu gerçekleşmez. Kolorduyu durumdan bilgilendirir. Bütün sorumluluğu üzerine alarak 57. Alay ve bir dağ bataryasının başına geçerek Kocaçimen Tepesi’ne hareket eder. Oraya vardığında denizdeki zırhlılar ve gemiler görülür. Ama Arıburnu görüş alanının dışında kalmaktadır. Mustafa Kemal alaya kısa bir istirahat verip, Conkbayırı’na yönelir. Yanında birkaç subay vardır. Önce atlı sonra yaya olarak Conkabayırına varılır. Görülen manzara şudur: Bir Türk Müfrezesi Conkbayırı’na koşarak çekilmektedir. Mustafa Kemal derhal müdahale eder:
    - Niçin kaçıyorsunuz?
    - Efendim, düşman!
    - Nerede?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterirler.
    - Düşmandan kaçılmaz.
    - Cephanemiz kalmadı.
    - Cephaneniz yoksa, süngünüz var. Süngü tak, yere yat, komutunu verir. Gerideki birliklerinin marş marşla oraya gelmelerini emreder. Takip eden düşman birlikleri de yere yatmak zorunda kalırlar. 57. Alayın birlikleri yetişince, derhal saldırıya geçilir ve tümenin diğer alaylarını da hareket sahasına yakınlaştırır. Ayrıca 27. Alaya da hücum emri verir. Mustafa Kemal, askere taarruz etmeyi değil, ölmeyi emretmiştir. Onlar da vatanları uğruna ölümüne saldırırlar. Düşman birlikleri geriye atılır. Hatta bir kısmı paniğe kapılarak sandallara koşarlar. Anzak Kolordu Komutanı birliklerinin geri alınmalarını teklif eder. Amiraller bunun için en az 3 gün gerektiğini belirtince İngiliz Başkomutanı Hamilton birliklerden direnmelerini ister.
    Gece olunca Anzaklar yeni birliklerle takviye edilir. Ertesi günü saldırıyı tekrarlarlar. Mustafa Kemal de iki piyade alayı takviye alır, taarruza kalkar. Ancak eldeki kuvvetin azlığı, askerin aşırı yorgunluğu, karşı tarafın devamlı takviye alması ve güçlü donanma desteği, arazinin durumu, düşmanı denize dökmeye mani olur. Fakat Conkbayır’ı tutulmuş, düşman baskını boşa çıkarılmış, Boğazın açılması önlenmiş, düşmanlar bir kıyı şeridine adeta hapsedilmiştir.
    Bu başarılar üzerine Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te harp meydanında albaylığa yükseltilir.
    Düşman Seddülbahir’den cephe saldırılarıyla, Arıburnu’nunda da çevirme hareketleriyle Boğaz tabyalarını düşürüp, donanmasına İstanbul yolunu açamamıştır. Bu durumda karşısında iki seçenek vardır.
    1) Kış gelmeden önce çekilmek,
    2) Yeni kuvvetler getirerek zaferi sağlamak. Türkler için önemli olan 2. İhtimal karşısında yeni saldırı hedefini doğru tahmin etmek ve ona göre isabetli tedbirler almaktır.
    Mustafa Kemal’e göre yeni bir saldırının temel hedefi yine Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacaktır. Bunun için düşman, muhtemelen Arıburnu kuzeyine çıkacaktır. Dolayısıyla Kabatepe’yle Suvla – Anafartalar bölgeleri, ayrı birer savunma bölgesi olarak düzenlenerek, sorumlu birer komutanın emrine verilmelidir. Fakat Mustafa Kemal’in ısrarla yaptığı sözlü – yazılı uyarılar ciddiyetle dikkate alınmaz. Arıburnu kuzey mıntıkasına 2500 kişilik bir birlik yerleştirilmekle yetinilir.
    İtilâf kuvvetleri 6 Ağustos’ta Arıburnu cephesinde şiddetle saldırıya geçerler, biraz ilerlemeden sonra durdurulurlar. 7 Ağustos’ta 19. Tümene yapılan saldırı da arzu edilen neticeyi vermez. Gerçekte bütün bu hareketler, Türk kuvvetlerini ve yedek güçlerini yerlerinde tutmak amacına yöneliktir. Asıl sürpriz saldırısı kuzeye, Mustafa Kemal’in ısrarla söylediği yöne yöneltilmiştir. 6/7 Ağustos gecesi iki düşman tümeni Arıburnu kuzeyine çıkar ve Conkbayırı istikametinde saldırıya geçer. Daha kuzeyde Suvla’ya çıkarılan 3 tümenin amacı ise, Saros körfezi mıntıkasından gelecek Türk takviye kuvvetlerini önlemek ve Kocaçimen Tepesi kuzeyinden geniş bir çevirme hareketiyle Boğaza inmektir. Durum kritik, her an kıymetlidir. Ordu Komutanı Liman Paşa Anafartalar Grup Komutanına derhal taarruz emri verir. Komutan askerin aşırı yorgunluğu nedeniyle saldırının bir gün ertelenmesini ister. Komutan derhal emekliye sevk isteğiyle görevden alınır. 8/9 Ağustos gecesi Mustafa Kemal Anafartalar Grup Komutanı olmuştur 37. Henüz 34 yaşındadır. Ortaya çıkan tehlikeli durumu önlemekle görevlendirilmiştir. O zamanki İngiliz Bahriye Nazırı Churchill’in deyimiyle “kaderin adamı” 9 Ağustos 1915’te süngü hücumu ile düşmanı Anafartalarda geriletir. 10 Ağustos sabahı “İlahî bir süngü hücumu” ile cephenin kilit noktası Conkbayırında durumu düzeltir. Bu savaşlarda Mustafa Kemal’in göğsüne bir şarapnel parçası isabet eder. Saat parçalanır, kendisine bir şey olmaz. Bundan sonraki hareketler savaşın gidişini etkilemez. “iyi sevk ve idare edilen, cesaretle, yiğitlikle dövüşen asil Türk ordusu karşısında” itilâf kuvvetleri siperlere gömülürler38a.
    Bu arada takviye kuvvetleri isteyen İngiliz Başkomutanı General Hamilton 16 Ekim 1915’te görevden alınmıştır. Yerine atanan General Monroe “En iyi çözüm Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmaktır.” görüşündedir. İngiliz Millî Savunma Bakanı Kitchener durumu yerinde gördükten sonra boşaltma kararını alır. 19 – 20 Aralık 1915 Arıburnu ve Anafartalar, 8 – 9 Ocak 1916’da Seddülbahir boşaltılır.
    Mustafa Kemal tahliyeden önce 10 Aralık’ta görevi Fevzi Paşa’ya (Çakmak) devretmiştir. Onun Çanakkale’den ayrılış nedeni sağlık sorunlarına bağlanmaktadır. Aslında esas sebebin Liman Paşa ile aralarında çıkan görüş ayrılığı olduğu anlaşılmaktadır38b.
    Çanakkale Savaşı birçok açıdan önemli sonuçlar doğurur. Bunlar arasında savaşın iki yıl uzaması, Çarlık Rusyası’nan çökmesi, Balkan Devletleri’nin ve İtalya’nın savaş politikalarının değişik yönlenmeleri, Türk Ordusuna kazandırdığı moral gücü ilk önce söylenmesi gereken şeylerdir.
    Ancak Çanakkale Savaşlarının en önemli sonucu Mustafa Kemal’in askerî dehasını gözler önüne sermesidir. Mustafa Kemal olaylar karşısında durumu çabuk kavramak, süratle ve soğukkanlılıkla gerçekçi, yürekli ve kendine güven içinde doğru karar vermek, verdiği kararı büyük bir enerji ve cesaretle bizzat uygulamak, insiyatifini cüretle, fakat isabetle kullanmak, sorumluluğu çekinmeden üzerine almak, gibi üstün komutanlık kabiliyeti göstermiş ve savaşın genel gidişi üzerinde birinci derecede etkili olmuştur.
    Nitekim İngiliz resmi tarihi bunu şöyle özetler. “Bir tümen komutanının 3 muhtelif yerde vaziyette nüfuz ederek, yalnız bir muharebenin gidişine değil, aynı zamanda bütün sefer ve hatta bir milletin mukadderatı üstünde bu kadar derin tesirler yaptığı tarihte pek ender rastlanan bir olaydır.”
    Zamanın İngiliz Bahriye Nazırı, İkinci Dünya Savaşı’nın yılmaz İngiliz Başbakanı Churchill, onun rolünü şöyle ifade eder: “Mustafa Kemal 9 Ağustos’da Anafartalar’daki başarılı harekatından sonra geceyi, bu paha biçilmez sırtı alma hazırlığı içinde büyük çaba harcayarak geçirdi. Bizzat yönettiği şiddetli baskın hücumu ile, bu dar bölgede yerleşmiş olan bin kişilik İngiliz kuvvetini yok etti. Türkler Conkbayır’ını aştılar ve zaferin sonuna kadar da orada kaldılar. Bu başarı perdeyi kapatan olaydır.”
    Gelibolu’daki birliklerin başkomutanı General Hamilton 9 – 10 Ağustos 1915 Savaşları için şu kaydı düşmüştür: “... Conkbayırı’nda Türkler en etkili savaşlarını veriyorlar. Mamafih, kayıpları bizden fazla. Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.”39a
    Gelibolu savaşları esnasında Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın harekât şube müdürlüğünü yapan İsmet Bey’in (İnönü), bu konudaki değerlendirmesi çok dikkat çekicidir. “... Çanakkale’ye müttefiklerin ilk asker çıkarmasının hemen ilk gününden itibaren Atatürk bir yıldız gibi parlamaya başlamış ve her gün biraz daha dikkati çeker hale gelmiştir. Burada Atatürk kumandanlık imtihanını tasavvur olunabilecek en büyük güçlükler içinde, hergün yeni bir muvaffakiyetle yürütür bir yola girmiştir. Çanakkale’de ilk günden itibaren üzerinde toplanmış olan şerefler ve ümitler Atatürk’ü dokunulmaz hale getirmiştir.39b
    Öyle ki Enver Paşa cepheyi ziyaret ettiğinde, Anafartalar Grubuna uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâsını Liman Paşa’ya verdiğinde Paşa bunu kabul etmediği gibi, Enver Paşa’dan da kabul etmemesini ve bir yazıyla Mustafa Kemal’in gönlünü almasını istemiş ve bu istek yerine getirilmiştir. Özetle Çanakkale Zaferinin en önemli neticesi Millî Mücadele liderini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin banisini, bütün üstün nitelikleriyle ortaya çıkarması ve ona bir nevi dokunulmazlık kazandırmasıdır. Artık bundan sonra hiçbir güç, onun zirveye tırmanmasını engelliyemiyecektir.

    II. Mustafa Kemal Paşa Doğu Cephesi’nde
    Mustafa Kemal bazı sebeplerle hava tebdili alarak İstanbul’a gelir. Kısa bir süre dinlendikten sonra Sofya’ya eski arkadaşı Fethi Bey’in yanına gider. Orada iken Çanakkale’den Edirne’ye nakledilen 16 Kolordu Komutanlığına atanır (14 Ocak 1916). Ocak ayı sonlarında görevine başlar. Kolordu’nun Galiçya’ya gitmesi bahis konusudur. Ancak Doğu cephesinde ciddi sıkıntı vardır. İngiliz ve Fransızların Gelibolu’dan çekileceklerini anlayan Ruslar o bölgedeki güçler doğuya gelmeden sonuç almak maksadıyla saldırıya geçmişlerdir. III. Ordunun tuttuğu cephe 11 Ocak 1916’da yarılır. 16 Şubat’ta Erzurum düşer. Ruslar Of – Bayburt – Mamahatun hattına dayanırlar. Cephenin güneyinde Muş ve Bitlis de işgal edilmiştir. Durumu düzeltmek ve Erzurum’u kurtarmak amacıyla II. Ordu Doğuya kaydırılır. 16. Kolordu II. Orduya bağlıdır. Mustafa Kemal bir ay kadar süren bir yolculuktan sonra görev yerine ulaşır. Yolda iken 27 Mart 1916’da generalliğe terfi şifresini alır40. Mustafa Kemal, Bitlis Cephesi’ne yönelirken, bazı subayların yollarda soyulmaları üzerine, suçluları derhal tespit ettirip Harp Divanı’na vererek şiddetle cezalandırır. Bu enerjik tutumun neticesi olarak cephe gerisinde asayişsizlik hareketleri görülmez. Doğu cephesinde Mustafa Kemal’in amacı Bitlis ve Muş’un kurtarılmasıdır. Karşılıklı ilerleme ve gerilemelerden sonra gerekli hazırlıkları yapan Mustafa Kemal 2 Ağustos’da saldırıya geçer. 7 Ağustos’ta Muş, 8 Ağustos’da Bitlis kurtarılır. Cephenin bu kısmına nisbî bir istikrar gelir.
    Mustafa Kemal Paşa II. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olduğu 13 Aralık 1916’dan 2 Ocak 1917 tarihine Ordu Komutanına Vekâlet eder. Bu vesile ile ilk defa olarak İsmet Bey’le (İnönü) beraber çalışmak ve onu yakından tanımak, tartmak imkânını bulur. Burada ikisi arasında başlayan dostluk hayatlarının sonuna kadar sürüp gider.
    Mustafa Kemal 17 Şubat 1917’de Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığına, ordu komutanı yetkisi ile IV. Ordu emrinde olmak üzere atandı. Paşa atandığı görevin mahiyetini öğrenmek için Şam’a gelir. Yol boyunca ve Şam’da, IV. Ordu Komutanı ve Bahriye Nazırı olup Suriye’yi kral naibi gibi geniş yetkilerle şaşaalı ve debdebeli bir şekilde yöneten Cemal Paşa’nın misafiri olur. Mustafa Kemal Paşa yaptığı incelemeler sonunda Hicaz’ın savunulamayacağını, Suriye Cephesi’nin tehlikeli durumu sebebiyle, Hicaz’daki kuvvetlerin de Suriye’ye getirilmesi gerektiğini, cephenin o günkü haliyle “Hicaz Seferi Kuvvetler Kumandanlığını” asla kabul edemeyeceğini Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya bildirir. Enver Paşa cevabında İstanbul’dan Şam’a hareket etmek üzere olduğundan kendisinin beklenmesini ister41. Görüşme sonucu görev iptal edilir ve Mustafa Kemal vekâleten II. Ordu Komutanlığına atanmıştır. Cephedeki II. ve III. Ordulardan Kafkas Ordular Grubu Komutanlığı oluşturulur. Grubun komutanlığına Ahmet İzzet Paşa atanır.
    1917 ilkbaharında Rusya’da ihtilâl başlamıştır. Bir süre sonra bunun etkileri Rus askerleri arasında görülmeye başlar. Netice olarak Doğu cephesinde tehlike azalmaya yüz tutar. Buna karşılık Irak Cephesi tehlikeli bir duruma girer. Zira İngilizler 1917 Martında Bağdat’ı almışlardır. Enver Paşa Asya cepheleri durumunu görüşmek üzere Kafkas Orduları Grup Kumandanı Ahmet İzzet Paşa, IV. Ordu kumandanı Cemal Paşa, II. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa ve VI. Ordu Kumandanı Halil Paşa ile Halep’te görüşür (24 Haziran 1917). Toplantıda Kafkas Cephesi’nin takviye edilerek, savunulmada kalınması, Suriye Cephesi’nde düşünülmekte olan taarruzdan vazgeçilmesi, buna mukabil Irak Cephesi’nde harekete geçilmesi ancak mevcut kuvvetlerle bunun mümkün olup olamayacağı üzerinde durulması kararlaştırılmıştır.
    İşte bu toplantıdan sonra Bağdat’ı kurtarma harekâtında VI. Ordu ile işbirliği yapmak üzere, VII. Yıldırım Ordusu adıyla seçme bir ordunun kurulmasına Başkumandanlıkça lüzum görülmüştür. Esasen Enver Paşa bu iş için Almanya’dan yardım istemiş, bir tugay kadar Alman askeriyle General Falkenhayn’ın42 gönderileceği vaadini almıştır. Alman Generali Osmanlılar hesabına borç yazılan 5.000.000 altın ile İstanbul’a gelir. Ordular Grup Karargâhı tamamen Almanlar’dan oluşmaktadır. Karargâhta her türlü muamele Almanca olarak yapılmaktaydı. Kendisine mareşal ünvanı ve rütbesi verilen General Falkenhayn her ne kadar ara sıra Osmanlı üniforması giymekteyse de karargâhtaki bütün Alman Subayları Alman üniformasını giymekteydiler.
    Yıldırım Grubuna Iraktaki VI. Ordu ile teşekkül halindeki VII. Ordu dahildir. Bunlara Filistin cephesinde bulunan VIII. Ordu da katılmıştır.
    Kurulması kararlaştırılan VII. Ordu Komutanlığı Mustafa Kemal Paşa’ya teklif edilir. Anlaşıldığına göre bu atamanın yapılmasını isteyen Grup Komutanı Falkenhayn’dır. Çünkü Enver Paşa, önce Vehip Paşa’yı teklif eder. Alman Generalinin ısrarı üzerine 1 Temmuz 1917’de Mustafa Kemal Paşa’ya VII. Yıldırım Ordusu Komutanlığını “Hevesle yapmaya hazır mısınız?” diye sorar. Durumunda tuhaflık olduğunu sezen Paşa, derhal verdiği cevapta, teklif edilen VII. Ordu Komutanlığını “Tarafınızdan uygun görülen her görevi vatanın yüksek yararlarına uygun düştüğüne inandığın için bütün heves ve vicdanımla yapacağım” şeklinde cevaplandırır. Ancak olumlu cevap 4 gün sonra alınır43. Mustafa Kemal Paşa VII. Ordu Karargâhını oluşturmak üzere yaverleriyle İstanbul’a gelir. Bir ay kadar bir süre hazırlıktan sonra, Halep’e ordu karargâhına döner. Grup Komutanı ile Ordu Komutanı arasındaki temaslar normal seyrini takip ederken kısa bir süre içinde ilişkiler çatışmaya dönüşür. Bu sürtüşmenin çeşitli nedenleri vardır. Bunların en başında geleni, Mareşal Falkenhayn’ın Türkleri küçümsemesi, çok geniş yetkili bir sömürge idarecisi gibi davranmasıdır. Osmanlı hükümetine borç yazılan altınlar, yörede etkili şahıslara dağıtılmakta, bunlar Almanya hesabına kazanılmaya çalışılmaktaydı. Millî Egemenlik ve gurur konularında son derece hassas olan Mustafa Kemal Paşa’nın buna göz yumması mümkün değildi. Mustafa Kemal Grup Kumandanına Alman subaylarının Arap Şeyhleri ile doğrudan temas etmeyip ordu kanalıyla hareket etmeleri gerektiğini hatırlatır. Falkenhayn bunu dikkate almaz, netice olarak iki komutan arasında normal ilişki sağlamak imkânı kalmaz. Diğer taraftan bölgede alınacak tedbirler konusunda da görüş ayrılığı vardır. Yıldırım Grubu Irak’ı hedef alarak kurulmuştur. Ancak bunun olumlu sonuç vermesi için önce Sina Cephesinin güven altına alınması gerekçesiyle VIII. Ordu da Mareşal’a bağlanmıştır. Böylece Falkenhayn, bölgenin tek hâkimi durumuna girmiştir. Millî çıkarlar konularında son derecede hassas olan Mustafa Kemal, ülkeyi bir Alman sömürgesi haline getirmeye yönelik bu hareketlere kayıtsız kalamazdı. Falkenhayn’ın almayı düşündüğü siyasî ve askerî tedbirleri ile mutabık değildir. Her zamanki medeni cesareti ve berrak zekâsı ile durumu bütün çıplaklığı ile 20 Eylül 1917’de Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirir. Raporun bir sureti Sadrazam Talat Paşa’ya, İttihat ve Terakki’nin ileri gelen simalarına bilgi için sunulur. Bu raporda özetle şu görüşler dile getirilmiştir.
    1) Halk ile idare arasında bağlar sarsılmıştır... Evde kalanlar,kadınlar, acizler veya asker kaçaklarından oluşmakta olup, ürettikleri kendi ihtiyaçlarına bile yetmemesine karşılık, hükümet onların aç kalmalarını bile düşünmeden, ellerindekini almak mecburiyetindedir... Hükümetin güçsüzlüğü sebebiyle, ülke anarşi içindedir... Rüşvet ve vurgun başını almış yürümüştür... Ticarî iktisadî çöküntü endişe verici bir hal almıştır... Savaş sürüp giderse, çürüyen devlet binası bir gün birdenbire hep birden çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
    2) Askerî vaziyet, harbin yakın bir gelecekte biteceği ümidini vermemektedir. Müttefiklerimizin askerî darbelerle düşmanlarımızı savaşa zorlaması bahis konusu değildir. Almanların stratejisi “geliniz, bizi yeniniz” ilkesine bağlanmıştır. Savaş daha çok uzayacaktır. Ve savaşın bitim anahtarları bizim partinin elinde değildir.
    3) Türkiye’nin askerî vaziyetine gelince, ordu savaşın başlangıcına göre çok zayıf olup, mevcut 5/1’e düşmüştür. Memleketin insan kaynakları, bu boşluğu doldurmaya yeterli değildir... Bana gönderilen biner mevcutlu taburların yüzde ellisi mecalsiz sıskalardan ibaret olup kalan asker 17 – 20 yaşlarında gelişme çağındaki çocuklarla, 45 – 55 yaşlarındaki işe yaramaz kimselerdir. İstanbul’dan 1000 kişiyle yola çıkan taburlar Halep’e 500 kişi olarak gelmektedirler... Kafkas Cephesi duraklama halindedir... Irak’ta İngilizler hedeflerine ulaşmış haldedir. Sina ve Hicaz’da düşman henüz hedefine ulaşamamıştır. Saldırıya hazırlanmaktadır. İngilizler için emellerine hizmet edecek bir Filistin devleti kurulması hayatî önemi haizdir. Bu durumda Batı’da taarruza hazır bulunarak, Suriye’de düşman girişimlerini boşa çıkarmak önemlidir. Bu durumda son kuvvetlerle Irak’ı geri almayı düşünmeye imkân yoktur...
    4) Bu sözlerimin neticesi, artık herşey bitmiştir. Bulunacak çare kalmamıştır anlamı değildir... Kurtuluş çareleri vardır. Kurtuluş imkânı mevcuttur. Ancak isabetli tedbirler almak lazımdır. Bunun için:
    a) İçten hükümeti kuvvetlendirmek, iktisadî hayatı yoluna koymak ve açlığı giderecek tedbirler alınmalıdır.
    b) Askerî politikamız bir savunma politikası ve bir tek neferi son ana kadar saklamak olmalıdır. Bunun gereği ülkemiz dışındaki bütün kuvvetlerimiz geri çekilmelidir...
    5) Suriye ve Hicaz’ın sorumluluğu şimdiye kadar olduğu gibi kendi evlatlarımızdan birinin elinde olmalıdır. Sina Cephesinde de komuta mustakilen bizden birisine verilmelidir... Almanları idare etmek gibi sebepler, vatan menfaatlerinin gereklerini önlememelidir... Hayat ve memat meselelerinde olsun, karar vermek hakkından mahrum olduğumuzu zannetmiyorum... Sina Cephesini Kress ve VII. Ordu Kumandanının müdafaa etmesi ve bu iki orduya Falkenhayn’ın kumanda etmesini memleket menfaatleri gerektiriyorsa, bu halde general Falkenhayn’ın bütün Suriye ve Hicaz’a kumanda eden zatın emri altına girmesi, tartışmaya tahammülü olmayan bir meseledir. Bu halde devlet nazarında en yüksek sorumlu bir Osmanlı olup, bütün iç ve siyasî kuvvetler onun elinde ve Falkenhayn sadece bir askerî kumandan durumunda kalır... Sina Cephesine gönderilecek VII. Ordu kıtaları, düşman saldırısı halinde parça parça savaşa katılıp, von Kress’in emrine girmesine seyirci kalamam ve en ufak bir kıtamın müdahale ettiği cepheyi kayıtsız şartsız kendi emrim altına alırım. Yani kuvvetler muharebe sebebiyle Sina Cephesinde bir kumanda altında erimeye mecbur olursa, bu kumandan ancak ben olabilirim... Halen içinde bulunduğumuz bataklıktan Almanlarla beraber kurtulmak zaruri ise de, Almanların bu durumdan ve harbin uzamasından yararlanarak bizi sömürge şekline sokmaları ve memleketimizin bütün kaynaklarına el koymalarına karşıyım. Ülke ileri gelenlerinin bu hususta hiç değilse Bulgarlar kadar kıskanç ve müstakil olmalarını lüzumlu görürüm... Almanları hoş tutacağım diye mütemadiyen fedakârlıkta bulunmak herhangi bir müttefike ve özellikle Almanlara merhamet ve insaf telkin etmeyip, belki verdiklerimizden yüz kat fazlasını istemeye yöneltir.
    Bugün Falkenhayn, her vesilede herkese karşı Alman olduğunu ve elbette Alman menfaatini en ziyade düşüneceğini söyleyecek kadar cüret sahibidir. Halep’de, Fırat’ta ve Suriye’de Alman siyaseti ve Alman menfaati ne demek olduğunu ve özellikle bu sözü sarfeden bir Alman Konsolosu olmayıp, yüz binlerce Türk kanı için karar veren bir kumandan olursa, işin vatanımızın çıkarlarına tamamen aykırı olduğunu anlamamak mümkün değildir.
    Falkenhayn, geldiğinden beri aşiret ileri gelenleriyle Alman subaylar aracılığı ile doğrudan temas halindedir. “Araplar Türklere düşmandır. Biz Almanlar tarafsız olduğumuzdan onları kazanabiliriz.” sözünü bizzat bana, bir ordu komutanına söylemiştir. Bu halde... memleket kâmilen bizim elimizden çıkarak bir Alman sömürgesi haline girmiş olacaktır. General Falkenhayn bu maksat için bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu’dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanmış olacaktır.
    Velhasıl gerek hükümet idaresi ve gerekse ahali içinde yapılacak işlerin alalade bir memleket meselesi değil, en başta gelen bir memleket savunması meselesi olduğu bu devirde, vatanımızın hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz ve idaresi altına verilmesi devletin varlığını hiçe indirger.”
    Mustafa Kemal 24 Eylül 1917’de Enver Paşa’ya gönderdiği ek raporda özetle şu noktalar üzerinde durur:
    1) Raporun 1. ve 2. Bölümlerinde Sina Cephesi’ndeki kuvvetler mukayese edilerek, burada ancak bir savunma savaşı yapılabileceği; yurt dışında ve içindeki bütün kuvvetlerin Sina’ya yollanması gerektiği, Şimdiki kuvvetlerle Mareşal Falkenhayn’ın saldırıya geçmesinin yanlış olacağı,
    2) Bir savunma görevi alacak olan Sina Cephesine iki ordu karargâhının sığamayacağı; kendisinin bu cepheye kumanda etmek için Arıburnu ve Anafartalar’da 11 tümen ve bir süvari tugayına, ikinci ordu komutanlığında da on tümeni idare ederek istenilen deneyimi kazandığını,
    3) Falkenhayn’a ne askerî ne de siyasî asla güveni olmadığını, mareşalin aylardır hiçbir iş görmediğini, onun Sina Cephesinde görev alamayacağını, oraya kendisinin komuta etmesini, bu olmadığı taktirde VII. Ordu Komutanlığından af edilmesini, raporlarına cevap alamazsa mareşal Falkenhayn’ın emrinde çalışmayacağını, kendisine bildireceğini, Başkomutan Vekilinin bilgilerine sunar.
    Enver Paşa, 29 Eylül tarihli cevabında, gerek memleket ve gerekse ordunun durumu hakkındaki görüşlerine katıldığını, ama düşmanlarımızın da üç senelik savaş sonunda bulundukları halin bizden iyi olmadığını; Rusya’nın girdiği ve İtalya’nın gireceği hallerin durumu lehimizde pek değiştirdiğini; VII. Ordu veya bunun büyük kısmı ile Sina Cephesi’nde Kresss Paşa’nın VIII. Ordu’nun yanında, VII. Ordu Kumandanı sıfatıyla başarı ile hizmet edeceğine inandığını ve fikrinin ayrıntılarını oraya gelecek olan Cemal Paşa’nın açıklayacağını belirtir.
    Enver Paşa 2 Ekim 1917 tarihli yazısında da, 100 km’lik bir cephenin iki mıntıkaya taksiminin tabiî olduğunu, cephenin idaresine memur edilen Mareşal Falkenhayn’ın isabetli kararlar alacağı kanaatine katılmasını rica eder.
    Bu arada Mustafa Kemal Paşa ile Mareşal Falkenhayn arasında görev ve yetki tartışması gittikçe gerginleşerek devam etmektedir.
    Neticede Bakanlar Kurulunun verdiği yetki ile Bahriye Nazırı Cemal Paşa, tahkikatla görevlendirildi.
    Cemal Paşa, her iki tarafı dinler. Başkumandan Vekiline, grup ile ordu kumandanı arasındaki anlaşmazlıkta, Mustafa Kemal’in tamamen haklı olduğunu, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın kaldırılması için, en kestirme yolun Mustafa Kemal’in ordu kumandanlığından istifâ etmesi olduğunu; bu itibarla Vekiller Heyeti adına haiz olduğu yetkiye dayanarak Mustafa Kemal Paşa’nın istifâsını kabul etmek mecburiyetinde kaldığını bildirir.
    Enver Paşa bu istifâyı ancak II. Ordu Komutanı ile becayiş edilmesi şartıyla kabul eder 9 Ekim 1917. Ancak Mustafa Kemal bu atamayı kabul etmediğinden işlem fiilen yürürlük kazanmamış ve Paşa II. Ordu komutanı sıfatıyla izinli olarak 15 Ekim 1917’de İstanbul’a gelmiştir. Yerine Fevzi Paşa atanmıştır. Mustafa Kemal dönüş için yeterli malî güce sahip olmadığını görmüş, ve sahip olduğu cins atları satılması için Cemal Paşa’ya 2000 altın mukabili bırakmıştır. Cemal Paşa bunları 5000 altına satıp aradaki 3000 altın farkını da Mustafa Kemal’e gönderir44.
    Mustafa Kemal’in o günkü askerî ve siyasî durumu değerlendirmesi gerçekleri bütün çıplaklığıyla yansıtması dolayısı ile çok dikkat çekicidir. Bu raporlar onun ileriyi görmesi, berrak zekâsı, gerçekleri yansıtmadaki medeni cesareti, karakteri, ülke meselelerine yabancıların karışmasına şiddetli tepkisi bakımından üzerinde dikkatle durulması, yorumlanması gereken belgelerdir.
    Olayın sonucu Mustafa Kemal’in 9 ay kadar fiilî kumandanlıktan ayrılması oldu. Haklı olduğu, ülke çıkarlarını savunduğu halde istifâ etmek zorunda kalan Paşa üzüntülüdür.
    Enver Paşa ile zaten iyi olmayan ilişkileri biraz daha bozulur. Onun imalı sorularına muhatap olur. Dolayısı ile yeni bir görev kabul etmez. Ancak Veliaht Vahidettin Efendi’nin Padişahı temsilen Almanya’ya yapacağı seyahata katılmayı kabul eder.

    III: Geleceğin Padişahı İle Seyahat
    Alman İmparatoru Kayzer Willhelm, 15 Ekim 1917’de Sultan Mehmet Reşat’ın davetlisi olarak gelir. Padişahı Almanya’ya davet eder. Padişah 73 yaşındadır ve rahatsızdır. Siyasi durum icabı ziyaretin iadesi gerekmektedir. Padişahı temsilen Veliahtın gitmesi ve orduyu temsilen tanınmış bir generalin heyete katılması kararlaştırılır. Heyette askeri danışman olarak Albay Naci (Eldeniz)’den başka, Başmabeyinci Lütfi Simavi de görevlendirilmiştir. Orduyu temsilen heyete katılması teklifine Mustafa Kemal olumlu cevap verir. Tahta çıkması pek uzak olmayan Veliaht ile tanışmak, ona gerçek durumu açıklamak ve güvenini sağlamanın gelecek bakımından yararlı olacağını düşünür. Vahidettin ile Vaniköy’deki sarayında görüşür. Seyahat 15 Aralık 1917’de başlar ve 4 Ocak 1918’de sona erer. Yol boyunca ve Almanya’da ikametleri süresince Mustafa Kemal Vahidettin’i savaşın gidiş yönü, ülke yönetimi, alınması gerekli önlemler konusunda sürekli uyarmaya çalışır. Hatta dönüşte bir ordu komutanlığı istemesini önerir. Seyahat süresi içinde Vahdettin’in davranışları yurt içinde olduğundan farklıdır. Mustafa Kemal ile her konuyu konuşmaktan çekinmez45.
    Bu seyahatın Mustafa Kemal’in kariyerindeki yeri nedir? Önemi nedendir?
    Bu gezinin Mustafa Kemal’in hayatının akışında oldukça önemli bir yeri vardır. 22 gün süre ile geleceğin Padişahı ile beraber olan Paşa onu yakından tanımak, iyi veya kötü yanlarını tartmak ve bir dereceye kadar da yakınlık sağlamak imkânını bulmuştur. Ayrıca gezi sırasında savaşın genel gidişi hakkında bilgi edinmiş, seçkin Alman generalleri Hindenburg ve Ludendorf ile tanışmıştır. Aynı şekilde Vahidettin de Mustafa Kemal’i üstün kabiliyeti ve tutkusuyla tanıma ve değerlendirme imkânını elde etmiştir.
    Mustafa Kemal Almanya Seyahatı dönüşünde sol böbreğindeki bir rahatsızlık nedeniyle bir ay kadar yatakta tedavi gördü. Bir ara iyileşir gibi oldu, tekrar yattı. Neticede doktorlar tedavi için Viyana’ya gitmesinde ısrar ettiler. Yaveri Cevat Abbas işlemleri bakanlıkta takip etti. Konu ile ilgilenen Enver Paşa, öteden beri Mustafa Kemal Paşa’yı kendisine ciddi bir rakip olarak gördüğü için, işlemleri çabuklaştırdı. Mustafa Kemal’e bir emireri ile birlikte, en üst derece yolluk ve gerekli avans verildi. 25 Mayıs 1918’de Viyana’ya hareket edildi. Viyana’da 3 hafta kadar tedavi gördükten sonra, ilgili profesörün tavsiyesi üzerine, kaplıca tedavisi görmek için Karlsbad’a gider. Mustafa Kemal, 30 Haziran 1918 – 27 Temmuz 1918 tarihleri arasında Karlsbad’da tedavi görür. Bu süre içindeki yaşantısını Türkçe bazı kısımlarını da Fransızca olarak kaleme almıştır. Anılarının bir kısmı Prof. Dr. Afet İnan tarafından yayınlanmıştır46. Anılar Mustafa Kemal’in oradaki hayatı hakkında bilgi verdiği için değerlidir. Ancak bunların esas değerleri Mustafa Kemal’in 1919’dan önce, devlet idaresi, sosyal hayat, kadın – erkek ilişkileri, askerî yönetim konularında verdiği bakir bilgiler dolayısıyladır. Keza bu hatıralarda açıkça görülen husus, onun kitaba, okumaya, öğrenmeye karşı olan hudutsuz aşkıdır.
    Mustafa Kemal Karlsbad’da iken V. Mehmet vefat etmiş, yerine Vahidettin VI. Mehmet adıyla Padişah olmuştur 4 Temmuz 1918. Mustafa Kemal Padişah’ı tebrik eder. Bu önemli değişiklikte İstanbul’da olmadığı için üzgündür. Ama tedaviye devam eder. Yaveri Cevat Abbas ona çabuk dönmesi için tel çeker. O önemli bir sebep olmadıkça dönmeyeceğini bildirir. Ardından yaverinin acele dönmemiz arzu buyruluyor teli üzerine, 27 Temmuz’da Karlsbad’dan Viyana’ya hareket eder. Fakat yakalandığı nezle nedeniyle birkaç gün Viyana’da kaldıktan sonra 2 Ağustos 1918’de İstanbul’a gelir. Onu çağırtan Yaver-i Ekrem Ahmet İzzet Paşa’dır. Sebep, Mustafa Kemal’in Vahidettin ile olan tanışıklığıdır. Ahmet İzzet Paşa onun İstanbul’da bulunmasında ve Padişah ile görüşmesinde yarar görmektedir.

    IV. Vahidettin Padişah – Mustafa Kemal Ordu Komutanı
    Mustafa Kemal yurda döndüğünde, Padişah’ın cülusundan beri bir aylık bir zaman geçmiş, ve işler belli bir istikamet almıştır. O önce Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Onun tavsiyesi üzerine Padişahla birkaç defa görüşür. Veliahtlığındaki gibi serbest konuşma izni aldıktan sonra, bazı önerilerde bulunur. Bunlardan bir tanesi şudur. “Kendiniz başkomutan olun, ve kendinize bir vekil değil, kurmay başkanı seçin. Çünkü herşeyden önce ülkede başlıca kuvvet kaynağı olan orduya egemen olmak gerekir.” Bunun üzerine 8 Ağustos’da Başkumandanlık Vekâleti ünvanı “Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye Riyaseti”‘ne çevrilmiş ve bu göreve Enver Paşa getirilmiştir. Diğer bir görüşmede, “... Yeni Padişahın ilk hareketi, kuvvetin sahibi olmalıdır. Kuvvet devleti, milleti ve bütün menfaatleri müdafaa eden kuvvet başkasının elinde oldukça sizin Padişahlığınız zahirî olmaktan ileri gidemez.” sözleri üzerine, Vahidettin, ben, Talat ve Enver Paşa hazretleri ile görüştüm demek suretiyle tutumunu açıklar. Unvan değişikliği olayı, bazılarını kuşkulandırmıştır. Ama Mustafa Kemal de tetiktedir. Bir gece Akaretler Yokuşunda hazırlanan bir suikastı boşa çıkarır. Onun Padişahı etkilemesinden huylanan Enver Paşa, bir senaryo hazırlamıştır. 16 Ağustos’da Cuma Selâmlığı sonrası Padişah’ın şifahi iradesiyle Suriye’de daha önce komuta ettiği, VII. Orduya Komutan atanmıştır. Tertip iyi hazırlanmıştır. Vahidettin Mustafa Kemal’i yanında birkaç Alman generali olduğu halde kabul eder. Hocası ve Padişah’ın yaveri olan Naci Bey (ELDENİZ) aracılığıyla ısrarla ilettiği yalnız görüşme isteğini dikkate almaz. Amaç Mustafa Kemal’in muhtemel itirazlarını önlemektir. Dışarıda Enver Paşa mütebessim beklemektedir. Mustafa Kemal’in serzenişlerine, her türlü yardımı yapacağını vaadetmekle karşılık verir. Fakat Suriye’de orduların birleştirilip onun emrine verilmesi teklifini ciddiye almaz47.
    Mustafa Kemal 26 Ağustos 1918’de Halep’e gelir. İlk iş olarak cepheyi teftiş eder. Durum 10 ay öncesinden farklıdır. Çünkü onun VII. Ordu Komutanlığından istifasından sonra İngilizler 31 Ekim 1917’de Sina Cephesinde saldırıya geçerek cepheyi yarmışlar ve Kudüs’ü işgal etmişlerdir (9 Aralık 1917). Mustafa Kemal ile daha önce çatıştığını gördüğümüz Alman Generali Falkenhayn görevden alınmış, yerine General Liman von Sanders atanmış, ordu tam bir savunma havasına girmiştir. Mustafa Kemal cepheye geldiğinde, Yıldırım Orduları Grubu Kudüs-Yafa hattının kuzeyinde, deniz ile Şeri’a arasında cephe tutmuştur. VIII. Ordu sağda VII. Ordu soldadır. IV. Ordu Şeri’a doğusundadır. Ordular çok zayıf, cephane yetersiz, erler aç ve yarı çıplak bir vaziyettedir. 19 Eylül’de düşman 8. Ordu cephesine sekiz misli üstün bir güçle saldırır. Ve cepheyi iki saatte yarar. VII. Ordu önce saldırıları püskürtür, fakat İngiliz Süvari Birlikleri’nin 20 Eylül’de grup karargâhını basmaları ve ordunun gerilerine düşmeleri üzerine, Mustafa Kemal kuvvetlerini Şeri’a Nehri doğusuna geçirir. Sonra Der’aya, sonra da Şam’a çekilir. İngiliz baskınından zor kurtulan Liman von Sanders, onu Rayak’a çekilen IV. ve VIII. Orduların artıklarını düzenleyip yeni bir savunma hattı kurmakla görevlendirir. Mustafa Kemal durum değerlendirmesi yaptıktan sonra şu karara varır: “Bütün cephelerde ve bütün kuvvetler üzerinde emir ve kumanda kalmamıştır. Yapılacak iş Halep’e kadar kuzey yönünde çekilmektir.” O Grup Komutanını da ikna ederek, adeta grubun kumandasını ele alarak eldeki birliklerini Halep’e kadar çeker. Esasen ordu karargâhı 5 Ekim’de Halep’e gelmiştir. 13 Ekim’de de IV. Ordunun kalan birlikleri VII. Ordu emrine verilir. Kuvvetlerini yeniden düzenleyen VII. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, bir İngiliz tümenini Halep kuzeyinde Katma’da durdurur. Bu Suriye cephesi’ndeki son ciddî çarpışmadır. Bu çarpışma ile düşman Anadolu kapılarında durmaya mecbur edilmiştir48.
    Bu arada Makedonya Cephesi yarılmış ve Bulgarlar 29 Eylül 1918’de ateşkesi imzalayarak savaştan çekilmişlerdir. Bu durum Osmanlı Devleti için ne ifade etmektedir? Bulgarların savaştan çekilmeleri Başkent İstanbul yolunun düşmanlara açılması anlamına gelmekteydi. Bu âcil tehlike nasıl önlenebilirdi? Tek çözüm Doğu Cephesi’nden kuvvet aktarmakla mümkündü. Kafkasya’dan kuvvet nakli o günün koşullarında ayları gerektiriyordu. Özetle tek çare kalmıştı. O da biran önce ateşkesi sağlamaktı. Esasen Almanlar 4/5 Ekim gecesi ateşkes için başkan Wilson’a başvurmuşlardı. Osmanlı Devleti de 5 Ekim’de aynı yolu tuttu. İtilâf Devletlerinin savaş suçlusu olarak gördükleri İttihat ve Terakki hükümeti ile anlaşma yapmak istemeyecekleri bilindiğinden Sadrazam Talat Paşa, 8 Ekim 1918’de istifâ etmişti. Yeni hükümeti kurmaya Tevfik Paşa memur edilmiş, fakat Paşa uzun bir süreden beri aktif politikadan çekildiği ve kabinesine İttihatçı vekil almak istemediği için, hükümet kurmayı başaramaz. Durumu öğrenen Mustafa Kemal, Başyaver Naci Bey aracılığı ile Padişah’a başvurur. Bir an önce tek olarak veya müttefiklerle müştereken barış yapmaktan başka çare kalmadığını, Tevfik Paşa hükümeti kurmakta zorlanıyorsa, derhal Ahmet İzzet Paşa başkanlığında Rauf, Fethi, Tahsin, Canbolat, Azmi ve Şeyhülislam Hayri ve kendisinden oluşacak bir hükümet kurulmasının zarurî olduğunu ve ancak böyle bir hükümetin duruma hâkim olabileceğini bildirir49.
    Talat Paşa’nın direnmesiyle Ahmet İzzet Paşa Cavit Bey’i Maliye, Fethi Bey’i Dahiliye, Rauf Bey’i de Bahriye Nazırlığına getirir. Kabinede Mustafa Kemal yoktur. Ahmet İzzet Paşa Mustafa Kemal’in isteğine karşı, “Barıştan sonra işbirliği yapmak” yolunda bir cevap verir. Mustafa Kemal, beklemediği bir karşılık almıştır. “Barış gecikecektir. Barışa kadar çok çalkantılı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirim düşüncesiyle Harbiye Nezaretini istemiştim, yoksa barış olduktan sonra onun huzur ve sukûnu içinde Harbiye Nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Buna göre barıştan sonra işbirliğimizi hiç de zarurî ve hatta lüzumlu görmüyorum.” şeklinde bir cevap verir50. Böylece Mustafa Kemal’in Millî Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı olarak kabineye girmesi ve barış işlerini, ülke çıkarlarına uygun bir şekilde, hatta gerekirse padişah ve hükümeti Anadolu’ya çekerek yürütme düşüncesi gerçekleşemez.
    Hükümet kurulur kurulmaz ilk iş olarak ateşkes işini ön plâna alır. Önceki girişimlerin başarısızlığını dikkate alarak, Büyükada’da esaret hayatı yaşayan İngiliz Generali Townshend’in aracılık teklifini benimser. General Townshend İngiliz Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Calthorpe’a gönderilir. Amiral ateşkes için Türk delegelerinin gönderilmesini ister. Ancak gönderilecek delege konusunda Padişah ile Sadrazam arasında görüş ayrılığı belirir. Zira Vahidettin delege olarak Damat Ferit’in gönderilmesini istemektedir. Padişah’ın teklifine Ahmet İzzet Paşa bu adam delidir. Kendisine bu kabil bir görev verilemez derse de Padişah “biz onu idare ederiz” sözleriyle kararlılığını belirtir. Anlaşıldığına göre Vahidettin mağlup olan devletlerde hanedanların yıkılmasından endişeye kapılmıştır. Mütareke görüşmelerinin saraya mensup birisi tarafından yapılmasını güvenli bulmaktadır.
    Ahmet İzzet Paşa ertesi günü Damat Ferit ile görüşür. Damat Ferit görüşlerini şöyle açıklar: “Amiral Calthorpe’ı görür görmez devletin toprak bütünlüğünün korunması üzerine mütareke yapılmasını teklif edeceğim. Amiral bunu kabul etmezse Londra’ya gitmek üzere bir kruvazör isteyeceğim ve oraya varınca Krala, ben senin babanın eski dostu idim, arzularımın kabulünü senden beklerim diyerek tekliflerimizi kabul ettiririm...” Paşa ayrıca özel kâtip olarak da Rum Patrikanesi Kâtibi Kara Teodori’yi alacağını ilâve etmiştir. Sadrazam Padişah’a bu konuşmayı naklederek Damat Ferit Paşa’nın gönderilmesinden vazgeçilmesini istemişse de, Padişah’ın kararını değiştirememiştir. Durum Bakanlar Kurulunda tartışılmış kabine üyeleri karara şiddetle itiraz ile Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığında bir heyetin gönderilmesi kararını almışlardır. Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Bey Kurmay Yarbay Sadullah Bey delege olarak, Âli Bey de (TÜRKGELDİ) delegasyon sekreteri olarak heyet üyelerini oluşturmuşlardır51.
    Delegelere 8 maddelik bir talimat verilmiştir. Buna göre özetle: Boğazlar Yunan savaş gemileri hariç, ticaret ve savaş gemilerine açık olacak, istikâmlar Osmanlıların elinde tutulacak, asayişi sağlayacak kuvvetler hariç, öteki Türk kuvvetlerinin terhisi kabul edilecek. Ateşkesle cephelerde savaş duracak, Osmanlı Devleti’nin idaresine karışılmayacak, Türk topraklarında herhangi bir noktaya asker çıkarılmayacak, itilâf devletlerince Türkiye’ye para yardımı yapılması sağlanacaktır. Ayrıca Padişah özel olarak verdiği talimatta hilâfet, saltanat, ve hanedan haklarının korunmasını özellikle istemiştir.
    Mondros’ta 4 gün süren tartışmalardan sonra Ateşkes 30 Ekim 1918 günü akşam üstü imzalanmıştır. Daha toplantının başında Ateşkes maddelerinin İngilizler tarafından önceden hazırlandığı ve bunlar üzerinde ufak tefek önemsiz değişiklikler dışında bir şey yapılmayacağı ortaya çıkmıştı. Mütareke 24 maddeden oluşuyordu52.
    Buna göre, Boğazlar açılıyor, istihkâmları müttefiklerce işgal ediliyor, İtilâf Hükümetlerine mensup esirlerle Ermeni esir ve tutuklular kayıtsız şartsız müttefiklere teslim ediliyordu. Asayiş için gerekli olanların dışındaki askerî birlikler terhis ediliyor, müttefikler güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde, herhangi stratejik noktayı işgal edebileceklerdi (7. Madde). Liman ve tersanelerden yararlanabilecekler, Toros tünelleri işgal edilecek, İran ve Kafkasya’daki Türk kuvvetleri çekilecek, haberleşme ve ulaşım araçları denetlenecek, Hicaz, Asir, Yemen, Suriye Trablusgarp Bingazi ve Irak’ta bulunan muhafız kıtaları en yakın itilâf komutanına teslim olacak, 6 Doğu ilinde karışıklık çıkması halinde buralar işgal edilecektir. Ateşkes’in Türklerce imzasına karşılık, İngiliz Delegasyonu Başkanı Amiral Calthorpe Rauf Bey’e gizli kaydıyla bir mektup vermiştir. Mektuba göre, Amiral Çanakkale ve Karadeniz Boğaz istihkâmlarının yalnız İngiliz ve Fransız Askerlerinin işgal edilmesini hükümetinin kabul ettiğini, bunların yanında bir miktar Türk askerinin de bulundurulmasını hükümetine duyurduğunu, İstanbul ve İzmir’e Yunan Askeri gönderilmemesi hakkındaki Türk isteğini özenle hükümetine bildirdiğini, Osmanlı Hükümeti asayişi koruduğu müddetçe İstanbul’un işgal edilmeyeceğini, Osmanlılarla İngilizler arasında dostane ilişkilerin kurulması için büyük gayret sarfedeceğini, mektup içeriğinin padişah ve sadrazamdan başkasına gösterilmemesini istiyordu.
    Osmanlı delegasyonu ateşkes ile Boğazlar hariç ülkenin başka bir yerinin işgal edilmeyeceğine ve ateşkes hattına saygı gösterileceğine inanıyordu: İyimser hava içindeydi.
    Halbuki İtîlaf devletleri daha savaş içinde 1915, 1916, 1917 yıllarında yapmış oldukları anlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin ne şekilde bölüneceğini ve her birinin paylarının ne olacağını belirlemişlerdi. Mütarekedeki esnek maddeler, gizli anlaşmaların uygulamaya konulması için birer kılıf ödevini görecekti.
    Ateşkes Anlaşması, Alman ve Avusturya – Macaristan personelinin belli bir süre içinde Osmanlı ülkesini terk etmelerini öngörmekteydi. Bu hüküm gereğince, Yıldırım Orduları Grup Komutanı Liman von Sanders, komutayı Mustafa Kemal’e şu sözlerle devretti, “Türkiye’yi terke mecbur olurken emrim altındaki orduları, Türkiye’ye geldiğim ilk günden beri takdirkârı olduğumu bir kumandana tevdi etmekle teselli buluyorum.” Gerçekten Liman von Sanders, Mustafa Kemal’i çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak ateş hattında yakından tanımış, onun üstün komutanlık yeteneğini herkesten önce taktir ederek, cephenin en can alacak yerlerinde yüksek sorumluluk gerektiren yerlere getirmiştir. Hatta Başkumandan Vekilinin cepheyi ziyaretlerinin birinde, Anafartalar’a uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâ ettiğinde, istifasını kabul etmediği gibi, Enver Paşa’nın ona iltifat eden yazıyla gönlünü almasını da sağlamıştır53.
    Mütareke maddelerini okuyan Mustafa Kemal, devletin kendini adeta kayıtsız şartsız düşmana teslim ettiği, hatta bunun için bizzat yardım vadettiği kanısına varır. Dolayısı ile hükümeti uyarmak ister. 3 Kasım’da sadrazamın dikkatini ateşkesin açık olmayan maddelerine çekerek bilgi ister. “... Madde 10’da Toros Tünellerinin işgali var... İşgal edilecek yalnız bunlar mıdır? Yoksa muhafaza tertibatından ibaret mi kalacaktır? Toros Tünellerini tutacak işgal kuvvetlerinin maksatı nedir? Bunlar nereden gelecektir? Büsbütün ayrı bir grup teşkil eden Amanos Tünelleri de buna dahil midir? Ayrıca Suriye ve Kilikya hudutlarının belirlenmesi gerektiğine dikkati çeker. Fakat Sadrazam Ahmet İzzet Paşa iyimserdir. O Toros Tünellerinin işgalini bir muhafaza önlemi olarak görmekte, Amanos Tünellerini ayrı mütalâa etmektedir. Suriye’deki kuvvetlerin teslim olmaları maddesinin, ihtiyaten konulduğu, çevredeki kuvvetlerin tesliminin bahis konusu olmadığı görüşündedir. Kilikya’nın hududunun da gerekirse bildirileceğini yazar. Halbuki Mustafa Kemal endişelidir. Toros Tünellerini işgal edecek kuvvetin miktarı ne olacaktır? Meselâ bütün Anadolu’yu işgal edecek derecede olursa ne yapılacaktır? Zaten Suriye’deki garnizonların teslimi maddesi İngilizlerce başka türlü tefsir edilmekte ve VII. Ordunun teslimi istenmektedir. İngilizlerin İskenderun’a asker çıkarmak istemeleri, bu şehri Kilikya’dan saydıklarını göstermektedir. Mustafa Kemal’e göre, mütareke şartlarını açıklayıcı, yanlış anlamaları önleyici önlemler alınmadan ordular terhis edilirse ve İngilizlerin her dediğine boyun eğilirse, ihtiraslar önlenemeyecektir. Bu düşüncelerini 6 Kasım’da Sadrazam’a iletir. Ahmet İzzet Paşa mütareke’de birkaç maddeyi tadil ederek bize sözlü teminat veren İngiliz delegesinin centilmenliğine karşılık vermek ve Yunanistan’ı faaliyet sahasına çıkarmamak maksadıyla İskenderun’dan İngilizlerin istifadesine karşı çıkılmamasını ister. Mustafa Kemal İngilizlerin Halep’teki ordularını iaşe için İskenderun’a ihtiyaçları olmadığını, gayenin VII. Ordunun gerisini keserek teslime zorlamak olduğunu, bu nedenle VII. Orduyu geriye çekmeye başladığını ve İngilizler şayet İskenderun’a çıkarlarsa ateşle karşılanmaları için emir verdiğini belirtir. Bu tel İstanbul’da telaşa yol açar. Tekrar savaşa mı girilecekti? Sadrazam bir taraftan verilen emirlere aynen uyulmasını isterken; diğer taraftan Yıldırım Ordular Grubunun dağıtılmasını çabuklaştırır. Mustafa Kemal İskenderun’u işgal olayının İngilizlere verilen sert karşılık neticesi olmadığını, zira aynı şeyin Musul içinde bahis konusu olduğunu hatırlatır. Esas davanın ateşkes hükümlerinin Osmanlı Devleti’nin selâmetini temine yeterli olmamasından kaynaklandığını İngilizlerin her dediği yapılırsa, işin ordu ve hükümetin onlar tarafından idare edilmesine kadar gideceğini, çaresizlik ve güçsüzlük ne kadar olursa olsun, devletin yapacağı fedakârlığın derecesini sınırlamak gerektiğini, İngilizlerin elde etmek istedikleri neticeye bizim de yardım etmemizin kara bir leke meydana getireceğini, ısrarla vurgular. Bu uyarıların bir etkisi olmaz. 7 Kasım’da Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu Karargâhı lağvedilir. Mustafa Kemal’in “Orduları dağıtalım, fakat unvanı muhafaza edelim. En ufak bir müfreze halinde de olsa, bu namla ben onun kumandanlığı ile yetinir ve vatanıma hizmet ederim.” Yolundaki teklifi de dikkate alınmaz54.
    Esasen İstanbul’da saray – hükümet ilişkileri hassas bir devreye girmiştir. Padişah ile Sadrazam arasındaki güvensizliğin sebepleri nelerdir? Vahidettin neden Ahmet İzzet Paşa’yı istifaya zorlar? Görünürdeki nedenler şunlardır: 2/3 Kasım’da Enver, Talat ve Cemal Paşa başta olmak üzere, ittihatçı kodamanlar bir Alman gemisiyle yurdu terk etmişlerdir. Kamuoyu bu durumdan özellikle İçişleri Bakanı Fethi Bey ve hükümeti sorumlu tutmaktaydı. Padişah bu durumu bahane ederek İzzet Paşa’dan kabinede bulunan İttihatçı bakanların yani Cavit, Fethi, Rauf ve Hayri Beylerin çıkarılmalarını ısrarla istedi. İzzet Paşa, Cavit Bey ve Hayri Efendinin zaten çekilmek istediklerini, ancak parti başkanı olan Fethi Bey’i değiştirmenin uygun olmayacağını söyler. Vahidettin ısrarla Fethi Bey’in bir dakika bile kabinede kalmasının yerinde olmayacağını bildirince sinirlerine hâkim olamayan İzzet Paşa bu müdahaleyi Anayasaya aykırı bulduğunu belirterek istifâsını sundu. Esasen Vahidettin, Sadrazamın delegasyon başkanı olarak Damat Ferit Paşa’yı göndermemesinden dolayı, İzzet Paşa’ya içerlemişti. Mütareke görüşmelerinden zamanında haberdar edilmemekten, savaş suçlularını yargılayacak mahkemenin kuruluşu hususundaki görüş ayrılığından kızgındır. Aslında Vahidettin tahtların ve taçların yıkıldığı bu ortamda, devletin dizginlerini elinde tutmayı güvenliği açısından gerekli görüyordu. İdare anlayışı bakımından da, o milleti bir sürü, kendisini de onun çobanı olarak görmekteydi. Dolayısıyla İzzet Paşa’yı istifâya zorladı. Bundan sonra gelen kabineler artık padişahın dümen suyunda yürümek zorunda kalacaklardır. Meclis de kapatılınca herşey Vahidettin’in olaylara bakış tarzına göre şekillenecektir55. İzzet Paşa 8 Kasım 1918’de istifasını sunmuştur. Paşa 10 Kasım’da Mustafa Kemal’e sadaretten çekildiğini ve İstanbul’a gelmesinin iyi olacağını bildiren bir telgraf gönderir. Mustafa Kemal 10/11 gecesi yola çıkar 13 Kasım’da Haydarpaşa’ya gelir. Boğaz açılmıştır. Savaş’ı kazanan devletlerin Filosu Haydarpaşa’nın önünden geçmektedir. Düşman filosunun yolunu Çanakkale’de kesmiş olan muzaffer komutan üzüntü içindedir. Dudaklarından “Geldikleri gibi giderler” sözleri dökülür. Nitekim yaklaşık 5 sene sonra onlar, Türk sancağını selâmlayarak “geldikleri gibi gidecekler” dir.
    Mustafa Kemal İstanbul’da 13 Kasım 1918 ’da 16 Mayıs 1919’a kadar kalır. Onun bu dönemdeki davranışlarını değerlendirebilmek için, düşüncelerine yön veren hususları belirtmek yararlı olacaktır.
    Mustafa Kemal I. Dünya Savaşı’na yarbay rütbesi ve tümen Komutanı olarak girmişti. Savaş bitiminde Mirliva olarak Ordular Grubu komutanı payesini taşıyordu. Savaş boyunca, üstün ve seçkin komutanlık niteliklerini dosta ve düşmana kanıtlamıştır. Maddeten ve manen güçlüdür. Kendine özgüveni sonsuzdur. Vatana büyük hizmetler yapmak coşkusu içindedir. O zamana kadar olan yaşantısında doğru düşündüğünü, hatta geleceği sezdiğini gösteren olaylar vardır. Nitekim ordunun siyasetle uğraşmasının zararları konusundaki fikirlerinin doğruluğunu, Balkan Harbi bütün açıklığı ile koymamış mıdır? Çanakkale’de düşmanın muhtemel hareketleri konusundaki uyarıları gerçekleşmemiş midir? Filistin’de Falkenhayn’ın askeri stratejisinin yanlışlığına dair görüşlerini olaylar doğrulanmamış mıdır? Ateşkes’in uygulaması konusundaki fikirlerini doğruluğu da her gün yeniden ortaya çıkmaktaydı. Dolayısıyla Mustafa Kemal düşüncelerini uygulayabileceği yetkili bir makama geçmek ve felâketli günler geçirmekte olan vatanına hizmet etmek, Türk devletinin bağımsızlığını ve çıkarlarını sağlayacak bir barışı, gerekirse direnerek, mücadele ederek elde etmek amacını gütmektedir. Bu nasıl sağlanacaktır? Ona hâkim olan fikre göre “iyi bir hükümet, hedefini vaziyetini iyi bilen bir hükümet, memleketin kuvvetini müsait şartlarda değerlendirerek çok iş yapabilirdi.” Onun istediği gibi bir hükümet kurulur kendisi de Harbiye Nazırı olursa galip devletlere karşı yeni bir politika takip etmek, Türk olmayan yerlerden zaten vazgeçmiş olan Türkiye’yi kurtarmak mümkündür. Kurulacak haysiyetli bir hükümet buna göre bir dış politika takip ederek büyük devletleri yeni bir istikamete çevirebilirdi. Bu imkânlar araştırılırken bir taraftan da siyasî tedbirlerin nihayet bir çatışmaya bir harbe varması ihtimaline karşı ordu hazırlanacaktır. Mustafa Kemal bu konuda Türk’ün yaradılışında mevcut vatan sevgisine güvenmektedir. Milletin iyi yönlendirilmesi ve iyi yönetilmesi halinde en zor durumda bile başarı sağlayacağı inancındadır. Gayeye varmak için herhangi bir peşin yargısı yoktur. Millî birlik ve beraberliği korumaya taraftar, herkesle işbirliğine hazırdır.

    V. Mütareke Sonrasında Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri:
    Vatanına Hizmet Yolu Açmaya Çalışan Seçkin General
    Mustafa Kemal İstanbul’da kaldığı dönem içinde düşüncelerini gerçekleştirmek için çeşitli yollara başvurur. İlk önce hükümete girmek yoluyla fikirlerini uygulamak ister. İstanbul’a gelir gelmez Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Böylesine hassas bir dönemde istifâ etmenin yanlış olduğuna onu ikna eder. Mustafa Kemal’ e göre, ülkenin felâketin içinde olduğu bu ortamda, Tevfik Paşa hükümeti devletin bekasını koruyamazdı. Dolayısıyla Ahmet İzzet Paşa tekrar iktidara gelmeli ve içinde kendisinin de bulunduğu güçlü bir hükümet kurulmalıydı. Bunun için yapılacak iş henüz kurulmuş olan Tevfik Paşa Hükümetine güven oyu verilmemesidir. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunu sağlamak için Mebusan Meclisi’nde yoğun bir faaliyete giriştiler. Durum ümitli gibi görünüyordu. Fakat oylama Tevfik Paşa’nın güven oyu almasıyla sonuçlandı. (19 Kasım 1918). Anlaşıldığına göre bir kısım milletvekili, eğer hükümete güven oyu verilmezse meclisin kapatılacağı endişesine kapılmışlar ve bu şekilde oy kullanmışlardır.
    Oylamayı Meclis locasından hayretler içinde izleyen Mustafa Kemal, hemen Meclisi terk ederek evine döner. Başyaver Naci Bey (ELDENİZ) aracılığı ile padişahtan randevu ister. Amacı Padişah ile durumu açık konuşmak, tedbir olarak düşündüklerini dile getirmek, bu tedbirlerin uygulanması zorunluluğunu açıklamaktır. Görüşme muhtemelen 22 Kasım 1918’de Cuma selâmlığından sonra gerçekleşir. Hayli uzun süren görüşmeden Mustafa Kemal düşündüklerini söylemeye fırsat bulamadan padişahın sürpriz sorusu ile karşılaşır.
    - Ordunun komutan ve subaylarının seni çok sevdiklerinden eminim. Bana teminat verir misiniz ki onlardan bana bir zarar gelmeyecektir?
    - Ordu tarafından aleyhte harekete dair duyduklarınız mı var efendim?
    - Padişah gözlerini kapar, soruyu cevapsız bırakır. Mustafa Kemal soruyu şöyle cevaplar:
    - Gerçi ben İstanbul’a geleli ancak birkaç gün oldu. Buradaki hali yakından bilmiyorum. Ordu komutan ve subaylarının zatı şahanelerinize karşı bulunması için hiçbir sebep olabileceğini sanmıyorum. Onun için temin ederim ki hiçbir fenalık beklemeyiniz.
    Padişah kafasındaki endişeyi şu sözlerle dile getirir:
    - Yalnız bugünden bahsetmiyorum. Bugünden ve yarından!
    Ardından Mustafa Kemal’den beklentilerini açıklayan şu cümle ile görüşmeye son verir:
    - Siz akıllı bir komutansınız. Arkadaşlarınızı tenvir (aydınlatma) ve teskin (yatıştırma) edeceğinizden eminim.
    Mustafa Kemal bu görüşmeden üzüntü içinde çıkar. Düşündüğü şeyleri ifade etmek fırsatını bulamamış, üstelik padişahın imalı sorularına muhatap olmuştur. Vatanın kurtuluşu için Saray yoluyla etkin bir tedbir alınamayacağını anlamıştır. Bundan sonra daha değişik çareler aramaya başlamıştır.
    Bir ara, Âyan reisi Ahmet Rıza Bey’in kurması muhtemel bir hükümette Mustafa Kemal’in de yer alması bahis konusu olursa da bu gerçekleşmez.
    Esasen 21 Aralık 1919’da Meclis-i Mebusan kapatılmıştır. Artık parlâmento yoluyla bir şey yapmak imkânı kalmadığı gibi, millî iradeyi temsil edecek bir kurum da ortada mevcut değildir.
    Bu belirsiz ortamda Mustafa Kemal, millî kurtuluş yolu temel amaç olmak üzere, İstanbul’da işgal kuvvet mensupları da dahil olmak üzere, her çevreden insanlarla temas ederek, ülke için bir çıkış yolu arar. Bir ara ihtilâlci metodlarla iktidarı elde etmek meselesi ciddî bir şekilde bahis konusu olur. Hatta Karakol Cemiyeti kurucularından Kara Kemal ve arkadaşları, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırmak, yerine tarafsız birinin sadarete gelmesini temin etmek için, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına teklifte bulunurlar. Ancak askerî işgal altındaki bir şehirde Sadrazamı düşürmek, hatta Padişahı tahttan indirmek ne derecede başarılı olabilirdi?56.
    Sonuçta hükümette görev almak ve İstanbul’da bir darbeyle iktidarı ele alarak, devletin taksimini hedef alan yabancı işgalleri önlemenin mümkün olmadığı kanısına varır. Ülkenin kurtuluşu, ancak düşman etkisinden uzakta Anadolu’dan yönetilecek millî direnme ile sağlanabilecektir. Bunun için de kabilse geniş yetkilerle donatılmış olarak resmî bir görevle Anadolu’ya geçmek lazımdır. Aynı fikri paylaşan yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) XX. Kolordu Komutanıdır. Keza aynı görüşü öteden beri savunan Kâzım Karabekir de Erzurum’da 4 dolgun tümenli XV. Kolorduya atanmayı sağlamıştır. Her ikisi de mücadelenin Anadolu’dan yürütülmesinde işbirliği yapmak hususunda Mustafa Kemal ile görüş birliği içindedirler. Dolayısıyla yapılacak iş, iktidarda bulunan çevrelerle ilişki tesis etmek, belirtilen nitelikte bir görev alarak, Anadolu’ya resmî bir sıfatla geçmektir. Garip bir tesadüf sonucu, Anadolu’ya geçmek için aranılan fırsatı, bilmeyerek İngilizler yaratırlar.

    VI. Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Müfettişliğine Atanması
    Ateşkes hükümlerinin devamlı çiğnenmesi, ülkenin çeşitli yerlerinin türlü bahanelerle işgal edilmesi, Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verileceği hakkında çıkan söylentiler ve şüpheli davranışlar, Kuzey Anadolu’da Sinop’tan Batum’a uzanacak bir Rum – Pontus Devleti, Doğu Anadolu’da hudutları mümkün olduğu kadar geniş bir Ermenistan, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürdistan kurulması faaliyetleri; özellikle tehlike altında bulunan illerde halkın uyanmasına ve özgür yaşama hakkını korumak maksadıyla yer yer Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşmasına yol açmıştır. Bu derneklerden önemlileri aşağıda gösterilmiştir:
    Bu derneklerden ilki kurulması 2 Kasım 1918’de İstanbul’da kararlaştırılan, 30 Kasım 1918’de Edirne’de resmileşen Trakya ve Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesidir. Amaç Trakya’nın siyasî birliğini sağlamak ve Doğu Trakya’nın işgalini önlemektir57.
    Tehdit altında bulunan İzmir’de de 1 Aralık 1918’de İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti oluşmuştu. Cemiyetin amacı bölgenin Türklüğünü savunmak ve yabancı egemenliğine girmesini önlemektir. İzmir’de kurulan ikinci vatansever örgüt, İzmir Müdafaa-i Vatan Cemiyetidir. İzmir’in işgali arifesinde Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi adıyla tanınmış, İzmir’in işgalini Anadolu’ya duyurmuştur.
    Ateşkesten sonra endişe içinde bulunan yerlerden biri de Doğu Anadolu idi. Mondros Ateşkesi’nin 24. Maddesi 6 Doğu ilinde (İngilizce metinde 6 Ermeni Vilâyeti olarak kayıtlı) karışıklıklar çıkması halinde buraların işgalini öngörüyordu. Bölge halkı kısa zaman önce Ermenilerin acımasız soykırımına maruz kalmıştı. Tekrar aynı acıları yaşamak istemiyordu. Bölgenin Türk olduğunu göstermek ve haklarını savunmak amacıyla Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti 4 Aralık 1918’de İstanbul’da kuruldu. Cemiyetin Erzurum şubesinin Millî Mücadele içindeki rolünü daha sonra etraflıca göreceğiz58.
    Adana ve çevresinin işgali üzerine 21 Aralık 1918’de Adana Müdafaa-i Hukuk-i Millîye daha sonraki adıyla Kilikyalılar Cemiyeti kuruldu. Amacı bölge halkının % 90 Türk olduğunu göstermektir. Trabzon ve çevresinin Rumlara veya Ermenilere verilmesinin duyulması üzerine, İstanbul’da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyet iç işlerinde özerk bir idare yapısını benimsemiştir. Buna karşılık 12 Şubat 1918’de oluşan Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti, Trabzon’un Osmanlı Devletine bağlılığını ve millî hakları savunmayı amaç edinmişti.
    Bu derneklerin ortak çizgisi, yöresel bir nitelik taşımaları, medya yoluyla hak aramaları, yurt bütününü hedef alan bir program ve şeften mahrum olmalarıdır.
    Bu derneklerin yanı sıra yurt bütününe yönelik faaliyet gösteren kuruluşlar da oluşmuştur. Bunların önemli olanlarından biri Millî Kongredir. Öncülüğünü Dr. Esat Işık yapmıştır. 50’yi aşkın dernek ve bazı siyasî parti temsilcilerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Millî Kongre 6 Aralık 1918’de yaptığı toplantıda, bütün Kuva-yi Millîye’yi birleştirmek, vatanın hukukunu ve çıkarlarını koruyacak ve gerçekleştirecek yolları ve amaçları sağlamak gayesi güttüğünü açıklamıştır. Tutuklamalar ve particilik tartışmaları dolayısıyla kuruluşun etkinliği sınırlı kalmıştır59.
    Mütareke döneminde birleştirici girişimlere yönelenlerden biri olan Ahmet Rıza Bey, partiler arası veya partiler üstü bir topluluk oluşturmuştur. Amaç barış davası ve dış politika meselelerinde millî bir program saptamak, “Siyasal hayat hakkımızı muhafaza için” önlemler almaktır. Bu girişime Vahdet-i Millîye (Millî Birlik) Heyeti adı verilmiştir (6 Mart 1919). Heyet o dönemin seçkin isimlerini toplamakla beraber Anadolu’da başlayan Müdafaa-i Hukuk hareketine ayak uyduramadığından etkinliğini kaybetmiştir60.
    Mütarekenin umutsuz ortamı içinde çıkış yolunu güçlü bir devletin desteğiyle ülke bütünlüğünü korumak şartıyla, mümkün olduğu kadar az ödülle sağlamak isteyen kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Wilson Prensipleri Derneğidir. Dernek ataşkes uygulamalarının yarattığı ümitsiz ortamda Halide Edip’in öncülük ettiği bir kısım aydınlar tarafından kurulmuştur (14 Ocak 1919). Amaç Amerikan himayesi veya mandası yoluyla bir çözüme ulaşmaktır61.
    Yabancı himayesiyle çözüm arayan derneklerin en önemlisi İngiliz Muhipleri Cemiyetidir. Cemiyetin başında İngiliz haber alma örgütünün etkin görevlilerinden Rahip Frew ile Adalet Bakanlığı müsteşarı Sait Molla vardır. Resmen 20 Mayıs 1919’da kurulan cemiyete saray, Hürriyet ve İtilâf Fırkası mensupları özel bir ilgi göstermişlerdir. Cemiyetin amacı İngiliz mandasını sağlamak, İngiltere lehine kamu oyu yaratmaktır62.
    Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi yurt bütününü hedef alan bu kuruluşlar, kurtuluşu yabancı manda ve himayesine girmede görüyorlardı. İnönü’nün dediği gibi; “Zamanın devlet ve fikir adamlarında mütarekeyi feshedip mücadeleye girmek, harp yolu ile bir netice almak fikri hiç kimsede yoktur.” 63. Düşünülen çare siyaset yoluyla soruna çözüm bulmaktır.
    İşte bu ortam içinde 21 Nisan 1919 tarihli İngiliz notası Babıâliye gelir. Notanın konusu nedir? Ne istenmektedir?
    Adı geçen notada ısrarla şu hususlar üzerinde durulmaktadır: Doğu Anadolu’da askerî durum iyi değildir. Bu sebeple Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın görevden alınması istenmiştir. Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas’ta kurulan şuralarca, askerî kontrol altında, devşirme asker toplanmıştır... Bunlar derhal durdurulmalı ve bu durumla ilgili olarak alınacak tedbirler konusunda acele bilgi verilmelidir.
    25 Nisan’da Amiral Web girişimi tekrarladı.
    Nota İstanbul Hükümetinde ciddi sıkıntılar yarattı. Bunun sebepleri nelerdir? Olay ne bakımdan önemlidir?
    Daha önce belirtildiği gibi, Mondros Ateşkesinin 24. Maddesi 6 Doğu ilinde karışıklık çıkması halinde buraların işgalini öngörmekteydi. Paris’e giden Ermeni delegasyonu 6 Doğu ilinin yanı sıra Maraş’la birlikte Kilikya’yı ve Trabzon ilini içine alacak “Büyük Ermenistan” oluşturulmasını istemekteydi.
    Diğer taraftan özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize’den İnebolu’ya kadar uzanacak bir Pontus – Rum devleti kurmak için yoğun faaliyet vardı. Bu maksatla bir taraftan Paris Barış Konferansına heyet gönderiliyor, diğer taraftan bölgede Rum Çeteleri oluşturularak asayişi bozmak, Müttefiklerin müdahalesini sağlamak, Müslüman halkı kaçırmak amacı güdülüyordu. Bölgede ezici çoğunluğa sahip olan Müslüman halk, Hristiyan çetelere karşı can güvenliğini sağlamak için müslüman çeteler oluşturuyordu. Rumlar bölgedeki nüfus dengesini etkilemek için Rusya’dan Kuzey Anadolu’ya Rum göçmenleri getirmekteydiler. Türk tarafı bunu önleme gayretlerine girişince, Rumlar bu durumlardan şikayetçi olmuşlardı. Onların şikayeti üzerine, İngilizler, Samsun ve Çevredeki asayişsizliğinin önlenmesini, aksi halde kendilerinin önlem almaya mecbur olacaklarını belirtmişlerdi. Nitekim 9 Mart 1919’da Samsun 200 kişilik bir müfreze ile İngilizlerce kontrol altına alınmıştır. 30 Mart’ta Merzifon işgal edilmişti. İngiliz işgal kuvvetlerinden moral bulan Rum çeteleri saldırılarını daha da artırırlar. Öyle ki olaylardın etkilenen bir Türk teğmeni 17 Mart’ta dağa çıkarak direnişe geçer 64.
    Yakup Şevki Paşa’nın 9. Ordu Komutanlığından alınması da bölgedeki olumsuzlukları artırmıştı. İtilâf devletlerinin bu olumsuzlukları bahane ederek, bölgede Pontus – Rum Devleti, Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan, Güney-Doğu’da Kürdistan oluşturulmasından endişe ediliyordu.
    Eldeki bilgilere göre İngiliz girişimlerinden telaşlanan Sadrazam Damat Ferit Paşa, meseleyi İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’e açarak, alınacak tedbir konusunda görüşünü sorar. Bakan şikâyete konu olan bölgelere muktedir bir generalin, durumu yerinde incelemek ve gerekli önlemleri almak maksadıyla gönderilmesini önerir. Bu konuda kimi düşündüğü sorusuna da Mustafa Kemal Paşa cevabını verir. Sadrazam Mustafa Kemal’i tanımak ister. Bu sağlanır. Sadrazamın Paşa hakkındaki kanaati olumludur. Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya, İngiliz şikâyetleri ile ilgili konuyu incelemeye Mustafa Kemal Paşa’yı memur etmesini söyler. Bakan, Mustafa Kemal’in o sıralar iyi ilişkiler içinde olduğu Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın kayınpederidir. İngiliz şikâyetlerine ait dosyayı inceleyen Mustafa Kemal, görevin yapılabilmesi için memuriyetine bir şekil verilmesi bir makam ve yetki sahibi olması gerektiğini belirtir ve Genel Kurmay Başkanı ile temas için izin ister. Başkan Fevzi Paşa (Çakmak) görevli olarak İstanbul dışındadır. İkinci Başkan Kâzım Paşa (İNANÇ) ile görüşür. Hatta amacını da kısmen açıklamakta sakınca görmez. Gayesi mümkün olduğu kadar geniş yetkilerle Anadolu’ya geçmektir. Kâzım Paşa, ordu müfettişlikleri kurulacağını ve o sıfatla gitmesinin kolay olacağını söyler. Mustafa Kemal önce hükümetçe kendisinden ne beklenildiğini öğrenilmesini ister. Hükümetin istedikleri özetle şunlardır: 1. Mıntıkasındaki asayişsizlik sebeplerini tesbit edecek, asayiş ve istikrarın temini için gereken tedbirleri alacaktır. 2. Mıntıkasındaki silâh ve cephane toplanacak ve muhafaza altına alınacaktır. 3. Anadolu’da kurulmakta olduğu söylenen millî şuralar dağıtılacaktır.
    Mustafa Kemal hazırlanan talimata ne isterlerse yazın, yalnız birkaç noktayı ben ilave edeyim der. Paşa yetki ile ilgili bazı hususları kendi ekler. Fakat hazırlanan talimatı, Harbiye Nazırı imzalamaktan çekinir. Mühürünü verir. Mühür alındıktan sonra talimatname biraz daha genişletilerek mühürlenir. Talimatnameye göre Mustafa Kemal’in görevi, hem mülkî ve hem de askerîdir. Buna göre:
    1) Bölgede asayiş sağlanacak ve asayişsizlik sebepleri saptanacaktır.
    2) Bölgede ötede beride dağınık bir halde varlığından söz edilen silah ve cephane bir an önce toplatılarak muhafazaya alınacaktır.
    3) Çeşitli yerlerde birtakım şuralar (topluluklar) bulunduğu, bunların asker toplamakta oldukları ve ordunun resmî olmayan bir şekilde bunları koruduğu ileri sürülüyor. Böyle şuralar mevcut olup asker topluyor, silâh dağıtıyor ve ordu ile ilişkili bulunuyorlarsa, kesin olarak yasaklanacak ve bu gibi topluluklar dağıtılacaktır.
    Bu görevin yerine getirilmesi için:
    1) 2 Tümenli Üçüncü ve dört tümenli Onbeşinci Kolordular müfettişlik emrine verilmiştir... Bölge komutanlığı, tümen veya özel göreve atanacak subayların atanma veya yer değiştirmeleri, müfettişliğin onayı veya isteği ile olacaktır. Müfettişliğin yarar ve lüzum gördüğü hususlarla ilgili talimatı kolordu komutanlıkları olduğu gibi uygulayacaklardır...
    2) Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleriyle Erzincan ve Canik bağımsız livalarını içine aldığından, müfettişliğin yukarıda sayılan görevleri yerine getirmesi için vereceği bütün talimatı, bu vilâyetlerle mutasarrıflıklar doğrudan doğruya yerine getireceklerdir.
    3) Müfettişlik sınırına komşu vilayetler ve bağımsız livalar (Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara, Kastamonu vilâyetleriyle) kolordu komutanlıkları da müfettişliğin görevi yerine getirmesi sırasında doğrudan yapılacak başvuruları dikkate alacaklardır.
    4) Müfettişliğin askeri konularda başvuracağı makam Harbiye Nezareti olmakla beraber, diğer konular için ilgili makamlarla haberleşerek ve bu haberleşmelerden Harbiye Nezaretine bilgi verilecektir. Sonradan bu illere Maraş ve Kayseri de ilave edilmiştir 65.
    Mustafa Kemal’e bu kadar geniş yetki verilmesinin sebepleri nelerdir? O Padişahça özel bir görev ve ödenekle mi gönderilmiştir? İstanbul’da her şeyi kontrol eden İngilizler olayı nasıl atlamışlardır?
    Talimatnamedeki geniş yetkiler, görev alanının özelliğinden kaynaklanmaktadır. Daha önce kısaca belirtildiği gibi Doğu Karadeniz Bölgesinde, içeriden ve dışarıdan yoğun destekli bir Rum – Pontus Devleti kurma faaliyeti vardır. Doğu Anadolu’da karışıklık çıkması halinde 6 ilin işgal edileceği öngörülmüştür. Doğu’da çok ciddi bir Ermeni tehlikesi mevcuttur. Güneydoğu’da ise, İngiltere himayesinde Kürdistan Devleti oluşturma çalışması vardır. Bundan başka Enver Paşa’nın Kafkaslardan Anadolu’ya geçmesinden endişe edilmektedir. Galip devletler ateşkes hükümlerini pervasızca çiğnemekte, savaş içinde yapmış oldukları gizli anlaşmaları uygulamaya koyarak istedikleri yerleri işgal etmektedirler.
    Bu durum karşısında Osmanlı Padişah’ı nasıl bir politika izlemektedir?
    Padişah’ın her şeyden önce tahtı ve hanedanı için ciddî endişeleri vardır. Çünkü I. Dünya Savaşı tarihi hanedanları silip süpürmüştür. Rusya’da Romanoflar, Almanya’da Hohenzollernler, Avusturya – Macaristan’da Habsburglar iktidarı bırakmak zorunda kalmışlardı. Dolayısıyla Padişah ülkenin iç ve dış politikasını elinde tutarak vaziyete hâkim olmak istemektedir. Nitekim ateşkes görüşmelerine ısrarla Damat Ferit Paşa’yı göndermek istemiş, onun yerine giden delagasyona da “Hilâfet Saltanat ve hanedan haklarının korunması” talimatını vermiştir66.
    O, Ahmet İzzet Paşa’yı istifâya zorladıktan sonra, önce dünürü Tevfik Paşa’yı, sonra kız kardeşinin kocası olan ve kendisinin tam güvenini kazanan Damat Ferit Paşa’yı işbaşına getirmiştir. Bu arada Meclisi dağıtmış ve ülkenin kaderini eline almıştır. VI. Mehmet halkı bir koyun sürüsü, kendisini onun bir çobanı olduğu görüşü ile devleti yönetmeye başlamıştır. Ona göre, hanedanın ve devletin geleceğinin güven altına alınması, Yakındoğu düzeninin mimarı olan Büyük Britanya’nın teveccühünü kazanmakla mümkündür. O, “Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, kabul edelim, zira biz sonra İngilizlerin müsamahasına nail olacağız görüşündedir.” Sonuç itibariyle VI. Mehmet Büyük Britanya ne kadar memnun edilirse, barış şartlarının o kadar lehimize olacağına inanmaktadır. Dolayısıyla mesele çıkarmama, İngiltere’nin her dediğini yerine getirme politikasını en güvenli yol olarak benimsemiştir.
    İnönü’nün deyimiyle o dönemlerdeki İstanbul Hükümetlerinin ve devlet adamlarının hiç birinde mütarekeyi bozarak mücadeleye girmek fikri yoktur. Dolayısıyla Padişahın, 21 Nisan tarihli İngiliz notasındaki istekler karşısında, hükümetin olaya muktedir, duruma hâkim olabilecek, İngilizlerce şikâyete konu olan hususları önleyebilecek kapasitede bir general gönderme önerisini, bölgenin hassas durumunu da dikkate alarak onayladığı açıktır. Bu kişinin Mustafa Kemal olmasında sakınca görmemiştir. Çünkü Padişahla Mustafa Kemal arasında Almanya gezisinden itibaren bir dereceye kadar bir yakınlık oluşmuştur. Padişah, Yaveri Mustafa Kemal’in yeteneklerine güvenmektedir. Onun hükümetin politikası istikametinde önlem alarak duruma hâkim olacağı ve İngiliz şikayetlerini önleyeceği inancındadır. Dolayısıyla atamayı onayladığı anlaşılmaktadır.
    Hükümet kanadında ise, Hürriyet ve İtilâf partisinin etkili isimlerinden İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in atamada önemli rol oynadığı bilinmektedir. Mehmet Ali Bey’in kızı Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa’nın kardeşiyle evlidir. Mustafa Kemal, Mehmet Ali Bey ile defalarca görüşmüştür. Ayrıca o dönemin Bakanlar Kurulu üyesi olan Bahriye Nazırı Avni Paşa ile onun kayınpederi Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın da atamaya sempati ile yaklaştıkları görülmektedir. Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve Alman aleyhtarı olarak bilinmesi de atamayı kolaylaştırmıştır. Esasen Padişahın onayladığı bu atamaya, kabinenin karşı çıkması mümkün değildi.
    Diğer taraftan atamanın gerçekleşmesi İstanbul’da her şeyi kontrol eden İngiliz yönetiminin olurunun alınmasına bağlıydı. Padişah ve İngiliz taraftarı olan bir hükümetin “Persona Grata” olarak kabul ettiği bir kimseyi haliyle İngiliz işgal makamları da olumlu karşılamışlardır. Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve Alman aleyhtarı olarak bilinmesi, İstanbul’daki ikameti esnasında İngiltere’yi karşısına almamaya özen göstermesi işi kolaylaştırmıştır.
    Mustafa Kemal’in Padişahça kendisine verilen miktarı binlerce altınla ifade edilen bir meblâğ ile gönderildiği iddiası ise ciddiyetten yoksun görünmektedir. Ancak kendisine karargâh personelinin 3 aylık maaşlarıyla asayiş işlerinde kullanılmak üzere bir miktar para verildiği anlaşılmaktadır67.
    Padişahın Mustafa Kemal’i özel bir görevle Anadolu’ya gönderdiğini savunanlar, bunu bir hatt-ı humayuna dayandırmaktadırlar. Hatt-ı Humayun özetle “... hükümetimin kararı gereğince atandığınız bölgede asayişi sağlamak ve hükümdarlık arzularıma aykırı durumların baş göstermesini önlemek için elden gediğince gayret sarf ederek milletimin korunmasını ve ülkenin saldırganların ellerinden kurtarılması için tek vücut olarak hareket edilmesini” istemektedir. Hatt-ı humayun’un aslı ortada yoktur. Belgedeki ifadeler yuvarlaktır. Belgenin varlığını haber veren kaynaklar güven verici değildir. Üstelik Mustafa Kemal bu belgeden hiç bir arkadaşına bahsetmediği gibi, hiçbir yerde de kullanmamıştır68. Aslında Padişahın ondan beklediği İngiliz şikâyetlerine yol açan durumları önlemek ve böylece bölgede yabancı işgaline meydan vermemektir. İnönü’nün değerlendirdiği gibi “Atatürk’ün Anadolu’ya bir vazifeyle gönderilmesi kararı, umumi siyasî tehlikeler yüzünden, Karadeniz sahillerinde, İtilâf Devletlerinin Türkiye’yi itham edemeyecekleri, bir inzibatın, bir idarenin tesis edilmesi ihtiyacından doğmuştur.”69a.
    Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişliğine atama iradesi, 30 Nisan 1919’da Padişahça onaylanır69b. 5 Mayıs’ta Bakanlar Kurulunda tartışılan talimat, 6 Mayıs’ta görev yerine acele hareket etmesi için kendisine, 7 Mayıs’ta da kolordulara duyurulur. Mustafa Kemal Paşa, müfettişlik karargâhının seferî karargâh sayılmasını ve personelin 3 aylık maaşlarının önceden verilmesini ister. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra sadrazam ve Padişaha veda eder. Veda esnasında Padişahın sözleri anlamlıdır: “Paşa, paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemlidir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin.” Güven ve ümit ifade eden bu sözlere, Paşa saygı ve teşekkür ifade eden cümlelerle karşılık verir70.
    Artık Mustafa Kemal’in önünde ince ve uzun bir yol vardır. Bu yol onu ölümsüzlüğe ve devleti de ebedî bağımsızlığa götürecek olan yoldur.
    VII. Barut Fıçısına Düşen Ateş: İzmir’in İşgali ve Sonuçları
    Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişliğine atanması gerçekleşirken, Millî Mücadeleyi ateşleyen İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilme olayı meydana geldi71.
    Önce kısaca bunun nedenlerini görelim. Yunanistan ne yapmak istemektedir? Büyük devletler özellikle Büyük Britanya onu neden destekler? İzmir’in işgali Millî Mücadele ve Atatürk’ün biyografisi bakımından neden önemlidir? Sorularını cevaplandırmak gerekir.



    A. Megali İdea, Venizelos ve Paris Barışı Konferansı Kararları


    Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, Yunan Devleti ve fikir adamlarına hâkim olan düşünce Megali İdea’dır. Bu fikir Yunan ırkının yaşadığı coğrafî mekânları içine alacak Büyük Yunanistan’ın oluşturulmasını hedef almaktadır. Başka bir ifadeyle eski Bizans İmparatorluğu’nu başkent İstanbul olmak üzere ihya etmek, “iki kıtalı” ve “beş denizli” “Büyük Yunanistan”’i yaratmaktır.
    Fakat Yunanistan’ın gücü ve kaynakları bu denli kapsamlı emperyalist politikayı gerçekleştirmeye elverişli değildir. Dolayısıyla Yunan devlet adamları, Türkiye’ye karşı mücadele ederken zamanın güçlü devletlerini yanlarına almayı temel politika olarak benimsemişlerdir. Büyük devletler de, kendi çıkarlarına ters düşmemesi şartıyla, bu politikaya yardımcı olmuşlardır.
    Osmanlı Devletinin parçalanma sürecinin hızlandığı 1910’lu yıllarda, Yunanistan’ın tarihî ve ölçüsüz emellerini uygulama alanına koyabilecek kapasitede haris bir devlet adamı da ortaya çıkmıştır. Bu Giritli bir avukat olan Elefterios Venizelos’tur.
    Venizelos işbaşına geldiği 1910 yılından itibaren bu politikanın takipçisi oldu. O önce ülkede yoğun bir imar ve kalkınma hareketine girişti. Balkan Harpleri sonucunda Epir, Makedonya, Batı Trakya’nın önemli kısımları ile adaların çoğunu alarak ülkesinin sınırlarını iki misli genişletti. Sonra gözlerini Anadolu’ya çevirdi. O gençliğinden beri Ege ortasında bulunan Skyros Adasını Hellenizmin coğrafî merkezi olarak düşünmektedir. Dolayısıyla Ege’yi bir Yunan gölü haline getirmek, Bizans İmpratorluğu’nu Avrupa ve Asya’da canlandırmak, Magali İdeayı hayata geçirmek, Venizelos’un amaç edindiği siyasî programı halini almış görünmektedir.
    Birinci Dünya Harbi, Venizelos’un Anadolu üzerindeki emellerini uygulamaya koymak için olağanüstü bir fırsat yarattı. Fakat Alman yanlısı olan kralın muhalefeti nedeniyle Venizelos İngiliz yanlısı politikayı ancak onu 1917’de bertaraf ettikten sonra uygulamaya koyabildi.
    Ancak Yunanistan’ın emellerinin gerçekleşmesi Yakındoğu düzeninin kurulmasında birici derecede söz sahibi olan Büyük Britanya’nın tutumuna bağlıydı. O sıralarda İngiliz Başbakanı olan Lloyd George genellikle çağdaşı Avrupa devlet adamlarında görüldüğü gibi, Yunanlılara karşı sempatiyle doludur. Ona göre “Yunanlılar istikbâlin milletidir. Barbarlığa karşı Hristiyan medeniyetini temsil ederler. Desteklenirlerse kısa bir zamanda güçlenip Doğu Akdeniz’de İngiliz çıkarlarının bekçisi olurlar.” İlaveten Lloyd George’un Venizelos’a karşı özel sempatisi vardır. Onu çok taktir etmekte, ve “Perikles’ten beri yetişmiş en büyük Yunanlı olarak” nitelendirmektedir. Buna karşılık İngiliz Başbakanı Türkler için yanlış ve peşin hükümlere sahiptir. Ona göre “Türkler tarihi misyonlarını artık tamamlamışlardır. Yakındoğu’da İngiliz çıkarlarına hizmet edecek yeni ve genç devletlere ihtiyaç vardır.” Üstelik Türkler harp içinde İngilizlere Çanakkale ve Kut-ul-Amare yenilgilerini tattırmış ve İngiltere’nin sömürgeleri için kötü örnek olmuşlardır. En fazla Müslüman sömürgeye sahip İngiltere’nin prestijini sarsmışlardır. Dolayısıyla Türklerin bir daha ayağa kalkamayacak şekilde cezalandırılmaları gereklidir. Özetle Büyük Britanya’nın politikasını yönlendiren Lloyd George, hem duygu hem de çıkar açısından Yakındoğu’da Yunan kozunu oynamaya kararlıdır. Bundan başka İngiliz Başbakanı perde arkasında Zaharoff gibi büyük ekonomik güce sahip Yunanlı işadamlarının dikkate alınması gereken etkileri altındadır.
    Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Harbi sonrası ortamı, Yunan emperyalizmi için son derece elverişlidir. Bu durumu Yunanistan’ın ölçüsüz emperyalist emelleri için başarıyla kullanabilecek becerikli bir Yunanlı devlet adamı da mevcuttur.
    Savaş sonrası düzenini oluşturacak olan Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1918’de açıldığında, İtilâf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamaya kararlıdırlar. Esasen savaş içinde aralarında yaptıkları anlaşmalarla, paylaşmanın nasıl yapılacağını saptamışlardır. Mondros Ateşkesinde işgal işini kolaylaştıracak hükümler kamufle edilerek yerleştirilmiştir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesiyle dünya kamuoyuna, “Her milletin kaderini kendisinin tayin etmesi için savaşıldığı” mesajı verilmişti. Wilson ilkeleriyle gizli anlaşmalar çelişki halindeydi. Her ne kadar bu güçlük şeytanca buluş, “manda formülü” ile aşıldı ise de çıkar çatışmalarını durduramadı. Bununla beraber galip devletler 1919 Ocak ayı sonlarında, Osmanlı Devleti’nden Suriye, Mezopotamya, Filistin, Arabistan, Ermenistan ve Kürdistan’ın ayrılmasında ve bunların manda yönetime verilmesinde anlaşmışlardır. Fakat Boğazların geleceği ile ilgili statü, ayrılacak yerlerin mandalarının hangi devletlerin alacağı, daha doğrusu ganimetin nasıl paylaşılacağı tartışması uzayıp gitmekteydi.
    İşte bu elverişli ortamda Venizelos, “İki kıta” “Beş Denizli” Yunanistan’ı gerçekleştirmek için harekete geçti. Onlar Konseyinde yaptığı uzun açıklamada, Eski Yunanistan’ın yeniden yaratılması ve Yunanca konuşan bütün toplulukların bir bayrak altında toplanması gereğinden söz etti. Milletlerin kendi kendilerini yönetmeleri ilkesine dayanarak Kuzey Epir, Ege adaları (Onikiada, İmroz ve Bozcaada dahil) Trakya ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bırakılmasını istedi. Batı Anadolu’da Bandırma’nın 25 km. doğusu ile Fethiye’nin güneyindeki Kalkan’ı birleştiren hattın için de kalan yerleri, nüfus çoğunluğuna dayanarak istemekteydi. Venizelos, bu bölgedeki büyük Türk nüfusu için çözüm yolu da bulmuştur. Orta Anadolu Rumları ile bunlar nüfus mübadelesine tabi tutulacaklardı. Doğu Anadolu içinde olabildiğince geniş bir Ermenistan kurulmasını öneriyordu. Yunan önerisi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan delegelerinden oluşan bir alt komisyona havale edildi. Komisyon İtalyan ve Amerikan delegelerin karşı görüşlerine rağmen, şayet Yunanistan’a Batı Anadolu’da yer verilecekse Ayvalık, Soma, Kırkağaç, Alaşehir ve Kuşadası’nı kapsayacak bir mıntıkanın verilmesini, eğer yer verilmeyecek ve Anadolu büyük bir devletin mandasına konulacaksa, adı geçen mıntıkanın da buna dahil edilmesini tavsiye etti (30 Mart 1919). Amerikan delegesinin bölge ahalisinin ancak %32’sini Rumların teşkil ettiği, Yunanlılarca verilmiş rakamların Patrikhanenin tahrif edilmiş istatistiklerine dayandığını belirtmesinin de frenleyici bir etkisi olmadı. Çünkü A.B.D. Başkanı Wilson, kendi koyduğu idealist ilkelere rağmen teklifi destekledi. Acaba Wilson neden öneriyi benimsemiştir? Bunda Wilson’un muhafazakâr bir kilise adamı olması, Anadolu’daki Hristiyanlar konusunda aşırı propagandanın etkisinde kalması ve Venizelos’un Başkanın Milletler Cemiyetiyle ilgili projelerini desteklemesinin etken olduğu anlaşılmaktadır. Esasen İngiltere ve Fransa, Doğu Akdeniz’de İtalya gibi kuvvetlice bir devletin güçlenmesi ve Boğazlar bölgesi yakınlarına yerleşmelerini çıkarlarına aykırı buluyorlardı72.
    İngiltere’de bilhassa askerler, durumun sakıncalarına, hükümetin dikkatini çekmeye çalıştılarsa da olumlu bir sonuç alamadılar. Askerler Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini “ İlgili taraflardan hiç birinin mutluluğuna hizmet etmeyeceğini” “Kışkırtıcı Rum isteklerine teslim olunmamasını” , Yunan işgalinin Türkleri ayaklandıracağını, Türklerin hesaba katılmaları gereken mühim bir faktör olduklarını, “Hristiyanlara âdil olmaya çalışılırken, Müslümanlara karşı adaletsiz olunmaması zaruretini”, “Büyük bir islâm imparatorluğu olan İngiltere’nin islâm karşıtı bir siyaset izlemesinin ahmaklık değil, çılgınlık olduğunu”, belirtmeleri etkisiz kaldı. Lord Curzon’un, Selânik kapılarından 5 mil ötede asayişi sağlayamayan Yunanistan’ın Aydın ilinde bunu hiç sağlayamayacağı, Avrupa’dan atılan Türklerin Asya’da da barınmalarına imkân verilmemesinin yaratacağı vahim tehlikelere Britanya kabinesinin dikkatini çekmesi de olayların gidişini değiştiremedi. Çünkü Lloyd George Yunanlıları Anadolu’ya göndermeye kararlıydı. Kıbrıs ve İstanbul’u içine alan, Boğazlara egemen, Korfu Adasından Anadolu içlerine uzanan büyük bir Yunanistan’ı aklına koymuştu. Dolayısıyla buna karşı olan hiçbir fikri dinlemek istemiyordu73. Paris’te Venizelos’un becerikliliği, Lloyd George ile Clemenceau’nun Grek hayranlığı, Wilson’un zaafı, İtalya’nın beceriksiz davranışı, Yunan tezine elverişli bir hava yarattı. İtalyanların 28 Mart 1919’da Antalya’yı işgal etmiş olmaları, 29 Nisan’da bir İtalyan zırhlısının İzmir’e gelmesi Lloyd George’nin aradığı fırsatı yarattı ve İzmir’e İtalyan çıkarmasına meydan vermemek ve bölgedeki Hristiyan ahalinin can güvenliğini sağlamak gerekçesiyle, Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesine izin verilmesini istedi. İtalyan delegesi Fiume anlaşmazlığı dolayısıyla Dörtler Konseyi’ni terk etmişti. Lloyd George bu durumu da değerlendirerek 6 Mayıs’ta teklifini tekrarladı. Wilson ile Clemenceau’nun olurlarını aldı. Böylece “Neticesi çok ağır olabilecek bir karar olup bittiye getirilerek üç adam arasında birkaç dakika içinde alınıveriyordu”. Durumu öğrenen İngiliz Genel Kurmay Başkanı “bunun gerçekleşmesi diğer bir savaşın başlaması demek olacağına” Başbakanın dikkatini çekerek hiç değilse müttefik İtalyan Hükümeti ile karara muhatap olan Osmanlı Devleti’nin haberdar edilmesini tavsiye etti. Üç büyükler 7 Mayıs’ta artık kararın uygulanmasını tartıştılar. Bu arada Venizelos. İzmir Rumlarının tehdid altında oldukları iddiasına devamla beraber Türkleri iyi tanıdığını, çıkarmadan az önce durumdan haberdar edilirlerse direnmeyeceklerini, İtalya’nın ise müttefik yönetimi altında olursa, nötralize edilmiş olacağını ileri sürdü. Neticede İzmir bölgesindeki Rumları korumak gerekçesi ile bir Yunanlının komutası altında müttefik kuvveti sevk edilmesi, istihkâmların işgalden 36 saat önce istenmesi harekâtın İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe tarafından yönetilmesi ve İtalya’nın durumdan 12 Mayıs’ta haberdar edilmesi kararı alındı. Churchill’in deyimiyle “bu kararla haklılık yer değiştirmiş, galipler meclislerinde hiçbir zaman görülemeyen adalet artık karşı tarafa geçmiştir.74a
    İtalya Fiume sorunu nedeniyle ödüne ihtiyacı olduğundan itirazlarını ileri götürmeyerek harekete katılmayı kabul etti. Harekât müttefikler adına Calthorpe tarafından yönetilecekti.

    B) İzmir İşgali ve Sonuçları
    Paris’ten sızan haberlerden İzmir’in Yunanlılara verilmesinin bahis konusu olduğu anlaşılmaktaydı. Yöre halkı bunu engellemek maksadıyla, Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın desteği ile bazı dernekler kurmuştu. Bunlardan daha önce kuruluşundan bahsettiğimiz İzmir Müdafa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti, hükümeti uyarmaya çalıştı. Bölge halkını örgütlemek ve dayanışma sağlamak amacıyla 40’a yakın belediye başkanı ve müftünün katıldığı bir kongre topladı. Ancak müttefik temsilcilerinin kararı üzerine, Nurettin Paşa’nın görevden alınması, cemiyetin etkinliğini köstekledi. Valiliğe İngiliz yanlısı bir politika taraftarlarından olan İzzet Bey, komutanlığa da emeklilerden Ali Nadir Paşa getirilmişti. Diğer taraftan bir Yunan çıkarmasına karşı silâhla karşı koyma emrini veren Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da müttefik temsilcilerinin girişimi ile görevden alınmıştı74b. Böylece Yunan çıkarması halinde karşı konulmaması güvence altına alınmış oluyordu.
    Harekâtı idare eden İngiliz Amirali Calthorpe, 14 Mayıs 1919’da Mütareke’nin 7. maddesi gereğince, İzmir istihkâmlarının müttefiklerce işgal edileceğini, saat 9’da Ali Nadir Paşa ve valiye bildirdi. İstanbul’da da Damat Ferit Paşa’ya aynı tebligat yapıldı. Kolordu Komutanı İstanbul’dan talimat istediğinde, Harbiye Nazırı, mütareke hükümlerine uygun isteğin yerine getirilmesi cevabını verdi. Komutan birliklere işgal hareketine karşı konulmamasını emretti.
    Akşam verilen ikinci bir nota ile İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunan kıtalarınca işgal edileceği, istenmeyen bir vakaya meydan verilmemesi için, askerlerin garnizonlarda toplu olarak bulundurulması, dışarı ile haberleşmeyi engellemek için telgraf merkezinin İngiliz kıtaları tarafından işgal edileceği, sükûn ve asayişin temininde limandaki müttefik donanmasının etken olacağı tebliğ ediliyordu. Kolordu Komutanı Harbiye Nezareti’nden talimat istedi. Şakir Paşa’dan “Vukuat mütareke ahkamı çerçevesinde cereyan ettiğine nazaran hareketinizi ona göre telif ve tatbik ediniz.” şeklinde bir cevap aldı. Vali ise bütün gayretine rağmen, Damat Ferit’den Meclis-i Vükela’dan bir karar almadıkça talimat veremeyeceği cevabını aldı.
    Vali kendi inisiyatifiyle işgalin tercihen müttefik kuvvetlerince yapılmasını beyhude yere talep etti. 15 Mayıs erken saatlerde de Babıâli’den şimdiye kadar hiçbir talimat almadığını belirterek işgali protesto etti ve bu durumu bir askeri tedbir olarak telâkki ettiğini bildirdi. İzmir’in ertesi günü işgal edileceğini anlayan halk, heyecan içindeydi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin oluşturduğu Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi yayınladığı el ilânıyla, halkı maşatlıkta toplanmaya, İzmir’in Türk olduğunu göstermeye, çağırdı. Aynı zamanda çevre illere, “İzmir elden gidiyor. Bütün ümidimiz sizdedir. Vatan ordusuna katılmaya hazırlanınız.” telgrafı çekildi.
    15 Mayıs sabahı saat 8’den itibaren müttefik donanmasının şehre dönük toplarının himayesinde, Yunan birlikleri İzmir’i işgale başladılar. Karaya çıkan birlikler, yerli Rumların taşkın ve coşkun gösterileri ortasında, İzmir Metropoliti Hrisostomos tarafından taktis edildikten sonra, Konak istikametinde yürüyüşe geçtiler. Efzon alayı “Zito Venizelos” naraları arasında Kemeraltı köşesini dönerken atılan bir kurşunla Yunan bayraktarı yerlere yuvarlandı. Rumlar panik halinde kaçışmaya başladılar. İlk şaşkınlığı attıktan sonra, Efzonlar silâha sarılıp etrafı taramaya başladılar. Özellikle Sarıkışla yarım saat tarandı. Sonra Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, elinde beyaz teslim bayrağı olduğu halde, subay ve askerleriyle dışarı çıkarıldı ve ağır hakaretlere maruz kaldı. Türk askerleri “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorlandı. Bağırmayanlar süngülendiler. Albay Süleyman Fethi Bey bağırmadığı için süngülenenler arasındaydı. Kafile yolda önce yerli Rumların saldırılarına, ardından değişik yerlerden yaylım ateşine tutuldu. Ağır kayıba uğrayan kafile, fırtına çıkması üzerine, kalabalığın dağılmasıyla, daha az kayıpla, Petris Vapuru’nun ambarına kapatıldı. Kente dağılan Yunanlılar ticarethaneleri, evleri yağmaladılar. İnsanları boğazladılar. İki gün süren bir terör sonucunda 2000’i aşkın Türk öldürüldü. Irza tecavüz, gasp ve yağma hareketleri birbirini kovaladı.
    Özetle Hristiyan halkın can güvenliğini ve asayişi sağlamak maksadıyla, İzmir’e geldiğini iddia eden Yunan Ordusu, girdiği yerde tethiş ve terör havası getiriyordu.
    İşin acı ve düşündürücü bir tarafı vardı. Yüksek Konsey, Yunan ordusunu İzmir’de huzur ve asayiş’i sağlamakla görevlendirirken, işgal bölgesinin sınırlarını tespit etmeyi unutmuştu! Amiral Caltrope’un çok acele talimat istediğine cevap, ancak 28 Mayıs’ta geldi. Ama bu arada Venizelos Yunan kıtalarına Aydın, Manisa ve Ayvalık’ı işgal emrini vermişti. Yunanlılar Manisa, Aydın, Ayvalık, Tire, Turgutlu, Ödemiş, Nazilli, Akhisar ve Bergama’yı işgal ettiler.
    İstanbul’da hükümet şaşkınlık içindeydi. Babıâli İzmir işgalini, Bakanlar Kurulunca hazırlanan bir nota ile protesto etti. Notada, Paris Konferansı kararıyla 14 Mayısta İzmir İstihkâmlarının işgal edileceği bildirildiği halde, alınan haberlerden şehrin de işgal edildiği, bunun için bir sebep bulunmadığı ve nüfusunun çoğu Türk olan bu bölgenin Yunanlılara terkedilemeyeceği bildiriliyordu.75a. Hükümet 16 Mayıs’ta istifâ etti ise de yeni hükümeti kurmaya yine Damat Ferit Paşa memur edildi.
    İşgal bütün yurtta protestolara, mitinglere yol açtı. Özellikle İstanbul’da 17,19 ve 23 Mayıs tarihlerinde düzenlenen mitinglerde Türkün hak ve adalet isteyen sesi heyecanla, coşku ile dile getirildi. Özellikle Halide Edip Hanım’ın şu unutulmaz sözleri toplu bir and içmeye dönüştü: “Türk’ün büyük ve şanlı tarihine ağlayan şu minareler altında beraber yemin ediniz ve benimle birlikte tekrar ediniz. Bayrağımıza, ecdadımızın namusuna, ataların emanetlerine, vatanın tek taşına ve bir karış toprağına hiyanet etmeyeceğiz.” Yüz bini aşkın kalabalık yemini coşku ve heyecan içinde tekrarladı.
    Bu işgaller dayanılmaz acılar içinde kıvranan Türk halkında, barut fıçısına atılan kıvılcım görevini yaptı. Muazzam bir heyecan dalgası bir volkan misali bütün ülkeye yayıldı. Anadolu şehirleri ardarda yaptıkları mitinglerle işgali kabul etmeyeceklerini, dünyaya ilân ettiler. 1911’den beri aralıksız savaşan, cepheden cepheye koşan, yorgun ve barışa susamış çileli Anadolu halkı, âdil bir barış şöyle dursun, kendi öz yurdunda bile barınmasına imkân verilmeyeceğini gördü. Evini, barkını ve namusunu koruyabilmek, varlığını sürdürebilmek için biricik çarenin silâha sarılmak olduğunu anladı. Ancak bu toz duman içindeki bulanık havada sağduyulu yurtseverleri isabetle yönlendirecek, bir şefe ihtiyaç vardı. Bu şef olağanüstü bir şans eseri Samsun yolundaydı.
    İzmir işgali, Mustafa Kemal’in yurdu kurtarmak için yapacağı girişimlerde halkı uyarmada ve tehlikenin büyüklüğünü göstermede canlı bir örnek oluşturmuştur


  3. #3
    Status : manyax_kamoo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Feb 2007
    Mesajlar: 651
    Konular: 360
    Aldığı Beğeniler: 1

    Standart

    III. BÖLÜM



    MİLLÎ KURTULUŞ ÖNDERLİĞİNE GİDEN ÇETİN YOL


    I. IX Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa Samsun’da
    Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Pazartesi günü sabah 07:00 dolaylarında Samsun’a çıktığında ülkenin durumu karanlıktır.
    Savaşı kazanan devletler, savaş içinde aralarında yapmış oldukları gizli anlaşmalarda öngörülen yerleri işgale başlamışlardır. Her gün bir yurt köşesi işgal edilmektedir. Galipler kendilerini ateşkes anlaşmasıyla bağlı görmüyorlar. Musul, İskenderun, Çukurova, Antep, Maraş, Urfa, Konya, Antalya, Akşehir, Fethiye, Afyon, Marmaris, Burdur, Bodrum, Milas, Kuşadası, Samsun, Merzifon, Eskişehir, İzmir çevresi yabancı askerlerin çizmeleri altındadır. Birest-Litovsk Antlaşmasıyla geri alınmış olan Kars, Ardahan ve Batum boşaltılmıştır. Mondros’taki İngiliz delegasyon şefinin verdiği güvenceye rağmen, İstanbul’da yabancı askerler kol gezmekte, galip devletlerin temsilcileri her şeye müdahale ile ülkeyi fiilen yönetme durumuna gelmişlerdir.
    Yıllarca cepheden cepheye koşan ordu terhis edilmekte, elinden silâh ve cephanesi alınmaktadır.
    Daha önce belirtildiği gibi, doğuda, hudutları mümkün olduğunca geniş bir Ermenistan, Kuzeyde Sinop’tan Batum’a kadar uzanacak bir Pontus – Rum devleti, Güneydoğuda da İngiliz himayesinde bir Kürdistan Devleti kurulması projeleri üzerinde gayretle çalışılmaktadır. Batıda ise Magali İdea’nın amacı olan “Eski Bizansı” “Büyük Yunanistan’ı” ihya etme faaliyeti fiilen başlamış bulunmaktadır. Bu maksatla İzmir ve çevresi Yunan Ordusu’nun insafına terk edilmiş bulunmaktadır.
    Yakın doğu düzeninin mimarı olan Büyük Britanya’nın Başbakanı Lloyd George, Grek ve Venizelos hayranıdır. Yunanlı milyarder Zaharof’un dostudur. Türklere karşı önyargılıdır. Amacı Yakındoğu’da İngiliz çıkarlarının bekçiliğini yapacak güçlü bir Yunanistan yaratmaktır. İzmir’i kana bulayan Yunan ordusu bu amaçla, müttefik donanmasının desteğinde Anadolu’ya salınmış, gidebileceği yerler için bir sınır çizilmesi de unutulmuştur!
    Bu karanlık tablo karşısında, devlette birinci karar sahibi olan Vahidettin’in tutumunun ne olduğu daha önce açıklanmıştı. Bu politika boyun eğme, mesele çıkarmama, İngilizlerin her dediği yapılarak onların teveccühünü kazanma ve böylece ne kurtarılabilirse onu kurtarma politikasıdır. Parlâmento dağıtılmıştır. Padişahın kurduğu hükümetler aynı görüşü izlediklerinden millî hakları koruyamaz hale gelmişlerdir.
    Bu manzara karşısında, çeşitli parti mensupları ve fikir çevrelerinde ülkenin bütünlüğünü korumak için iki hâkim görüş belirmiştir:
    1) İngiltere himayesine girmek
    2) Amerikan mandasını istemek.
    Bu görüşleri benimseyenlerin ortak noktaları şunlardır: Bir defa ilke olarak İngiltere, Fransa ve İtalya gibi düvel-i muazzama devletleri karşımıza alınmayacak, onlara husumet gösterilmeyecekti; ikincisi Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalınacaktı. Bunların dışında üçüncü bir akım da yöresel kurtuluş çaresi arayanlara aittir. Bunlar Osmanlı Devleti’nin dağılacağını bir emrivaki olarak görmekte ve kendi başlarının çaresine bakmakta idiler. 75b
    Bu görüş ve düşüncelerin ışığında Mustafa Kemal’in görüşü nedir? Bu bakış açısının dayanağı nelerdir? Uygulama stratejisi nedir? Soruları konuyu netleştirecektir.
    Mustafa Kemal Paşa, daha ateşkesin ilk günlerinden itibaren görüşünü medenî cesaretle açık açık ortaya koymuştur. Düşmanların her dediğine kayıtsız şartsız boyun eğmenin yanlış olacağını felâketlere yol açacağını, askerî hiyerarşiye pek de uygun olmayan biçimde dile getirmişti. İstanbul’a geldikten sonra da, kendisinin de içinde bulunduğu güçlü, tehlikeyi bilen muktedir bir hükümetin duruma hâkim olabileceğini düşünmüştür. Ancak bu gerçekleşmemiştir. İşbaşına gelen hükümetler aciz, işbirlikçi, direnme ile bir şey yapılamayacağı, galip devletler memnun edilerek siyâsi maharet gösterilerek, müttefikler arasındaki çekişmelerden medet arayan bir nitelik taşımaktaydılar. Mustafa Kemal, her şeye boyun eğmekle millî bağımsızlığın yok olacağını görmüş, devletin varlığını muhafaza etmesini ancak millî haklara sahip çıkmak ve bir varlık göstermekle kabil olacağını saptamıştır. O, “Hak verilmez, alınır.” , “Kuvvet ve kudretten mahrum olanlara itibar edilmez” inancındadır. Ona göre “Türk milleti hakkını düşmana yaranmakla değil, direnmekle, millî bağımsızlığı savunmakla elde edecektir.” Anadolu’da bu maksatla görev almıştır.
    Acaba bu mümkün müydü? Nasıl bir değerlendirme sonucuydu?
    Karşımızda I. Dünya Harbi’nin galipleri, süper devletler vardı. Bunlar ve bunların uyduları olan Yunanistan ve Ermenistan ile parasız ordusuz, mevcut hükümete de karşı çıkarak başarı nasıl sağlanacaktı?
    Mustafa Kemal, görünürdeki sıkı işbirliği havasına rağmen, millî direnme arttığı nispette, müttefikler arasında çıkar çatışmalarının kaçınılmaz olacağı kanısındaydı. Bunlardan İtalya, İzmir’in Yunanistan’a verilmesinden harp sonrası meselelerde ikinci plâna itilmekten kırgındı. Fransa, Suriye ve Lübnan’a el koymakla Yakındoğu’da bir dereceye kadar tatmin edilmişti. Fakat onun için hayatî olan mesele, kendi Doğu sınırlarının güvenliği, yani Almanya barışının Fransa’nın görüşleri doğrultusunda gerçekleşmesidir. Bu konuda İngiltere ile tam bir görüş birliği olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla Yakındoğu’da İngiliz siyaseti paralelinde sonuna kadar gideceği şüpheliydi. Ortada Yunanistan’ı Anadolu macerasında destekleyecek güç olarak İngiltere kalıyordu. Fakat İngiliz halkı harp yorgunudur. Yeni bir savaş macerasına karşıdır. Barış hedeflerine Yunan ordusunu kullanarak ulaşmak hesabı içindedir. Dolayısıyla Yunan ordusu yenilgiye uğratılırsa Türkler arzu ettikleri âdil barışa erişebileceklerdir. Mustafa Kemal derin sezişi ile bunu görmüş ve mücadele stratejisini buna göre yürütmüştür.
    Mustafa Kemal Millî Mücadele’nin yürütülmesinde Türk Halkının yurtseverliğine güvenmektedir. Bu halk yorgun ve yoksuldur. Fakat toprağına bağlı ve gurur sahibidir. Yabancı egemenliği görmemiştir. Her şeyden önce istiklâline âşıktır. Adil bir barış yerine, kan, gözyaşı, yabancı boyunduruğu geldiğini görmüş ve her yerde silâha sarılmıştır. İşte Mustafa Kemal bu halkla mutlu sonuca ulaşacağı inancındadır.
    Bunun için önce mevcut askerî birliklerde görüş birliği sağlamak, halkı örgütlemek, İstanbul’la ilişkileri buna göre aşamalı olarak yönlendirmek düşüncesindedir.

    A) İstanbul İle İlişkiler: 19 Mayıs 1919 – 8 Haziran 1919
    Mustafa Kemal Paşa Samsun’a gelir gelmez yoğun bir faaliyete girişti. Zira Samsun çevresi, yabancı müdahalesine kılıf hazırlamak isteyen Pontus Rum çetelerinin yarattığı huzursuzluk içindeydi. Mutasarrıf pasif bir tutum izlemekteydi. İkinci bir İzmir faciasına meydan verilmemeliydi. Dolayısıyla Mustafa Kemal Mutasarrıfın âcilen değiştirilmesini önerdi ve geçici olarak 3. Kolordu Komutanı Refet Bey’i bu işle görevlendirdi. Sadaret aynı gün verdiği cevapta (21 Mayıs 1919), bu girişimi ve mutasarrıflık için Mustafa Kemal’in önerdiği Hamit Bey’in atanmasını onayladı76.
    Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında, şehirde İngiliz işgal kuvveti vardı. Bunlar daha iki gün önce 100 kişilik bir takviye kuvveti almışlardı. Ordu Müfettişi 20 Mayıs 1919 tarihli raporunda: “İngilizler ateşkese uymuyorlar. İstedikleri yere asker çıkarıyor ve içerilere gönderiyorlar. Bu hal, asayişi sağlama görevimi zorlaştırmakta ve halkın güvenini sarsmaktadır. Ateşkes hükümlerine ve millî haklara aykırı olan bu durumun önlenmesini” istedi. Keza aynı gün sadaret makamına: “İzmir’in işgali olayının milleti ve orduyu tarifsiz derecede içten yaraladığını, ne millet ve ne de ordu varlığına karşı yapılan bu haksız tecavüzü kabul edemeyeceklerini, bu sebeple Padişah ve hükümetin milletin hukukunu korumak için en kesin girişin ve icraatta bulunacaklarına inanıldığını” belirtti.
    Damat Ferit verdiği cevapta: “Asker çıkarılmasının ateşkesin 7. Maddesine dayandırıldığı, ancak gerekli girişimlerin yapılmasının tabiî olduğunu” bildirdi77.
    Mustafa Kemal birkaç subayını Samsun’daki İngiliz işgal kuvvetleri karargâhına gönderdi. Bu subaylar asayiş durumu, İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmesi olayı etrafında İngiliz subaylarla fikir teatisinde bulundular, özellikle Türklüğün yabancı idaresine tahammülü olmadığını vurgulamaya özen gösterdiler.
    Mustafa Kemal Paşa’nın esas görevlerinden biri bölgesindeki asayişsizliğe yol açan nedenleri saptamak ve bunları önlemek için gerekli önlemleri almaktı. Samsun’a varışından 4 gün sonra bu konudaki görüşlerini şu şekilde dile getirir.78a
    “... Seferberlik başlangıcında, asker kaçaklarıyla Rumlar, Ermeniler ayrı ayrı çeteler halinde faaliyete geçerek bir süre politika ile ilgili olmayan haydutluklar yaptılar. Daha sonra bunlar siyasî tutum içine girdiler. Rus istilâsı ile destek buldular. Mütarekeden sonra din adamlarının da ön ayak olmasıyla, Pontus Devleti kurmak için açıktan açığa harekete geçmişlerdir. Bugün Samsun civarında 40 kadar Rum Çetesi vardır. Bunlar tamamen siyasî bir nitelik kazanmışlardır. Liva’nın bütün Rumları çetelerle beraber Samsun’daki Rum komitesi ve özellikle Rum metropoliti Yermanos tarafından yönetilmektedir. Bunların siyasî amaçlarla yaptıkları tecavüzler yüzünden müslüman halk telaş ve heyecan içindedir. Ahali kendini, para ile Müslüman çetesi temin etmek suretiyle korumaya çalışmaktadır. Rum çeteleri İslâm halkını tehdit altına almış ve onları ortadan kaldırmaya girişmiştir. İslâmlar savunmadadır. Meydana gelen İslâm çeteleri düzenli bir programa sahip değildirler. Liva dahilinde ezici bir çoğunluğa sahip olan Müslümanlar ürkek bir vaziyette, mal ve canlarından endişe içindedirler. Rumlar Müslümanları huzursuz eden siyasî emellerinden vazgeçerlerse, şekavet derhal kalkacaktır... durumun gerektirdiği bütün tedbirler alınmaktadır78b.
    Mustafa Kemal, görevli olduğu bölgenin asayiş ve güvenliğinin sağlanabilmesi için Samsun Livası ve Amasya bölgesinde jandarma ve nizamiye kuvvetlerinin yetersiz kaldığını belirterek bölgede bir miktar efradın silâh altına alınarak, bunlardan elverişli olanların jandarmaya ayrılmasını, Doğuda Ermeni saldırılarına karşı 15. Kolordu mevcudunun gerekirse artırılmasını önerdi. Bundan başka bir tedbir olarak asayişi sağlamakla görevli olduğu bölgelerden en hassasının Samsun Livası olduğunu bu sebeple eşkıya takibi, komitelerin faaliyetlerini gizleme, çarpışmalarda yararlık gösterenlerin ödüllendirilmesi için örtülü ödenekten âcilen mahallerine ödenek gönderilmesini teklif etti.
    Hükümet silâh altına yeni asker alınmasını, siyasî sakıncası nedeniyle, uygun görmedi. Ama, jandarma maaş ve tahsisatının artırılması dolayısıyla gönüllüler yoluyla, jandarmanın takviye edilmesini onayladı. Ayrıca örtülü ödenekten gereken miktarın mahallerine âcilen gönderilmesini kararlaştırdı. Kurul ayrıca, Harbiye Nezaretinin teklifi üzerine, Mustafa Kemal Paşa ve maiyetine, ödenek ve yolluklarının yanısıra, eşkıya takibi dolayısıyla seyyar olduklarını göz önünde tutarak maaşlarının % 50’si kadar zam yapmayı da 1 Haziran’da karara bağladı79.
    Samsun işgal altındaydı. Çevrede Rum çeteleri kol gezmekteydi. Dolayısıyla Mustafa Kemal, güvenlik açısından burada kalmayı uygun görmedi. 6 günlük bir ikametten sonra, iç bölgeyi teftiş ve kaplıcalarından yararlanmak gerekçesiyle, 25 Mayıs’ta Havza’ya geldi. Havza’da işgal kuvvetlerinin uzağında, daha rahat hareket imkânı vardı. Nitekim Paşa, gelir gelmez Havzalılara içinde bulunulan durumu: “Düşman bizi öldürmek niyetinde değildir. Düşmanın niyeti bizi diri diri gömmektir. Şimdi çukurun tam kenarında bulunuyoruz. Son bir gayretle kendimizi kurtarmamız mümkündür. Zaten başka bir imkân yoktur.” sözleriyle uyardı. Vatanı kurtarmak maksadıyla halkı direnmeye ve millî haklara sahip çıkmaya davet etti. Hemen bir miting düzenletti. Mustafa Kemal Samsundayken orduda görüş ve eylem birliğini sağlamak için 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve Ankara’da 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile temasa geçmiştir. 27 Mayıs’ta Ali Fuat Paşa’dan Afyon’da bulunan 23. Tümenin gücünü ve görevini sordu. Aynı gün Konya’daki Yıldırım Orduları Müfettişliğinden de aynı konuda bilgi istediği gibi, Konya’da bir “Vatan Ordusu” kurulduğuna dair olan haberler hakkında bilgi rica etti. Ali Fuat Paşa, verdiği cevaplarda, 23. Tümenin mevcudunun ancak 970 kişiyi bulduğunu, Manisa’nın da işgal edildiğini haber verdi. Konya’dan gelen cevapta, Manisa ve Aydın’ın işgal edildiği, Afyon’daki tümenin takviye edildiği, Rum olan mutasarrıfın değiştirildiği, asayişi muhafaza ile her türlü işgal olayına her türlü vasıtayla karşı konulacağını bunun için hazırlık yapıldığı bildiriliyordu.
    Mustafa Kemal görev alanında bulunan kolordu ve idare adamlarıyla komşu illerdeki komutan ve idarecilere, 28 Mayıs tarihli bir genelgeyle Manisa ve Aydın’ın işgal edildiğini, yurt bütünlüğünün korunması için, dört gün süreyle büyük ve coşkulu mitingler yapılmasını, büyük devlet temsilcilerine, Babıâli’ye tesirli telgraflar çekilmesini, Hristiyanlara karşı düşmanca hareketlerden kaçınılmasını istedi.
    Diğer taraftan millî direnmeyi organize etmek için 15., 3. ve 20. Kolordulara 29 Mayıs’ta gizli bir genelge gönderdi. Bu genelgede özetle: “İtilâf devletlerinin millî bağımsızlığımızı yok etmek istedikleri ortaya çıkmıştır. İzmir, Manisa, Konya ve Antalya’da olduğu gibi. Samsun ve Trabzon için de hazırlık halinde oldukları anlaşılıyor... Ermenistan hayalini gerçeğe dönüştürmeleri, millî hayatımıza öldürücü bir darbe olur. Merkezi hükümet adeta esir vaziyettedir... Milletin esaretten kurtulması, kendi topraklarında egemen ve bağımsız yaşayabilmesi, ancak azimli ve namuslu ellerin, milleti kısa ve doğru yoldan haklarını ve bağımsızlığını savunmaya yönlendirmesiyle mümkün olacaktır. Güvenilir sivil memurlarla el ele vererek bağımsızlığımızı savunacak teşkilâtın, dışarıdan sezilemeyecek bir yolla kurulmasını zorunlu görüyorum... İhtisasımız gereği bu görev biz askerlere düşmektedir.” denildikten sonra bölgenin işgali ve alınacak tedbirler üzerinde önemle durulmaktadır. Mustafa Kemal, Doğu illerinde işgalin iki türlü olabileceği görüşündedir. Ya Karadeniz sahilindeki Rum ahali isyan ederek Cumhuriyet ilân edecek... veyahut sahile yabancı kuvvetleri çıkarılacaktır.... Bunların ülkeyi ele geçirmelerine karşı halk ve asker birlik halinde silâhla karşı koyacaktır. Bu ayaklanmalarla birlikte, Doğu’dan Ermenistan ve Gürcistan yönlerinden gelecek saldırılara karşı gerilla şeklinde savunulması için şimdiden silâh, cephane, techizat ve sıhhi malzeme sezdirilmeden içeriye nakledilecektir. Halkın köyünü savunması ve civardaki birliklere katılımı ve her türlü ihtiyaçları saptanacaktır. XX. Kolordu’nun Batıdan Doğuya, XII. Kolordu’nun da Adana’dan Doğuya gelen yönleri güvenli duruma getirmesi gerektiğini belirterek, komutanların bu konudaki düşüncelerinin bildirilmesini istedi80.
    Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa tarafından kolordulara gönderilen bu genelgeyle çete teşkilâtı kurulması, düşmanlara karşı silâhla direnilmesi ve bunun için gerekli hazırlıkların yapılması istenmektedir. Bunun anlamı, merkezî hükümetin güçsüzlüğü, aczi karşısında yurdun savunmasını ordunun ele almasıdır.
    30 Mayıs’ta XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e, İtilâf hükümetlerinin meşru mirasçısı olduğumuz toprakları çiğnemeyi Hristiyanlık adına bir hizmet gördüklerini, bu cümleden olarak Doğu illerimizi Ermenilere peşkeş çekmeleri ihtimali olduğunu, böyle bir vaziyette İzmir’de Yunana yaptıkları gibi, Ermenilere de öncülük yapmalarını muhtemel olduğunu, öyle bir durumda millî istiklalimizi kurtarmak için savaşmaya mecbur olduğumuz hususundaki kanaatini bilgi edinmesi için Harbiye Nazırı Cevat Paşa’ya yazdığını, kuşatılmış bir kaleye benzeyen Babıâli’de İtilâf temsilcilerinin esiri gibi, bir şekilde milletin geleceğini idareye çalışan merkezî hükümetin bir şey diyemeyeceğini belirterek, bu konudaki görüşlerinin bildirilmesini istedi.
    Kazım Karabekir Paşa, bu tele, “Bugün sahiller İtilâfın tehditi, iki gözümüz olan İstanbul ve İzmir işgalleri altındadır. Milletimizi, dinimizi istinat ettireceğimiz ancak Erzurum afakından başka yer kalmamıştır. Her ne şekilde olursa olsun buralardan çekilmek muazzam tarihimizi ebediyen karartacaktır... Herhangi bir kuvvet olursa olsun, tecavüzlerini savaşın başladığı şekilde” algılayacağı yolunda cevap verir81. Bu yazışmalardan, Mustafa Kemal’in gerek III., XV., XX. Kolordular ve gerekse Yıldırım Kıtaları Komutanı Mersinli Cemal Paşa ile milî bağımsızlığı korumak ve yeni emrivakilere, işgallere meydan vermemek için örgütlenmek ve gerekirse işgallere karşı silâhla direnilmesi hususunda adı geçen askerî birlikler arasında görüş birliği oluşturduğu açıkça görülmektedir.
    Mustafa Kemal Anadolu’daki belli başlı askerî şeflerle görüş birliğini sağlarken, diğer taraftan millî hakları savunacak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşturulması için yoğun faaliyet halindeydi. 1 Haziran’da görev bölgesindeki idare amirlerinden, yönetimlerindeki alanda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olup olmadığını, varsa kurucularının isimlerinin bildirilmesini istedi. Aslında bu sadece bir bilgi edinme olayı değildi. Asıl amaç Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmayan yerlerde bunların oluşturulmasını sağlamaktı.
    Keza 1 Haziran’da görev bölgelerindeki illere gönderdiği genelgede, 27 Mayıs’ta İstanbul’da toplanan saltanat şurası kararlarının millete yanlış duyurulduğunu, şura üyelerinin tam bağımsızlığı savunduklarını, halktan biran önce bir millî meclis kurulması ve milletin kaderinin bu meclise bırakılması yolunda olduğunu, halbuki ajansın bunu “Türkiye’nin toprak bütünlüğü korunması şartıyla büyük devletlerden birinin himayesine girmek” şeklinde verdiğini belirterek, ajans haberi ile şuradaki görüşler arasındaki çelişki sebebini Babıâli’den sorduğunu duyurdu82.
    Bu tarihe kadar Mustafa Kemal ile İstanbul arasında bir terslik yoktur. Çünkü İstanbul Hükümeti de İzmir’in işgali ve onu izleyen kanlı olayların şoku altındadır. İstanbul’da özellikle Genel Kurmay ve Harbiye Nezareti Anadolu Harekâtına sempatiyle bakmaktadırlar. Yeni Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 56. Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Bey’i geçici olarak 17. Kolordu Komutan Vekilliğine atarken, “Ülkenin çıkarları ne ise onu yapmasını” söylemekten çekinmemişti. Genel Kurmay 23 Mayıs’ta askerî birliklere, “İzmir’de olduğu gibi, beklenmeyen durumlar karşısında birliklerimizin parçalanmaması, esarete düşmeyecek bir durumda bulundurulmalarını”83, 24 Mayıs’ta 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey’e de “Yunanlıların iyi kabul görmeleri Aydın ilini geleceği için giderilemeyecek zararları doğurur, bunu halka anlatınız. Bizim Yunan ordusunu istemediğimiz anlaşılmalıdır.” talimatını vermişti84. Aynı tarihte Şevket Turgut Paşa, Albay Bekir Sami Bey’e “Devletin Yunanlılar kaptıracak fazla ne bir silâhı, ne de tek bir fişeği ve askeri vardır, silâh ve cephaneyi emin yere naklediniz” emrini vermişti85. Keza Şevket Turgut Paşa, Mustafa Kemal’e Diyarbakır’dan Samsun yolu ile sevk edilen süngü kolu, top kaması ve makineli tüfeklerin nerede olduğunu sormuş; o da sevkıyatı yapan insan ve hayvanların yorgunluğu gerekçesiyle sevkıyatı durdurduğu cevabını vermişti86. 28 Mayıs’ta İngiliz Mümessili refakatında Yunan askerleri Ayvalık’a asker çıkardıklarında Mıntıka Komutanı Yarbay Ali Bey (Çetinkaya) onları silâhla karşıladı. Ama İçişleri Bakanı Ali Kemal, kaymakama: ... “Yunanistan’la harp halinde değiliz. Fiilen de protesto edildi, artık çatışmadan çekinilmesi” talimatını verdi. Müşkül durumda kalan Ali Bey, 3 Haziran’da Harbiye Nezareti’ne “... askerî zaruret olmadan Soma ve Balıkesir istikametine çekilmenin, tehlikeli ve imkân dahilinde olmadığını... mütemadiyen yayılma gösteren Yunan işgal olup bittisini yalnız İstanbul’da siyasî araçlarla durdurmanın mümkün olamayacağını” belirterek talimat istedi. 7 Haziran’da Cevat Paşa, 9 Haziran’da da Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa devreye girerek Ali Bey’e destek verdiler87. Bu vesile ile hükümette iki ayrı eğilim olduğu görülmektedir. Hükümetin asker kanadı direnmeyi gizlice desteklemeyi, diğer bir kısım bakanlar ise olay çıkarmamayı, çözümün siyaset yoluyla, İngiltere’nin dümeninde gitmek suretiyle, elde etmeyi savunuyorlardı.
    Bu arada İzmir’de Yunanlıların yapmış oldukları kanlı olayların Avrupa’da yarattığı izlenim, Türkiye’de yapılan mitingler, direnişler Hintlilerin konferanstaki çabaları, Osmanlı delegasyonunun Paris’e çağırılmasına yol açmış ve İstanbul politik çevrelerinde siyasi çözüm yolunda mesnetsiz iyimserlik rüzgârları yeniden esmeye başlamıştır. Damat Ferit Paşa’nın 2 Haziran’da Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti’nin muhtırasına cevap olarak “Rusya Ermenistanı dışındaki altı ilimize geniş özerklik verileceğini” beyan etmesi, Mustafa Kemal ile hükümet arasındaki derin görüş ayrılığını ortaya çıkardı. Mustafa Kemal 3 Haziran’da bölgesindeki ve komşu illerdekî askerî ve mülkî yetkililere gönderdiği yazıda, bu konu ve genelde millî haklar konusunda tutulması gereken yolu açıklıkla ortaya koydu. Mustafa Kemal’e göre, Damat Ferit Paşa’nın Barış Konferansına çağırılması, İzmir olayı üzerine milletimizin gösterdiği şiddetli tepki ve kesin kararlılığın bir sonucudur. Milletin kendi haklarını çiğnetmemek için tek bir vücut halinde fedakârlığa hazır olduğu, itilâf devletlerine karşı gösterildiği sürece, bunların milletimize ve onun haklarına saygılı olacağına şüphe yoktur... Milletçe kesin suretle konferans huzurunda savunulması istenen iki nokta önemlidir. Birincisi milletin mutlak olarak tam bağımsızlığı, ikincisi de vatanın ana topraklarında çoğunluğun azınlığa feda edilmemesidir. Bu konuda Paris’e harekete hazırlanan heyetin görüşü ile millî vicdanın kesin istekleri arasında tam bir uyum bulunmalıdır. Aksi halde millet olup bittiler karışsında kalabilir. Sadrazam Paşa demecinde bir Ermeni muhtariyeti ilkesini kabul etmiş olduğunu beyan etti. Bunun sınırını belirtmedi. Bundan Doğu illeri halkı üzüntü duydu... geniş bir Ermeni Muhtariyeti ve devletin yabancı bir devletin himayesini kabul etmesi konularında, milletin isteğiyle şimdiki hükümetin görüşü arasında bir uygunluk olmadığı anlaşılıyor... Heyetin milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler ve program bilinmedikçe, arz edilen noktalarda endişeye kapılmamak mümkün değildir. Dolayısıyla Müdafaa-i Hukuk-i Millîye ve Redd-i İlhak Cemiyetlerinin temsilcileri, bunların olmadığı yerlerde, belediye heyetleri Sadrazam Paşa ve Zat-ı Şahane’ye (Padişah) telgraflar çekerek millî bağımsızlığın mutlak dokunulmazlığı ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasının, milletin temel şartı olduğu belirtilmelidir. Gidecek heyetin, yapacağı savunmanın esaslarını, millete resmen ve açıkça bildirmesi istenmelidir... Milletin bu şekilde hareketi, gidecek heyetin savunmaya çalışacağı ilkelerin gerçekten milletin isteği olduğu, İtilâf devletlerince anlaşılacak ve şüphesiz daha fazla bir önemle dikkate alınarak, heyetin görevini kolaylaştıracaktır88.
    Ayrıca Başbakanlığa, bölgelerinin de işgal edileceğinden tasalanan Doğu illeri halkının gerçek durum hakkında kendisinden bilgi istediklerini belirterek, bu konularda aydınlatılmasını istedi.
    Keza aynı gün, Harbiye Nezaretinin, İngiliz notasına atfen, Sivas’ta Ermeni mültecilerin güvenliğinden kaygı duyulduğu, bunların güvenliğinden İngilizlerce askeri komutanın sorumlu tutulacağını bildiren yazısını özetle şöyle cevaplandırdı: “... İtilâf devletleri, istiklâl ve millî mevcudiyetimize saygılı oldukları sürece, gayrı müslimlerin endişelerini gerektirecek bir durum yoktur. Fakat millî istiklâl ve mevcudiyetin tehlikeye girmesi, İzmir ve çevresinde görülmekte olan işgal ve zulüm hadiselerinin tekerrürü halinde, bunlara karşı, milletin göstereceği millî heyecanın tezahürlerini önlemek için kendimde ve hiç kimsede güç ve kudret yoktur. Bu yüzden meydana gelebilecek olaylar karşısında sorumluluk kabul edebilecek ne bir komutan, ne bir sivil yönetici, ne de bir hükümet tasavvur edebilirim”89.
    Bu belgelerden açıkça anlaşıldığı gibi, İstanbul Hükümetiyle Mustafa Kemal arasında, Barış Konferansında tutulacak yol, Doğu Anadolu’nun kaderi ve meydana gelen millî tepkilerin değerlendirilmesi konularında çok ciddi görüş ayrılıkları su yüzüne çıkmıştır. Ancak durum henüz açık bir çatışma haline gelmemiştir. Çatışma İngiliz işgal makamlarının Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesini istemesi ile açığa çıktı.

    B. İngilizler Devrede: Mustafa Kemal’in Dönmesi İsteniyor
    Daha önce belirtildiği gibi, Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişliğine tayin edilirken İstanbul’daki İngiliz görevlileri herhangi bir engelleme yapmamışlardı. Onun Enver Paşa, İttihatçılar ve Almanlarla takışmış olması, padişahın güvenini kazanmış bulunması ve İngiltere yanlısı Damat Ferit Hükümetince bu göreve tayin edilmesi, İngiliz makamlarınca güvenlik bakımından yeterli sayılmıştı. Bununla beraber İngilizler atamadan sonra tamamlayıcı bilgi istemeyi lüzumlu gördüler. Onun Samsun’a vardığı gün İngiliz Karadeniz Orduları Komutanı General Milne 9. Ordu Müfettişliği kurulmasını ve müfettişin geniş bir kurmay heyetiyle gönderilmesinin sebeplerini sordu. Osmanlı hükümeti 24 Mayıs tarihli cevabında: Mütareke hükümlerinin denetimini sağlamak için müfettişlik kurulmuştur. Müfettiş geniş bir bölgeye yayılan askerî birlikleri denetleyecek, çevredeki silâh, top kaması... v.s.’nin süratle gönderilmesini sağlayacak, asayişsizliği önleyecektir” denilmekteydi90. Samsun işgal makamlarından gelen ilk raporlar da İngilizleri önce teskin etti. Ancak Mustafa Kemal’in Havza’daki faaliyetlerinden sonra, İngilizler de ciddi şüpheler uyandı. İstanbul’daki İngiliz Ataşesi General Deeds, Samsun’daki İngiliz Yardım Subayının dikkatini Mustafa Kemal’in görevinin niteliği üzerine çekti. Havza’daki piskoposun Samsun Rum Metropolitini uyarması ve onun da İngiliz Yardım Subayını ikaz etmesiyle, Yüzbaşı Hurst Havza’ya gelip 2 Haziran’da Mustafa Kemal ile görüştü. Raporlarında, bölgedeki durumun Rumlar aleyhine geliştiğini, bu hareketi Ferit Paşa tarafından iyi niyetle oraya gönderilen Mustafa Kemal Paşa’nın örgütlediğini, İstanbul’dan sert emirler verilmesi halinde patlamanın önüne geçilebileceğini, Mustafa Kemal’in çağrılması gerektiğini, İngiltere’nin ya Samsun’a asker çıkarması, ya da mevcut subaylarını bölgeden çekmesi gerektiğini bildirmekteydi91. Muhtemelen başka kaynaklardan da bilgi edinen İngiliz işgal makamları, 6 Haziran 1919 tarihli bir nota ile “Seçkin bir generalin kurmay heyetiyle birlikte memleket içinde dolaşması, umumi efkârı tedirgin etmektedir. Askerlik bakımından bu generalin iş görmesini gerekli görmüyorum. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa ile kurmay heyetinin derhal geri çağırılmasını” istediler. Harbiye Nezareti “Mustafa Kemal’in tayinine sebep 21 Nisan 1919 tarihli İngiliz notasıdır. Bu tayine İngilizler karşı çıkmamışlardır. Mustafa Kemal Ordu Komutanı değil, müfettiştir. Böyle bir müfettişin vilâyetleri dolaşmasının kamuoyunu rahatsız mı veya tersine teskin mi edeceğinin takdirini, memleketin tecrübeli bir askeri ve sorumlu bakanı olarak kendisine bırakılmasını” istedi92. Bu girişimin bir yararı olmadı. Zira Amiral Calthorpe, 8 Haziran notasıyla aynı talebi yineledi:Samsun ilinde bazı kötü eğilimli kimseler karışıklık yaratmak istemekte olup bunların başında Mustafa Kemal gelmektedir... Karadeniz Orduları Başkomutanı General Milne tarafından Mustafa Kemal’in görevinden alınması için Harbiye Nezaretine emir verilmiştir. İçteki karışıklıklar ırklar arası dinî bir hal alırsa ciddî sonuçlar doğuracaktır. Dolayısıyla bütün sivil memurlara bölgelerindeki karışıklıklardan şahsen sorumlu tutulacakları duyurulmalı ve Samsun ilindeki durumdan bana sürekli bilgi verilmelidir.”93a Aynı gün Sadrazam Vekili Mustafa Sabri, Mustafa Kemal’in sadarete gönderdiği bir yazıyı İngiliz Ataşesine okuyor ve onun geri çağırılmasını istedikleri için Ataşeye teşekkür ediyor ve Anadolu hareketinin arkasında Harbiye Nezareti’nin bulunduğunu söylüyordu93b.
    İngiliz baskısı üzerine, Harbiye Nezareti, 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’den İstanbul’a dönmesini rica etti. Mustafa Kemal Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa’dan “davet sebebinin lütfen açıklanmasını istedi.” Bakanlıkça hazırlanan cevapta “... O bölgedeki memuriyetlerini uygun görmeyen İngilizler İstanbul’a çağrılmanızı istediler. Memleketin geçirmekte olduğu hal, Nezareti bu İngiliz isteğini yerine getirmek zorunda bıraktı.” denilmekteydi. Fakat Bakan bu ifadeyi onaylamadı. Mustafa Kemal’e 15 Haziran tarihinde “İstanbul’a davetiniz Hükümet-i Seniyeye’nin kararı neticesidir.” şeklinde cevap verdi. Ancak aynı soruya muhatap olan Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşa, aralarındaki özel şifreyle “Zatıaliniz gibi değerli bir generalin halen Anadolu vilâyetlerinde dolaşmasının kamuoyu üzerinde iyi tesir bırakmayacağı gerekçesiyle İngilizler istedi.” şeklinde cevaplandırdı94.
    Fakat Mustafa Kemal İstanbul’a dönmemeye kararlıydı. O daha mütarekenin ilk günlerinden düşmanlara kayıtsız şartsız boyun eğmenin felâketi ancak çoğaltacağını görmüş, ilgilileri ısrarla uyarmıştı. O, Türk milletinin payidar olabilmesi için, Anadolu’da gücünü halktan alan, millî iradeye dayalı bir yönetim oluşması gerektiğine inanıyordu. Mustafa Kemal “Hak verilmez alınır” görüşündedir. Buna göre, Türk Milleti hakkını düşmana yaranmakla değil, ancak direnmekle elde edebilir. Bunu sağlamak için Anadolu’da görev almıştır. Amacı yurt bütününü kapsayan bir örgütlenme ile millî haklara sahip çıkmak ve devleti uçuruma düşmekten kurtarmaktır. Geniş yetkileri, bu düşüncesini uygulamasına yardımcı olmaktaydı. Bu sebeple resmî görevinden mümkün olduğu kadar yararlanmak maksadıyla, İstanbul’u oyalamaya bu arada Anadolu’da ordu ve halkı toparlama faaliyetlerine hız verdi.
    11 Haziran’da 4 tümenli 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e amacının “Milletin hukuk ve istiklâlini sağlama yolunda milletle beraber çalışmak” olduğunu, bu gayeyle “milletin sinesine iltica” edeceğini, bunun aynı fikir ve kanaatte bulunan arkadaşların desteğiyle mümkün olabileceğini belirterek , bu konuda görüşlerinin bildirilmesini istedi. Kâzım Karabekir 16 Haziran tarihli cevabında, Mustafa Kemal’in görüşlerine katıldığını, lüzumlu gördüğünde mıntıkasına gelmesinden memnun olacağını bildirdi95.
    Mustafa Kemal Anadolu’daki durumu ve çağrılmada ısrar edilmesi halinde, sine-i millete döneceğini padişaha 11 Haziran tarihli bir telle özetle şu şekilde bildirdi: “... Bugünkü tehlikeli durumdan, ülkenin bölünmesi ve yabancı baskılarından ancak millî ve kutsal kudretin haykırışı kurtarabilir. Her taraf bu görüşte birleşmiştir. İstanbul’dan ayrılırken, üzücü İzmir olayları ertesinde, saraya çevrilmiş düşman gemilerinin toplarını göstererek “milletin bu durumdan hem kendini ve hem de sizi kurtarabileceğini” söylemiştiniz. Bu gönül dileğinizden doğan ilham ile görevime devam ediyorum... Bu bir aylık dönemde Anadolu’nun bütün vilâyet ve kazalarını, bütün kumandan ve memurları “Hissiyat ve icraatına vukuf ve nüfuz hasıl ettim ve anladım ki millet baştan aşağı uyanıktır. Devlet ve milletin bağımsızlığını, Saltanat ve Hilafetin haklarını teyit için azimli ve inançlıdır.” dedikten sonra İstanbul çevresinin kokuşmaya elverişli ahlâkından yararlanmasını bilen yabancıların devlete hizmet edenleri ortadan kaldırmaya çalıştıklarını belirterek kendisinin geri çağrıldığını, ancak Ali İhsan ve Y. Şevki Paşa’ların akıbetine uğramamak için dönmeyeceğini, zorlanırsa istifa ederek, sine-i millet’e kalarak vatanî görevine daha açık bir şekilde, millet bağımsızlığına kavuşuncaya kadar devam edeceğini, bildirdi96.
    Havza gerisinde İngiliz birlikleri olması ve Amasyalıların davetini dikkate alan Paşa, Havza’yı 12 Haziran’da terk ederken millî hareketi düzenleme faaliyetlerine açık bir şekilde devam etmek kararındadır. Havzadan sivil kıyafetle ayrılırken “Bu gün artık bir üniforma sahibi değilim. Size evvelce bildirdiğim gibi bir millet adamıyım.” demiştir.
    Paşa, Amasya’da Müftü Hacı Tevfik Bey olduğu halde, sıcak bir şekilde karşılandı. Müftü “Paşam bütün Amasya emrinizdedir, gazanız mübarek olsun.” sözleriyle heyete kucak açtı. Paşa Amasyalılara “Padişah ve hükümet itilâf devletleri elinde esirdir. Memleket elden gitmek üzeredir. Bu kötü vaziyete çare bulmak üzere sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Düşmanlarımızın Samsun’dan yapacakları herhangi bir çıkarma hareketine karşı, ayaklarımıza çarıklarımızı çekerek, dağlara çekilecek, vatanımızı en son kayasına kadar müdafaa edeceğiz.” sözleriyle halkı mücadeleye davet etti. Hemen ertesi gün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oluşturuldu. Kurucular ve halk millî harekete maddî destek de sağladılar.
    Mustafa Kemal ile Babıâli arasındaki ilişkiler Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri telgraflarının postahanelere kabul edilmemesiyle çatışma haline dönüştü. Mustafa Kemal Paşa buna karşı bölgesindekî idarî ve askerî makamlara şu duyuruyu yaptı: “Milletin sesini boğarak kanunî haklarını istemekten alıkoymaya ve vatanın yok olmasını hedef alan bu emri hiçbir namuslu posta memurunun yerine getireceğini zannetmiyorum. Fakat böyle bir namussuzluğa yeltenen olursa derhal divan-ı harplere verilmelerini emrettim.”. Ayrıca Sadarete ve Harbiyeye bu emrin hemen geri alınarak milletin itimat ve emniyetine zerre kadar halel getirilmemesini istedi97. Bir taraftan valiliklere, mitingler düzenlenerek kararın protesto edilmesini, telgrafhanelerin süratle işgal edilmesini, bahis konusu emir geri alınıncaya kadar İstanbul ile resmî haberleşmenin kesilmesini, ... aksine bir davranan olursa derhal divan-ı harbe verilmesi için bütün kolordu komutanlıklarına talimat verdiğini duyurdu98. Artık İstanbul Hükümetiyle olan ilişkiler daha gergin bir safhaya giriyordu. Arada gerginliği artıran bir olay da Büyük Ermenistan tasarısına karşı çıkan Van ve Erzurum valilerinin değiştirilmek istemesiyle patlak verdi. Mustafa Kemal hadiseler açıklık kazanıncaya kadar mecbur bulunmadıkça bir kaymakamın bile değiştirilmemesini istedi99.
    Anadolu’da askerî ve mülkî erkânın büyük kısmını arkasına alan Mustafa Kemal, Trakya’nın da bu oluşuma katılması için 18 Haziran’da I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e durumu izah ile bütün millî cemiyetlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuki Millîye ismi altında birleştirileceğini bu maksatla Sivas’ta bir kongre toplanacağını, buraya Trakya’yı temsilen delege gönderilmesini istedi. Mustafa Kemal, bağımsızlık elde edilinceye kadar bütün milletle fedakârca çalışacağına mukaddesatı üzerine and içtiğini, bunu yurdun her tarafına genelge ile bildirdiğini, kararının Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek olduğunu, bu kararının bütün arkadaşlarının kararı ve görüşlerine tümüyle uyduğunu ilan etti100a.
    Bu arada Rauf Bey, İstanbul – Bandırma – Batı Anadolu – Ankara üzerinden XX. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile birlikte 19 Haziran’da Amasya’ya geldi. Onlara 3. Kolordu Komutanı Refet (Bele) Bey’in de katılmasıyla, Mustafa Kemal’in hazırladığı bir metin görüşülerek 21/22 Haziran’da karara bağlandı100b. Bu kararlarda özetle vatanın bütünlüğü ve istiklâlinin tehlikede olduğu, hükümetin görevini gereğince yapmadığı, milletin istiklâlini yine milletin kararının kurtaracağı, millî hakları dünyaya duyurmak için her türlü etkinin dışında bir millî kurula ihtiyaç olduğu, bu maksatla Sivas’ta bir kongre toplanacağı, kongreye katılmak üzere bütün illerin her sancağından parti farkı gözetilmeden muktedir ve milletinin güvenini kazanmış üçer delege gönderilmesi, askerî ve sivil teşkilatın hiçbir suretle dağıtılmaması, kumandanın hiçbir şekilde terk edilmemesi veya başkasına devredilmemesi, vatanın herhangi bir tarafına yeniden olacak bir düşman hareketi halinde komutanların birlikte hareket edecekleri, silâh ve mühimmatın katiyen elden çıkarılmayacağı öngörülmekteydi. Ayrıca gerektiği takdirde, Ali Fuat Paşa’nın Orta Anadolu’da, Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’da askerî ve sivil idareye el koymaları düşünülmüştür. Kararı yürütmeye Mustafa Kemal Paşa, eski Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey, Anadolu ve Trakya’daki belli başlı kolordu kumandanları memur edilmişlerdir. Amasya Kararları hakkında telle bilgi edinen Konya’daki Cemal Paşa derhal harekete hazır olduğunu bildirmiş, Erzurum’da bulunan Kâzım Karabekir Paşa ise, Sivas’tan önce Erzurum Kongresinin toplanmasını ve buna Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in katılmalarını istemiştir. Erzurum Kongresi üyelerinin Sivas Kongresine katılmaları kararlaştırılarak fikir birliği sağlanmıştır.
    Amasya kararlarıyla kurtuluş için dağınık ve yöresel girişimlerin birleştirilmesi, ve millî haklara sahip çıkacak bir kongrenin toplanması ve böylelikle milletin kendi kaderine kendisinin sahip olması imkânı yaratılmıştır. Bu hareketin başarısı, ancak ordunun desteğiyle mümkündü. Amasya kararlarıyla, Mustafa Kemal Anadolu’daki belli başlı komutanların desteğini elde etmiştir. Artık bundan sonra, İstanbul’un Anadolu’nun uygun görmeyeceği bir barışı kabul etmesi imkânı kalmamıştır.
    Mustafa Kemal, Amasya görüşmeleri çerçevesinde, İstanbul’da etkili kimselere kararların niteliğini belirten yazılar göndererek desteklerini istedi.
    Amasya Genelgesinin sonuçlarından biri de Mustafa Kemal’i İstanbul’a getirme faaliyetlerinin yoğunluk kazanması oldu. Zaten İngilizler 6 Haziran’dan beri Mustafa Kemal’in görevden alınması için devamlı baskı yapıyorlardı. İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, 17 Haziran 1919’da, Anadolu’nun 10 askeri bölgeye ayrılarak her birinin başına bir general atama projesini kabul etmeyeceklerini, Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesinin üzücü sonuçlar verdiğini ifade ederek onun ve arkadaşlarının biran önce İstanbul’a çağrılmalarını istedi101. 22 Haziran’da İngiliz yetkililer (İngiliz ateşesi Deeds ile siyasî danışman ve Baştercüman Ryan) sadrazam vekilinden 3. Ordu müfettişinin görevden alınması isteğini tekrarladılar. 30 Haziran’da ise İngiliz Karadeniz Orduları Başkumandanı Milne, Mustafa Kemal’in azledilmesini, 6 Haziran’da Harbiye Nezareti’nden istediklerini, 8 Haziran’da verilen dönüş emrine rağmen Mustafa Kemal’in görevden alınmadığını belirterek Anadolu’daki direniş hareketlerinin önlenmesi için Mustafa Kemal ve Cemal Paşaların çekilmeleri konusunda Osmanlı Dışişleri nezrinde girişimde bulunulmasını Amiral Calthorpe’den istedi. Amiral 2 Temmuz 1919 tarihli nota ile, Sivas ve Konya’da İtilâf çıkarlarına karşı kışkırtmalarda bulunan, Mustafa Kemal ve Cemal Paşaların derhal ve kayıtsız, şartsız İstanbul’a çağrılmalarını ve bir sureti İngiliz hükümetine sunulan bu nota hakkında ne gibi işlem yapıldığını derhal bildirilmesini talep etti102.
    İngiltere Hükümeti’nin ağır baskısının yanı sıra, İstanbul Hükümeti içinde de, Sadrazam Vekili Mustafa Sabri ile İçişleri Bakanı Ali Kemal etrafındaki bir grup, Mustafa Kemal’in görevden alınması gayreti içindeydiler. İçişleri Bakanı, İngiliz Askeri Ataşesi General Deeds’i kendi evinde kabul ederek Anadolu’daki millî hareketi başta Cevat Paşa olmak üzere Harbiye Nezareti ve özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın organize ettiğini söylemiş ve Redd-i İlhak telgrafları ile ilgili olarak 3. Ordu Müfettişi ile olan anlaşmazlıkları onlara anlatmıştır103. Harbiye Nazırı da 21 Haziran’da Kâzım Karabekir’e 3. Ordu Müfettişlik Vekaletini teklif etmekteydi. Karabekir Erzurum’dan ayrılmasının telâfi edilmez vahamete yol açacağını, kolorduya vekâlet edecek uygun bir kimsenin bulunmadığını, büyük kumandanların sırasıyla ve birer bahaneyle ortadan kaldırılması suretiyle, daha kolay mahvedileceğimiz kanaatı umumu sarmış olduğundan “Eğer sağlık durumu görevini yapmasına mani olmasından başka bir sebep yoksa, Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişlikten ayrılması tehlikeli olacaktır.” yorumuyla görevi kabul etmedi104. Hükümet Mustafa Kemal’i görevden almaya kararlıydı. Sadrazam Vekili Mustafa Sabri, Ryan ile Deeds’e onun dönmesi için çalışıyoruz. Ancak İngilizlerce tutuklanacağından endişe ediyor. Banu yapmayacağınıza söz verebilir misiniz? diye sormuş, onlardan hükümetlerinden talimat almadan söz veremeyiz cevabını almıştı.
    Nihayet 23 Haziran’daki toplantısında Bakanlar Kurulu, Harbiye Nezaretinin emrine rağmen İstanbul’a dönmediği ve halkı hükümete karşı kışkırttığı gerekçesiyle Mustafa Kemal’in hemen görevden alınmasına; yerine Hurşit Paşa’nın atanması için gerekli işlemin yapılmasına karar verdi. Artık resmî sıfatı kalmayan Mustafa Kemal’in bildiri ve emirlerinin geçerliliği bulunmadığının icap eden illere Dahiliye Bakanlığınca bildirilmesi uygun görüldü105. Karar üzerine İçişleri Bakanı hemen harekete geçti. 23 Haziran’da illere Mustafa Kemal’in görevden alındığını, kimsenin onun emirlerini yerine getirmemesini istedi. 26 Haziran’da da millî ordu teşkil etmenin ve millî savunma girişimlerinin bir felâket olduğunu belirterek askerlerin verecekleri emirlere uyulmamasını, uyanların sorumlu tutulacaklarını, bildirdi106. İçişleri Bakanının, bazı çevrelerce desteklenen bu davranışı, hükümette ciddi tartışmalara yol açtı. Sert bir şekilde tartışan İçişleri ve Millî Savunma Bakanları istifâ etmek zorunda kalıyorlardı. Ancak Mustafa Kemal’i görevden almak kararı, Millî Savunma Bakanlığınca usulüne uygun bir şekilde sadarete (başbakanlık) bildirilmediği için, yürürlüğe konulamadı. İçişleri Bakanının millî direnmeye karşı olan davranışları, onu istifaya sürüklerken Anadolu’da sert tepkilere yol açtı. XX. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, millî direnmeye mani olmayı hedefleyen bu tutumu etkisizleştirmek ve Anadolu’da oluşturulan düşmana karşı direnme azmini berkitmek için, 27 Haziran’da bir genelge yayınladı. Bu genelge ile kolordu mıntıkası (Ankara, Kastamonu illeri ile Kütahya, Afyonkarahisar bağımsız sancakları, Konya ilinin Isparta ve Burdur livaları) üç bölgeye ayrılıyor ve her birinin başına sorumlu bir askerî yetkili atanıyordu. Bunlar asayişi korumak, Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri ile vatanı savunanlara yardım etmek, içeride fesat hareketlerine ve dışarıdan gelecek işgallere karşı koymak görevini üstleniyorlardı107. Bu açıkca merkezi hükümete karşı bir başkaldırma hareketiydi.
    Bu arada Mustafa Kemal 26 Haziran’da Amasya’dan Tokat’a gelmiştir. Amacı Karabekir’in ısrarla davet ettiği Erzurum’a gitmek ve Erzurum kongresine katılmaktır. Geceyi Tokat’ta geçirir. Fakat Sivas’ta birtakım olumsuz hazırlıklar yapıldığını duyar ve gerekli tertibatı aldıktan sonra, 27 Haziran’da adeta baskın şeklinde Sivas’a ulaşır. Elazığ’a özel görevle vali atanan Emekli Kurmay Albay Ali Galip ve Hürriyet ve İtilâf mensupları, Vali Reşit Paşa’yı, Mustafa Kemal’i tutuklaması için sıkıştırmaktadırlar. Tartışmalar esnasında, Mustafa Kemal’in Sivas’a ulaşmak üzere olduğunu gösterir telgraf gelir. Esasen Vali daha önce İçişlerine başvurarak Paşa’ya nasıl bir muamele yapılması gerektiğini sormuştur. Gelen cevapta “Mazul bir general” muamelesi yapınız cevabını almıştı. Kararsız ve bunalmış durumda olan Vali, Paşa’yı karşılamaya gider. Mustafa Kemal süratli ve kararlı hareketlerle teşebbüsü ele alır ve duruma hâkim olur. Sivas’tan 22 Haziran sabahı Erzurum istikametinde yola çıkar108.
    Mustafa Kemal, eski İçişleri Bakanının 23 Haziran tarihli genelgesini yolda öğrenince, kendisini bu göreve Padişahın atadığını, ne padişahlık makamından ne de Sadaret ve Millî Savunmadan azline dair bir emir almadığını hatırlattı. Bu durumda Ali Kemal’in bu gizli genelgesinin devlet ileri gelenleri arasında ikilik yaratacağını, millet arasında anarşiye yol açacağını belirtti. Memuriyetine padişahlık makamınca son verilmesi halinde, bu durumu başkalarından önce bizzat açıklayacağını böyle bir durumda dahi vatanın kurtuluşu için “sine-i millete bir ferdi millet olarak” hizmet edeceğini ilâve ederek, resmî sıfatı üzerinde bulunduğu sürece vereceği emirlere herkesin uyması gerektiğini, bütün askerî ve sivil yetkililere duyurdu109.
    İngilizlerin de baskısıyla İstanbul ile ipler gittikçe gerilmekteydi. Millî Savunma 28 Haziran’da müfettişlik mıntıkasındaki 3. ve 15. Kolorduların doğrudan Bakanlıkla haberleşmelerini istemekteydi. PTT Genel Müdürü, Mustafa Kemal’in telgraflarının kabul edilmemesi emrini tekrarlamıştı. Yeni Millî Savunma Bakanı Ali Ferit Paşa ise 30 Haziran’da Padişah’ın da onayını aldığını belirtiyor “bin dereden su getirerek” İstanbul’a gelmek istemiyorsa iki ay hava değişimi izni almasını tavsiye ediyordu110. 2 Temmuz’da Amiral Calthorpe’nin Mustafa Kemal ve Cemal Paşaların derhal ve kayıtsız şartsız İstanbul’a çağrılmalarını isteyen notası üzerine, bu defa Saray devreye giriyordu. Mabeyn Başkatibi Ali Fuat Bey (Türkgeldi), Padişah adına çektiği telgrafta: “...Vatanseverliğiniz sebebiyle, o bölgede bazı hazırlıklara girişmeniz, İngilizlerin dikkatini çekmiş ve hükümeti zorlamaya başlamışlardır... Konferans halen Şark meselesiyle meşgul olmaktadır. Dolayısıyla bu sırada Osmanlı ülkesinde asayişi bozucu bir durum, onarılması mümkün olmayan zararlar doğurabilir... Bizim için yapılacak en akıllıca hareket, ülkede sükûnet ve güvenliğin muhafazasına gayret etmektir. Bu sebeple millî duygulardan doğan heyecanla teşebbüs edilen bu gibi hareketlerden sakınılması zarureti vardır. Kaldı ki şu sıralar zatıâlinizin istifâ ederek İstanbul’a dönmeniz, belki yabancıların hükümeti zorlayarak hakkınızda onur kırıcı bir işlem yapılmasına sebep olabilir düşüncesiyle tavsiye edilmediği gibi, Harbiyece görevden alınmaları da Padişahça uygun görülmediğinden bir iki ay müddetle hava değişimi istenilerek durum açıklık kazanıp barış yapılıncaya kadar tercih edeceğiniz bir şehir veya kasabada istirahat etmeniz en uygun şekil olarak düşünülmektedir...” Paşa saraya hareketi hakkında gerekli bilgileri Bakanlığa bildirdiğini belirtirken, Millî Savunma Bakanına da tebdil hava suretiyle Anadolu’da kalmakta beis görmediğini cevabını verdi111.
    Ordu Müfettişi İstanbul’la görüşmeleri yürütürken bir taraftan da yoluna devam etmekteydi. Mustafa Kemal, Rauf beyle birlikte bir hafta süren meşakkatli bir yolculuktan sonra, 3 Temmuz’da Erzurum’a ulaştı. Halk, askerî ve mülkî erkân tarafından törenle coşku ile karışılandı112. Mustafa Kemal gelişinin ertesi günü hemen Vilâyat-i Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin Erzurum şubesiyle temasa geçti. Doğu Anadolu ve özellikle Erzurum çevresinde Ermeni mezaliminin hatıraları henüz çok tazeydi. Halk bölgenin Ermenistan’a bırakılması korkusu içindeydi. Hükümetin Doğu illerine geniş özerklik tanınabileceği yolundaki beyanları endişeleri artırmıştı. Buna karşı alınacak tedbirleri saptamak için Vilâyet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyetinin Erzurum Şubesi, 6 Doğu ilinin katılacağı Erzurum Kongresine hazırlık olmak üzere 17 Haziran 1919’da Erzurum İl Kongresini toplamış, alınacak önlemleri kararlaştırmıştı. Buna göre özetle: Ermeni saldırılarına şiddetle karşı konulması, halkın göç etmemesi, içeride düzeni ve savunmayı sağlayabilmek için bekçi teşkilâtı kurulması öngörülmüştür113. 3. Ordu Müfettişinin Erzurum’a geldiği günlerde, bütün Doğu illeri delegelerinin (Trabzon dahil) katılımı ile Erzurum Kongresi Hazırlıkları yapılmaktaydı. Onun gelişi ve desteğiyle hareket daha bir moral ve hız kazanmıştı. Mustafa Kemal Paşa yöresel maksatlı cemiyetlerin çalışmalarını desteklemekle beraber, vatanın kurtarılması gayesiyle meydana gelen bu cemiyetleri birleştirmek, onları bir merkezden yönetmek gerektiğini vurgulamaktaydı.
    Bu arada hükümet ile ilişkiler, PTT teşkilâtının Paşa’nın telgraflarını engellemeye kalkması sebebiyle, daha da gerginleşti. Mustafa Kemal telgraflarını engellemeye kalkan Erzurum Posta Telgraf müdürlerini tutuklatıp Divan-ı Harbe verdi. Kolordulara 5 Temmuz tarihli gizli bir genelgeyle hükümetin memleket ve millet çıkarlarına aykırı olarak yapması muhtemel tedbirleri engellemek için, hissettirilmeksizin önemli haberleşme merkezlerinde tertibat alınmasını istedi. Posta ve Telgraf Genel Müdürü ise, “Posta memurlarını hapse cüret eden” Mustafa Kemal’e lâzım gelen işlemin yapılmasında gecikilmemesini istemekteydi114.
    Gerginliği tırmandıran diğer önemli olay, İngilizlerin Batum’dan tahliye ettikleri 150 Hintli askeri Samsun’a çıkarmalarıdır. Paşa 7 Temmuz’da başbakanlığa gönderdiği bir yazıyla durumu bildirmiş ve daha 1000 kişi getirileceğini belirterek, bunun yurt güvenliğini kesinlikle engelleyeceğini dolayısıyla olayın protesto edildiğini, çıkanlardan başka bir tek askerin daha kasabaya ayak basmasına müsaade edilmeyeceğini ve sahilden içeriye hiçbir kuvvetin hareketine izin verilmeyeceğinin kesin bir şekilde İngilizlere iletildiğini duyurmuştur. Mustafa Kemal Paşa yazının sonunda şöyle demektedir: “Her konuda gerekli tedbirler alınmış ve askerî hazırlıklar yapılmıştır. Teşebbüsleri halinde meydana gelecek üzücü sonuçlardan doğrudan doğruya kendilerinin sorumlu olacaklarının bildirilmesi lâzımdır. Bu hususta son derece azim ve şiddet gösterilmesi ve başka bir surette harekete imkân bulunmadığını arz ederim.” 115.
    Bu tel hükümeti ve İngilizleri harekete geçirdi. Millî Savunma Bakanı 3. Kolordu Komutanından İngilizlerin asker çıkarmasına katiyen karşı koyulmamasını, bunun fayda değil zarar getireceğini , Mustafa Kemal’in dönmesi işinin bir ecnebi meselesi haline geldiğini, paşanın gelmemekle yurdun bölünmesine yol açtığını ileri sürüyordu 116.
    Millî Savunma Bakanı bir taraftan da Mustafa Kemal ile telgrafla haberleşmesine devamla, Paşa’yı dönmeye ikna etmeye çalışıyordu. Paşa, İngilizlerin tutuklanmayacağı yolunda verdikleri güvenceye inanmanın saflık olacağını, heyecan içindeki Doğu halkı arasından çıkıp gelmek hususunda, şahsî iradesini kullanmaktan manen, maddeten mahrum olduğunu açıklıyor ve Bakana “bulunduğunuz makam vatan ve milletin selâmetini temin imkânı vermiyorsa, o makamı terk ediniz” diyerek onu istifâya çağırıyordu. İstanbul’da Dışişleri Bakanlığı, Calthorpe’nin 2 Temmuz tarihli notasını cevaplandırmak için Bakanlar Kurulu’nun kararını bekliyordu. 8 Temmuz’da Padişah adına Saray Başkatibi Ali Fuat (Türkgeldi) devreye tekrar giriyor 8 Temmuz tarihli telde: “Hükümet üzerinde şiddetli baskılar yapılmaktadır... Vatan menfaati düşüncesiyle yaptığınız teşebbüsler devletin esas menfaatlerini bozacak ve ülkeyi büyük tehlikeler içine atacaktır. İngilizlerle yapılan temaslardan şahsınıza karşı onur kırıcı hiçbir muamelede bulunmayacaklarına söz verdiklerinden İstanbul’a dönmeniz... Buraya geldiğinizde ya diğer münasip bir yere tayininiz yahut duruma göre Erzurum’a dönmeniz etraflıca düşünülecektir...” denilmekteydi. Ancak Mustafa Kemal bu tele cevap vermeye fırsat bulamadı. Zira Bakanlar Kurulu 8 Temmuz 1919 tarihli bir tutanak ile Mustafa Kemal’in memuriyetine son verilmesine, padişahın onayına sunmaktaydı. Tutanağa göre: “Mustafa Kemal görevli olduğu bölgede islâm halkını, diğer unsurlar ve yabancılar aleyhine kışkırttığından, İstanbul’a getirilmesi İngiltere fevkalâde komiserliğince ısrarla istenmiş ve güvenliğin bozulacağı yerlere asker gönderilme zorunluluğu hasıl olacağı önemle bildirilmiştir. Durumun önemi ve nezaketi Harbiye Nezaretince defalarca telgrafla açıklanmış ve görevinden istifâ ile dönmesi istenmiştir... Yapılan tebliğleri dinlemediği gibi, kışkırtmalara devam etmekte olduğu her gün mahallerinden gelmekte olan resmi yazılardan ve bizzat kendisinden gelen telgraflardan açıkça anlaşılmaktadır. Halen Ordu Müfettişi sıfatıyla tehlikeli emirler vermektedir. 5 Temmuz’da Samsun’a çıkarılan ve bir işgal mahiyetinde olmadığı yabancı temsilciler tarafından garanti edilen İngiliz askerî birliğine karşı, adeta savunmaya geçilmesi hususunda komutanlara emirler vermiştir. Bu Mustafa Kemal meselesi İngiltere ile mühim anlaşmazlıklara sebep olacak derecede tehlikeli sonuçlara yönelmektedir. Dolayısıyla adı geçenin müfettişlik görevinden biran önce alınması gerekmektedir”117.
    Tutanaktan anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal’in geri alınmasında esas faktör, olarak İngilizlerin ısrarlı baskısı ve İngiltere ile silâhlı bir çatışma çıkması ihtimali ön plânda görünmektedir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkarılan İngiliz askerî birliğine karşı aldırdığı tertibat, hükümeti dehşete düşürmüştür. Bakanlar Kurulu kararını padişahın da onaylaması ile Paşa ile İstanbul arasında ipler kopmuştur.
    Nitekim 8 Temmuz gece 10:30 civarlarında Mustafa Kemal Paşa telgrafhaneye çağrılmış, Padişahın bugünkü telini alıp almadığı sorulmuş, şifrenin çözülmekte olduğu cevabı alması üzerine, “Yüksek memuriyetinize durum icabı son verilmiş olduğundan vakit geçirmeksizin İstanbul’a dönmeleri Padişah hazretlerinin kesin emirleri gereğidir.” tebligatı yapılmıştır118.
    Bu iradenin alınması üzerine Mustafa Kemal sine-i millette bir ferdi mücahit olarak hizmet etmek amacıyla sadece görevinden değil, pek sevdiği askerlik mesleğinden de istifâ ettiği karşılığını vermiştir119.

    II. Sine-i Milletten Liderliğe Giden Çetin Yol
    9 Temmuz Çarşamba gününden itibaren Mustafa Kemal 25 yıllık askerlik hayatına son vermiştir. Artık resmî bir unvan ve görev sahibi değildir. Bundan sonraki mücadeleyi bir halk adamı olarak yürütmesi gerekecektir. Artık sivil şahsiyet olan Mustafa Kemal, ilk aşama olarak 9 Temmuz’da millete hitaben bir beyanname yayınlar: “Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni emellerine kurban etmemek için millî mücahede uğrunda milletle beraber çalışmaya askerî ve resmî sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu kutsal gaye için milletle beraber nihayete kadar çalışmaya mukaddesatım namına söz vermiş olduğum için, pek aşıkı bulunduğum askerlik mesleğine bugün veda ve istifâ ettim. Bundan sonra mukaddes gayemiz için her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere, sine-i millete bir ferd-i mücahit suretiyle” çalışacağını duyurur. Yazının bir sureti Erzurum Valiliğine, Harbiye Nezaretine ve Kolordu Komutanlıklarına gönderilir120.
    Yürütülecek Millî Mücadelenin başarısı, doğru karar veren, verdiği kararı sarsılmaz bir irade ile uygulayan, yürekli ve üstün zekâlı bir şefin yanı sıra; bu lideri arkalayacak asker ve halk desteğine bağlıydı.
    Halbuki daha istifânın ertesinde kendisinin Kurmay Başkanı, görevden affını istemekteydi. Bunu başkalarının da izlemesi mümkündü.
    Bu hassas dönemde Rauf (ORBAY) Bey ve bilhassa Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın desteği tereddütleri ortadan kaldırdı. Kâzım Karabekir “Kolordum ve ben bundan önce olduğu gibi emrinizdeyiz Paşam” sözleriyle Mustafa Kemal’e desteğini dile getirmiş. 13 Temmuz tarihli bir yazıyla bunu pekiştirmişti121.
    XX. Kolordu Komutanı Ali Fuat (CEBESOY) Paşa da istifâdan dolayı üzüntülerini belirtmiş, Millî Mücadelede kendisinin izinde olacakları teminatını vermiştir122. II. Ordu Müfettişliğine vekâlet eden Albay Selahattin de istifâ dolayısıyla üzüntülerini bildirmiş, başarı dileklerini ulaştırmıştır123.
    Amasya’dan itibaren Mustafa Kemal ile beraber olan Hamidiye Kahramanı, Bahriye Eski Bakanı Rauf (ORBAY) Bey de ayrı bir beyanname yayınlayarak “Vatan ve milletin istiklâli ve kurtuluşu, saltanat ve hilâfet makamının masuniyeti sağlanıncaya kadar, Mustafa Kemal ile beraber çalışmaya and içtiğini” açıkladı124. Bu genelgeler her tarafa ulaştırıldı.
    İstifadân sonra, ilk halk desteği Erzurum’dan geldi. 10 Temmuz’da Vilâyat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti Erzurum Şubesi “Vatanı parçalanmaktan millî hâkları ve saltanat ve hilâfeti çiğnenmekten kurtarmak emeliyle açılan Millî Mücadele’ye bir ferd-i mücahit sıfatıyla katılmaları” nı gösteren yazının alındığını bildiriyor, Yönetim Kurulu adına Faal Heyeti Başkanlığını Mustafa Kemal’in, İkinci Başkanlığı da Rauf Bey’in kabul etmelerini istiyordu125. Böylece Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in kongre çalışmalarına şahsen katılmaları sağlanıyordu. Mustafa Kemal’in askerlikten istifâ ederek “Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak” hizmet etmek kararı, Erzurum’da yayınlanan Albayrak Gazetesinde 14 Temmuz 1919’da şu coşkulu ifadelerle halka duyuruldu: “Mustafa Kemal’in askerlikten istifâsı bir azim ve iman vesikasıdır. Millette henüz eski kanın sönmemiş olduğunu gösteriyor Anafartalar kahramanını Millî Mücadele’nin başında görmek mutluluk verici bir manzaradır... Millet Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında parlak bir hale teşkil ediyor. Böyle temiz ve fedakâr ruhların birleşmesinden milletin hamiyet ve istiklâl gibi iki mukaddes nurunun doğacağı şüphesizdir.”126.
    İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal’in istifâsı ile yetinmedi. Samsun’a yeniden asker çıkarılması veya iç kısımlara işgal kuvveti gönderilmesi halinde, silâhla karşılık verilmesini emreden 3. Kolordu Komutanı Albay Refet (Bele) Bey’in de görevine son verdi. Refet Bey komutayı İstanbul’dan gönderilen ve maksata uygun çalışacağını ümit ettiği, Albay Salâhattin (KÖSEOĞLU) Bey’e devretti ve İstanbul’a istifâ dilekçesini gönderdi. 3. Kolordu Komutanının değişmesi, yerine atanan komutanın tutumunun ne olacağı konusunda tereddütler, Refet Bey’in durumu gibi meseleler, Mustafa Kemal’î ciddi bir şekilde meşgul etmekte, bu gibi durumlara karşı tedbirler almaya yöneltmekteydi.
    Bu sırada Canik Mutasarrıfı Hamit Bey’in de görevden alınacağı duyuruldu. Hamit Bey durumu Mustafa Kemal’e duyurdu. Emir gelince İstanbul’a gideceğini bildirdi. “Mühim bir noktada kendisinden fedakârca hizmet beklenen” bir idare adamının sanki normal bir zamandaymış gibi hareket etmesi gibi, Mustafa Kemal’i üzmüştü. Hamit Bey’e İstanbul’a gitmesi halinde, tutuklanıp Malta’ya gönderileceğini, dolayısıyla Refet Bey’le beraber, Sivas’a gerekirse, Erzurum’a gelmesini istedi. Hamit Bey, Padişaha bir tel çekilerek “48 saat içinde milletin güvenliğine layık bir hükümet kurulamaz ve bir kurucu meclis toplanmazsa, padişah ve hükümet tanınmasın“ önerisinde bulundu. Mustafa Kemal buna “önce hükümete destek olacak bir gücün oluşturulması gerektiğini, bunun da Erzurum ve Sivas Kongreleriyle gerçekleşeceği” cevabını verdi 127.
    II.Ordu Müfettişinin görev yerinden ayrılması, Refet Bey’in kumandayı halefine terk etmesi, Amasya kararlarına ve Mustafa Kemal’in 7 Temmuz’da yayınlamış olduğu genelgeye ters düşmekteydi. Bu genelgede müfettiş ve kumandanların görevden alınmaları halinde, yerlerine gelen kişi işbirliğine elverişli ise görev teslimi yapılması, aksi halde kumandanın asla terk olunmaması, öngörülmüştü. Mustafa Kemal komutanların İstanbul’a gitmelerinin sakıncalarını bir kez daha hatırlatmak zorunda kaldı128.
    A- Erzurum Kongresi: Mustafa Kemal Doğu Anadolu Müdafaa-i
    Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Başkanı seçiliyor
    Mustafa Kemal, bir taraftan Anadolu’daki direniş hareketlerini İstanbul’un etkisinden muhafazaya çalışırken, diğer taraftan da var gücüyle Erzurum Kongresi hazırlıklarını yürütmekteydi. Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in kongreye katılabilmeleri için bir yerden delege olarak seçilmeleri gerekiyordu. Her ikisi de Erzurum’un delegesi olmak istiyorlardı. Erzurum’dan delege seçilen Cevat (DURSUNOĞLU) Bey ile emekli Binbaşı Kâzım Bey yerlerini onlara bıraktılar. Kendileri de henüz seçim yapılmamış ilçelerden delege oldular 129. Ayrıca, kongrenin cemiyetin genel merkezi adına açılması için, Mustafa Kemal’e Genel Merkez Heyeti adına görüş bildirmek yetkisi verilmesi istendi.
    Kongre 23 Temmuz 1919’da Erzurum’da Doğu illeri ve Trabzon delegelerinin katılımıyla “mütevazı” bir okulun salonunda toplandı. Bazılarının olumsuz görüşlerine rağmen, Mustafa Kemal büyük çoğunlukla başkan seçildi. Başkanın açış konuşmasından sonra 7 Ağustos’a kadar süren çalışmalarda padişah, sadrazam, valilikler ve belediyelere gönderilecek telgraf metinleri kaleme alındı. Çalışmaların ağırlığı cemiyetin nizamnamesi etrafında odaklandı. Bir kısım delegeler merkeziyetçi bir teşkilât yerine çok merkezli bir teşkilât öneriyorlardı. Hatta bunlar düzenli ordu yerine milis teşkilatı kurulmasını ve teşkilâta yeni bir parti kimliği verilmesini istiyorlardı. Bu teklif kabul edilmedi. Nizamnamede diğer bir tartışma konusu, birinci ve ikinci başkanların illerde vali ve askere alma daire başkanları, ilçelerde kaymakam ve askerlik şubesi başkanlarınca yürütülmesi teklifiydi. Delegenin çoğu bu durumda Müdafaa-i Hukuk bünyesini değiştireceğini, bir halk hareketi kimliğinden, resmî bir mahiyete bürüneceğini belirterek karşı çıkıyorlardı. Mustafa Kemal’in araya girmesi ile çoğunluğun görüşü benimsendi. Nizamnamenin diğer tartışılan bir konusu da kongrenin kararlarını yürütecek olan heyeti temsiliyenin görev ve yetkilerinin ne olacağıydı. Temsil heyetine geniş yetkiler tanınarak sorun çözümlendi. 7 Ağustos’da sona eren kongre şu kararları aldı130:
    1) Doğu Anadolu ve Trabzon illeri ile Canik Sancağı hiçbir bahane ile birbirinden ve Osmanlı toplumundan ayrılmaz bir bütündür.
    2) Osmanlı vatanının bütünlüğü millî istiklâlimizin elde edilmesi, saltanat ve hilâfetin korunması için kuva-yi millîyeyi güçlendirmek ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.
    3) Her türlü işgal ve müdahale, Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine yönelik bir hareket olarak kabul edileceğinden topluca savunmaya geçilmesi esası kabul edilmiştir. Siyasî hâkimiyet ve sosyal dengeyi bozacak şekilde, Hristiyan unsurlara yeni bir takım imtiyazlar verilmesi kabul edilmeyecektir.
    4) Merkezî hükümetin, devletlerin baskısı üzerine, buraları terk etme ihtimaline karşı hilâfet ve saltanat makamına bağlılığı ve millî hakları koruyacak tedbirler ve kararlar alınmıştır.
    5) Vatanımızda öteden beri birlikte yaşadığımız müslüman olmayan vatandaşların, Osmanlı Devleti yasalarıyla güvence altına alınan haklarına riayetkârız. Mal, can ve namuslarının korunması zaten dinimizin ve millî geleneklerimizin ve kanunlarımızın esaslarından olduğu kongrenin genel kanaatıyla teyit edilmiştir.
    6) Mütarekenin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan her mıntıkasında olduğu gibi, Doğu Anadolu illerinde de ezici ekseriyeti islâmların oluşturduğu kültür ve iktisadî üstünlüğü müslümanlara ait olan birbirinden ayrılmaz öz kardeş olan dindaş ve ırkdaşlarımızın yerleşmiş olduğu ülkemizin taksim edilmesi görüşünden tamamen vazgeçilerek, varlığımıza tarihî haklarımıza, geleneklerimize dinimize riayet edilmesine, aykırı teşebbüslerin desteklenmemesine, bu suretle tamamıyla hak ve adalete dayalı bir karar çıkarılması beklenir.
    7) Milletimiz insanî gayeleri saygıyla karşılar. Teknik ve ekonomik ihtiyacımızı dikkate alır, devlet ve milletimizin iç ve dış istiklâli ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla, 6. Maddede kayıtlı sınırlar içinde, millîyet esaslarına saygılı ve ülkemizi istilâ emeli beslemeyen herhangi devletin teknik ekonomik yardımını memnuniyetle karşılarız. Bu âdil ve insanî şartları içeren bir barışın âcilen kararlaştırılması insanlığın kurtuluşu ve umumun huzuru adına en başta gelen millî emellerimizdendir.
    8) Milletlerin kendi kaderlerini bizzat tayin ettiği bu tarihî devirde, merkezî hükümetimizin de millî iradeye tabî olması zaruridir... Bunun için milletin içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulması çarelerine hacet kalmadan merkezî hükümetimizin hemen vakit kaybetmeden meclisi toplaması ve bu suretle millet ve memleketin kaderi hakkında alacağı bütün kararları Millî Meclisin denetimine sunması mecburidir.
    9) Vatanımızın karşılaştığı elem verici olaylarla aynı maksatla millî vicdanın oluşturduğu derneklerin birleşmesinden meydana gelen kitle, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla isimlendirilmiştir. Bu dernek her türlü particiliğin tamamıyla dışındadır. Bütün Müslüman vatandaşlar cemiyetin tabiî üyesidirler.
    10) Kongre tarafından seçilen bir Temsil Heyeti kabul edilmiş, köylerden başlayarak il merkezine kadar varolan örgütler birleştirilmiştir.
    Kongrece kabul edilen nizamnameye göre Temsil Heyeti’nin izni olmaksızın göç edilmesi yasaklanmış, ve Doğu Anadolu illerinin Osmanlı Devletince terk edilmesi halinde, bölgede derhal bir geçici idarenin kurulması öngörülmüştür.
    7 Ağustos’da yapılan seçimlerde Kongre kararlarını yürütmek üzere 9 kişiden oluşan Temsil Heyeti seçimleri yapıldı. En çok oyu Mustafa Kemal ve Rauf Bey aldılar. Heyet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi.
    Çalışmalar Mustafa Kemal’in şu sözleriyle sona erdi “... Tarih bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.” 131.
    Erzurum Kongresinin önemi nedendir? Millî Mücadele ve Mustafa Kemal’in kariyerindeki yeri nedir?
    Kongre ulusal toprakların bütünlüğünü, devletin iç ve dış politika bakımından bağımsızlığını, gücünü millî iradeden alan bir parlâmento toplanmasını öngörmüş, millî hudutlar ve azınlıklarla ilgili politikanın esaslarını koymuş, düşman işgali ve baskısı altında ülkeyi gereği gibi koruyamayan hükümetin bıraktığı boşluğu doldurmak maksadıyla millî bir teşkilât kurmuştur. Bu teşkilât 7 Ağustos ile 4 Eylül 1919 tarihleri arasında, millî hakların sözcüsü oldu ve resmî hiçbir sıfatı olmayan Mustafa Kemal’i Temsil Heyeti Başkanlığına getirdi. Bu bakımdan Erzurum Kongresi’nin en önemli sonucu, bağımsızlık mücadelesini yıkılmaz bir azimle yürütecek olan lideri isabetle tayin etmesidir. Böylece Mustafa Kemal’e halk liderliği yolu açılmıştır.
    Erzurum kongresi karşısında, İşgal kuvvetleri ve İstanbul Hükümeti’nin tutumu ne olmuştur?
    İstanbul’daki İngiliz ve Fransız Yüksek Komiserleri, kongreyi bir ihtilâl hareketi olarak değerlendiriyorlardı. Yüksek komiserler, daha 22 Temmuzda ortak bir karar oluşturdular. Buna göre: mütareke hükümleri tam olarak uygulanacak, iç politikaya karışılmamakla beraber meşru otorite olan Padişah desteklenecek ve her çeşit ihtilâle karşı konulacaktır. Günün şartlarında seçim yapılamaz ve yapılması tehlikeli olacaktır132. Esasen Erzurum’da bulunan İngiliz Subayı Yarbay Rawlinson kongreyi engellemek için girişimlerde bulunmuş, hatta hükümetim buna izin vermez şeklinde tehditte bulunmuştu. Mustafa Kemal, kongreye milletin karar verdiğini, bunu engellemek için şayet kuvvete başvurulursa, kuvvetle karşı konularak milletin kararını uygulayacaklarını ne pahasına olursa olsun kongreyi açacaklarını ifade etmiş, toplantının güvenliği için gereken önlemleri almıştı133.
    Osmanlı Devleti’nin barış konusundaki görüşlerini konferansa açıklamak üzere, Paris’e davet edilen ve tutarsız talepleri dolayısıyla diplomatik adaba uymayan bir muameleye muhatap olan Sadrazam Damat Ferit İstanbul’a eli boş dönmüştür. Anadolu’daki direniş hareketini kırmak için, Bakanlar Kurulunu değiştirmek amacıyla istifâ etmiş, 21 Temmuz’da tekrar hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Sadrazam dışarıda bulunduğu sırada Anadolu’da karışıklıklar çıktığını, millî kongre hazırlıklarının Anayasaya aykırı olduğunu, bu sebeple engellenmesi gerektiğini belirten bir genelge yayınlandı. Erzurum Kongresi buna karşı, kongrenin bir meclis olmadığını,bir yıldan beri anayasanın çeşitli maddelerine aykırı hareket eden, hükümetin millete haksız yere suç yüklediği, karışıklık ifadesinin mütarekenin 24. Maddesine göre, Doğu illerinin işgaline yol açacağını, bölgede tam bir huzur ve sükun olduğunu belirterek ifadenin tekzip edilmesini istedi. 3. Ordu Müfettiş Vekili Kazım Karabekir Paşa da bu ifadeyi desteklediği gibi, kongrenin vatan ve milletin mutluluğu ve selametinden başka bir amaç gütmediğini, müdahale için kanunî bir hak bulamadıklarını ilgili makamlara bildirdi134.
    Sadrazam Damat Ferit Paşa, iddiasına devam ettiği gibi, hükümetin karar ve bildirilerine aykırı davranış ve halk indinde yaptıkları kışkırtmalar dolayısıyla Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in hemen tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini istedi. Millî Savunma ve İçişleri Bakanlarının bütün gayret ve ısrarlı emirlerine rağmen, mahallî askerî ve sivil otoriteler bu emrin uygulamaya konulmasının mümkün olmadığını İstanbul’a anlatmaya çalıştılar135.
    Bunun üzerine İstanbul Hükümeti, etkin makamlarda bulunan sivil ve bilhassa askerî yetkilileri değiştirmek suretiyle olayı çözmek istedi. Millî Savunma Bakanlığına Mustafa Kemal hareketini hızla dağıtma vadinde bulunan ve 1914’den beri emekli olan Süleyman Şefik Paşa’yı atandı. Yeni bakan ilk iş olarak kolorduların birbirleri ile şifreli haberleşmelerini yasakladı. Fakat ordunun gösterdiği şiddetli tepki üzerine, on gün içinde kararı geri almak zorunda kaldı. İstanbul Hükümeti tarafından 3. Ordu Komutanlığına atanmış olan Abdullah Paşa, komutayı ele almanın mümkün olmadığını görerek istifâ etti. Bu suretle Kâzım Karabekir Paşa’nın 15. Kolordu Komutanlığının yanı sıra 3. Ordu Müfettişliğine vekâleten devam etmesi mümkün oluyordu. 20. Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa’yı görevden alma girişi de başarısızlıkla sonuçlandı. Yerine atanan Kiraz Hamdi Paşa’nın göreve başlaması engellendi.
    Aynı şekilde İstanbul’a çağrılan 12. Kolordu Komutanı Albay Salâhattin Bey’in yerine atanan Topal Sait Paşa da görev yapamayacağını görünce ayrılmak zorunda kaldı.
    Böylece İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal’i tutuklamak ve Anadolu’da onu destekleyen komutanları görevden almak, başka bir deyimle Anadolu’da başlamış olan millî direnme hareketini önleme girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyordu.
    Mustafa Kemal Erzurum’da kaldığı 58 gün içinde millî birlik ve beraberliğin güçlenmesi, Doğu illerinde bölücü akımların önlenmesi ve Sivas Kongresi hazırlıkları işleri ile meşgul oldu.
    İstanbul Hükümeti ve işgal kuvvetleri, kongreye karşıydılar. İçişleri Bakanı, Sivas Valisine, kongreye gelenleri yerlerine iade edin, dinlemeyenleri de şiddetle cezalandırın talimatını vermiştir. Sivas’da bulunan bir Fransız binbaşı da kongrenin toplanması halinde, şehrin işgal edileceği tehdidinde bulunmuştu. Reşit Paşa bu tehdidi Mustafa Kemal’e bildirerek kongrenin Erzurum veya Erzincan’da toplanmasını önerdi. Mustafa Kemal işgal tehdidinin bir blöften ibaret olduğunu, İstanbul’daki Fransız yetkililerinin Anadolu hareketini benimsediklerini; Samsun’a asker getiren İngilizlerin, milletin direnci karşısında geri çekildiklerini hatırlatarak korkmaya mahal olmadığı, cevabını verdi. Reşit Paşa, Mustafa Kemal’e emirlerini ifa edeceğini, İstanbul’a da kongreye mani olunmamasını, gerekiyorsa kendisinin görevden alınmasını teklif etti136. İstanbul ise, kongrenin engellenmesi ve Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in tutuklanmaları için Reşit Paşa’yı sıkıştırmakta, bir taraftan da adı geçenleri diri veya ölü ele geçirmek için el altından girişimler hazırlamaktaydı137.
    Bu gelişmeler esnasında, Mustafa Kemal Sivas Kongresinin biran önce toplanması için yapılan hazırlıkları hızlandırdı. Ancak Sivas’ta Doğu illerinin nasıl temsil edileceği tartışma konusuydu. Yeni seçimler yapılması için zaman yoktu. Mustafa Kemal’in teklifi uyarınca, Temsil Heyetinin Doğu illeri adına konuşması benimsendi. Diğer bir sorun Sivas’a yapılacak yolculuk masrafının nasıl karşılanacağıydı. Bu sorun Emekli Binbaşı Süleyman Bey’in vermiş olduğu 900 liraya 100 lira eklenmek suretiyle çözümlendi138. Böylece gerekli hazırlıkları tamamlayan heyet 29 Ağustos 1919’da Sivas’a doğru yola çıktı. Amaç tek tepe, tek kurşun kalıncaya, millî bağımsızlığı sağlayıncaya kadar, mücadele etmek ve yurt bütününü temsil edecek bir örgüt oluşturmaktır. Heyetin parolası şudur: Ya istiklâl, Ya ölüm!
    Heyet 5 gün süren bir yolculuktan sonra 2 Eylül akşamı, Sivas’a ulaştı ve İstanbul Hükümeti’nin engelleyici tutumuna rağmen, halk tarafından coşkuyla karşılandı139.

    B: Sivas Kongresi: Mustafa Kemal Halk Önderi
    Kongre 4 Eylül 1919 Perşembe günü saat 14:00’de Sivas Lisesi’nde çalışmaya başladı. Temsil Heyeti Başkanı ve davet sahibi sıfatıyla ilk konuşmayı Mustafa Kemal yaptı. Temsil Heyeti Başkanı mütarekeden beri meydana gelen ve vatan topraklarını parçalamayı hedefleyen işgalleri, Batı’da Yunan, Doğu’da Ermeni zulümlerini dile getirdi. İstanbul Hükümeti’nin millî haklara sahip çıkmadan âciz kaldığını gören halkın yurt topraklarını korumak için teşekküller oluşturduğunu belirtti. İstanbul Hükümeti’nin milletin hak isteyen sesini boğmak istediğini vurgulayarak kongreden vatanın yekpare, milletin yek vücut olduğunu gösterir bir karar alınmasını istedi140.
    Ardından gizli oyla yapılan kongre başkanlığı seçimini 3 olumsuz oya karşılık büyük ekseriyetle Mustafa Kemal seçildi.
    Kongrenin gündeminde iki önemli konu vardı. 1- Erzurum Kongresi’nde kabul edilen tüzük ve bildirinin yurt bütünlüğünü kapsayacak şekilde gözden geçirilmesi, 2- Kongre üyelerinden 25 kişinin hazırladığı manda ile ilgili raporun görüşülmesi.
    Ancak kongre, ilk 3 gününü, İttihatçı olmadıklarını belirten bir yemin yapılması konusu ile Padişah’a yazılacak telgrafı hazırlamakla geçirdi141.
    Kongrenin 4. günü esas gündem maddelerine geçildi. Önce Erzurum Kongresi’nde kabul edilen tüzük ve bildiri üzerinde yapılacak değişiklik görüşüldü ve karara bağlandı. Yapılan değişikliğe göre:
    1) Cemiyetin adı “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” iken bütün ülkeyi kapsayacak şekilde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” oldu.
    2) “Temsil Heyeti Şarkî Anadolu’nun umumi heyetini temsil eder.” yerine “Temsil Heyeti vatanın tamamını temsil eder” denildi ve Temsil Heyetine altı üye ilâve edildi.
    3) “Her türlü işgal ve mücadeleyi, Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine yönelik kabul edeceğimizden hep birlikte savunma ve direnme esası kabul edilmiştir.” yerine; “Her türlü işgale ve müdahalelerin ve billhassa Rumluk ve Ermenilik gayesine yönelik hareketlerin reddi hususlarında hep birlikte savunma ve direnme esası kabul edilmiştir.” denildi. Böylece İtilâf Devletlerine karşı da vaziyet alınmış oluyordu.
    4) “Osmanlı Hükümeti, devletlerin baskısı karşısında buraları (Doğu Anadolu İlleri) terk ve ihmal etmek zorunda bulunduğu anlaşıldığı taktirde, alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti maddesindeki bunları yerine, mülkümüzün herhangi bir parçasını terk ve ihmal etmek...” şeklinde değiştirildi142.
    Bu değişikliklerle Erzurum Kongresi’nin tespit ettiği esaslar yurt bütününde geçerli, olmak üzere benimsenmiş ve millî hakların savunulması ve hükümetin millî hakları koruyamayacak bir vaziyete düşmesi halinde, yönetime el koyacak bir örgüt oluşturulmuştur. Amaç birdir: Millî iradeye dayanarak köleliğe, esarete karşı çıkmak, vatanın bütünlüğünü ve devletin bağımsızlığını korumaktır.
    Kongrede en fazla tartışılan konu manda meselesidir. Manda meselesi nedir? Neden tartışılmıştır? Nasıl bir sonuca varılmıştır?
    Manda Fransızca kökenli bir kelimedir. Lügat anlamı bir kişinin kendi adına hareket etmesi için diğer bir şahsa verdiği yetkidir. Ancak I. Dünya Savaşından sonra kelime siyasî bir anlam kazanmış, bazı az gelişmiş ülkeleri kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşuncaya kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmesi için bazı büyük devletlere verilen vekâlet anlamında kullanılmıştır.
    Manda yönetimi, savaşı kazanan devletlerin emperyalist emellerini, Amerika Başkanı Wilson’un ilkeleriyle bağdaştırmak amacıyla ortaya atılmıştı143.
    Manda yönetimi, yeni bir kavram olduğundan niteliği hakkında Türk devlet ve fikir adamlarında sarih bir fikir yoktu. Vatan dört bir yandan istilâya uğramıştı. Batı’da Yunan istilâsı devam ederken Doğu’da mümkün olduğu kadar geniş bir Ermeni Devleti kurmak çalışmaları yürütülüyor, Karadeniz kıyılarında Pontus – Rum Devleti tezgâhlanıyor, Anadolu savaş içinde yapılan gizli anlaşmalar uyarınca, ileriki taksime hazırlık olmak üzere, itilâf devletlerince işgal edilmekteydi. Daha önce açıklandığı gibi, İstanbul Hükümeti bu duruma karşı düşündüğü çare, mesele çıkarmamak, hatta işgalcilerin her dediğini yaparak onların özellikle İngilizlerin sempatisini; daha iyisi himayesini kazanarak, ne kurtarılabilirse onu kurtarmak esasına dayanmaktaydı. Bu karamsar ortamda bazı devlet ve fikir adamları144 kurtuluş ümidini Amerikan mandasında bulmaktaydılar. Bu görüşü savunmak için Wilson Prensipleri ve Vahdet-i Millîye dernekleri kurulmuş, Millî Ahrar Partisi ile Millî Kongre’nin bazı üyelerinden de destek alınmıştı. 15 – 20 sene ile sınırlandırılması gereken Amerikan mandası, “kötülerin en iyisi” olarak değerlendiriliyordu. Bu görüşü savunanlar görüşlerini yansıtan bir raporu kongreye sundular.
    Manda konusu, kongrede çetin görüşmelere konu oldu. Mandayı savunanların görüşleri şöyle özetlenebilir:
    Tam bağımsızlık parçalanmayı getirir. Zaten tam bağımsız değiliz. Vergilerin bir kısmı düşmanlara bırakılmıştır (Düyun-u Umumiye). Gümrükleri artıramıyor, yabancıların okul, posta, yetimevi açmalarını engelleyemiyoruz. Yasalarımız, mahkemelerimiz, yabancılar için geçersiz (kapitülâsyonlar). İstediğimiz demiryolu, liman.... vs’yi yapamıyoruz. Devlet geliri borcumuzun faizine bile kâfi değildir. Yüz milyonlarca borcu, harap ve verimsiz toprağı, çok sınırlı bir geliri olan bir ülke dış yardım ve destek olmadan yaşayamaz! Vatanımıza servetini akıtacak, bilimsel uzmanlığını getirecek güçlü bir yardıma ihtiyacımız vardır. Bunu yapabilecek devlet Amerika’dır.”
    Manda karşıtı olanların temel görüşü Mustafa Kemal tarafından belirtilen iki noktada toplanmaktaydı:
    1- Tam bağımsız bir devlet kavramı ile manda yönetimi nasıl bağdaşabilecektir?
    2- Manda yönetimini yüklenecek olan Amerika’nın bu yükümlülüğe karşı elde edeceği kazanç ne olacaktır? Bu sorulara tatmin edici bir cevab verilemiyordu!
    Uzun tartışmalardan sonra, iki tarafı memnun eden bir çözüm bulundu. Rauf Bey tarafından yapılan bir teklif oy birliğiyle benimsendi. Buna göre: Amerika Kongresi’nden âdil bir barış yapılabilmesi için, memleketimizi tetkik edecek ve hakikati görecek bir heyet davet edilecekti. Böylece üyeler arasında görüş ayrılığı giderilmiş oluyordu145. Kararın imzalı İngilizce bir kopyası da, kongreyi izlemek için Sivas’a gelen Amerikalı gazeteci Browne’a verilmişti.
    Göründüğü gibi kongrede Amerikan mandası kabul edilmemişti. Fakat kongre sonrası yayınlanan bildiride, Erzurum Kongresi bildirisinin 7. Maddesi tekrar edilerek, “Türkiye’ye karşı istilâ emelleri beslemeyen herhangi bir devletin, teknik, endüstriyel ve ekonomik yardımının memnuniyetle karşılanacağı” vurgulanmıştı.
    Kongrede Mebuslar Meclisînin biran önce toplanması, millî hareketin sözcülüğünü yapacak bir gazete yayınlanması ve Ali Fuat Paşa’nın (CEBESOY), Batı Anadolu Kuvay-i Millîye Başkomutanlığına atanması kararlaştırıldı.
    Ayrıca Temsil Heyetine Batı Anadolu’yu temsilen altı üye daha ilâve edilmesi uygun görüldü. Kongre 12 Eylül günü halka açık bir toplantı ile kapandı.
    Sivas Kongresinin Atatürk’ün siyasi kariyeri ve Türk İnkılâp Tarihi açısından önemli bir yeri vardır. Şöyle ki: Kongre kararları ile millî bağımsızlığın esasları ve millî sınırlar tespit edilmiş, millî hakları korumak ve kollamak için yurt bütününü temsil edecek bir örgüt oluşturulmuştur. Ayrıca millî iradeyi temsil edecek bir meclisin gerçekleşmesi için biran önce seçim yapılması, hükümetin görev yapamaması halinde geçici bir hükümetin kurulması öngörülmüştür.
    Mustafa Kemal 9 Temmuz 1919’dan itibaren Millî Mücadele’ ye bir halk adamı, bir mücahit olarak katılmıştı. 7 Ağustos’tan beri Doğu Anadolu halkı adına konuşma yetkisine haizdi. 12 Eylül’den itibaren artık Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla Türkiye adına konuşma ve faaliyette bulunma imkânını elde etmiştir. O artık bir halk lideridir. Bu yeni görev onu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına kadar götürecektir.


  4. #4
    Status : OzaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Feb 2007
    Bulunduğu yer : Çatalca
    Mesajlar: 38.701
    Konular: 5.662
    Aldığı Beğeniler: 3111

    Standart

    teşekkürler bu güzel paylaşım için


Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Bu Konu İçin Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.


SEO by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279