Sayfa 4 Toplam 4 Sayfadan BirinciBirinci 1234
Toplam 54 adet sonuctan sayfa basi 46 ile 54 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Kim Kimdir?

  1. #46
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Fahri Korutürk



    Türkiye Cumhuriyeti altıncı cumhurbaşkanı olan Korutürk İstanbul'da doğdu. 1916 yılında Bahriye Mektebi'ne girdi. 1923 yılında Deniz Harp Okulu'nu, 1933 yılında Deniz Harp Akademisi'ni bitirdi. Deniz Kuvvetleri'nin çeşitli kademelerinde görev aldı. Roma, Berlin ve Stokholm'de Deniz Ataşesi olarak hizmet verdi.

    1936'da Montreux Boğazlar Konferansı'na askerî uzman olarak katıldı. 1950 yılında Amiralliğe yükseldi. Oramiralliğe kadar çeşitli rütbelerde komuta görevleri yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevinden 1960 yılında emekli olduktan sonra sırası ile Moskova ve Madrit Büyükelçisi olarak diplomatik görevler aldı.

    1968 yılında Cumhuriyet Senatosu Üyesi oldu.

    1973 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin altıncı Cumhurbaşkanı seçildi.

    1980 yılında, yedi yıllık hizmet süresi tamamlandığından Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldı. 12 Ekim 1987 tarihinde vefat etti.



  2. #47
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Fergâni

    Fergânî dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan ünlü bir astronomi bilginidir. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, kaynaklara göre ölümü 861'den sonradır. Türkistan'ın Fergânâ bölgesinde yetişmiş ve daha sonra zamanın bilim ve kültür merkezi olan Bağdad'a yerleşmiştir.Fergânî daha çok astronomi çalışmaları ile ünlüdür. Astronomi konusunda yazdığı Astronominin ve Göğün Hareketlerinin Esasları (Cevâmî İlm en-Nücûm ve'l-Harekât es-Semâviye) adlı eseri Regiomontanus'a kadar etkisini sürdürmüş ve birkaç kez Latinceye tercüme edilmiştir. Kitabı Batlamyus'un Almagest'inin bir özeti niteliğindedir. İlk olarak Sevilleli John tarafından Differentia Scientie Astrorum adı ile 1137'de Latince'ye çevrilmiş ve bu çeviri 1493'de Ferrara'da basıldı. Aynı çeviri 1537'de Nuremberg'de, 1546'da ise Paris'de basılmıştır.
    İkinci tercüme, 1175'den önce Cremonalı Gerard tarafından Liber de Aggregationibus Scientie Stellarum et Principiis Celestium Motuum adı ile yapılmıştır.
    Eser üçüncü defa Latinceye Jacob Christmann tarafından Muhammedis Alfragani Arabis Chronologia et astronomica elementa adı ile çevrilmiş ve 1590 ve 1618 tarihlerinde Frankfurt'ta basılmıştır. Bu çeviride, eserin Jacob Anatoli tarafından yapılmış olan İbranice çevirisi temele alınmıştır. Jacop Anatoli'nin İbranice çevirisi, Qizzur Almagesti adı ile 1231-1235'lerde yapılmıştır. Bu çeviride büyük bir olasılıkla Cremonalı Gerard'ın çevirisi kullanılmıştır. Anatoli'nin çevirisi Fergânî'ninkinden 3 bölüm fazladır. Bunlardan sonuncusu (33. Bölüm) coğrafya ile ilgilidir ve yeryüzündeki yerlerin konumları ve gün uzunlukları yer alır.
    Eser son olarak Jacob Golius tarafından, Leiden nüshası temele alınarak Muhammedis Fil. Ketiri Ferganensis. qui Vulgo Alfraganus Dicitur. Elementa Astronomica. Arabice & Latine. Cum Notis ad Res Exoticas sive Orientales, quae in iis Occurrunt adı ile Latince'ye çevrilmiş ve 1669'da Amsterdam'da basılmıştır.
    Bu eser astronomi alanında, onüçüncü yüzyıl bilim adamı Sacrobosco'nun kaleme aldığı Yer Küresi adlı astronomi kitabına kadar bir el kitabı olarak kullanılmıştır. Hatta Sacrobosco bile, kendi kitabını yazarken Fergânî'nin kitabından büyük ölçüde yararlanmıştır. Ayrıca Dante'nin (1261-1321) ünlü eseri İlâhi Komedya'da yer alan evren görüşü Fergânî'den alınmadır. Fergânî'nin astronomi ile ilgili, usturlab yapımını ele alan Usturlab Yapımı Üzerine adında başka bir eseri daha vardır


  3. #48
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Friedrich Engels (1820 - 1895)

    Friedrich Engels, 28 Kasım 1820'de Almanya'nın Barmen kentinde doğdu. Babası bir pamuklu dokuma fabrikatörüydü. Üniversitede felsefe öğrencisiyken geleneksel dinin ve varolan devletin, Prusya Devleti'nin yıkılmasını hedefleyen sol Hegelcilerin toplantılarına katıldı. 1837'de babasının baskısıyla ona ait dokuma fabrikasında çalışmaya başladığı için okulu bırakmak zorunda kaldı .

    Manchester'deki fabrikada çalıştığı bu dönemde kapitalist üretim tarzının İngiliz işçi sınıfı üstündeki etkileri konusunda bir araştırma yaptı .

    1844 Eylül'ünde Paris'te Marx'la tanıştı ve onunla ortak kuramsal çalışmalara yöneldi. 1847 Haziran'ında Londra'da, sonradan Komünistler Birliği'ne dönüşen Doğrular Birliği'nin kongresine katıldı. 1848 devrimi sırasında, Marx'la birlikte Köln'e geçti ve ayaklanmalara katıldı.

    1864'te Uluslararası Emekçiler Derneği (Enternasyonal)'nin kuruluş çalışmasında yer aldı ve yürütme organına seçildi. Çalışma dünyasına ilişkin gündelik deneyimleri, kapitalist üretim tarzının gelişme biçimlerini derinlemesine çözümleyebilmesine olanak sağladı. Marx'ın ölümünden sonra Kapital'in ikinci ve üçüncü ciltlerinin bazı bölümlerini tamamlayarak yayınladı. Anti-Dühring, Doğanın Diyalektiği (1873-1886), üretim ilişkilerinin akrabalık biçimleri üstünde belirleyici rol oynadığını gösterdiği Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserlerini yayınladı. 5 Ağustos 1895'de Londra'da öldü.



  4. #49
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Fuzuli ( .... - 1556)

    Türk Divan şairi. Temelini bireysel duygu ve sevgide bulan bir şiir anlayışını geliştirmiştir. Gerçek adı Mehmed b. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır. Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür. İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kerbelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki "Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli" (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır. Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); "Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ" (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden var olmuştur). Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrıca insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, "ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör" dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlâkla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). "Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar" diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslâm dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler: Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslâm dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir. Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir. Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı, ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür. Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir:"Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz". Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir. Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır. Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.


  5. #50
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Gazi Osman Paşa (1833 - 1900)

    Gazi Osman Paşa, Tokat'ta doğdu. Asıl adı Osman Nuri'dir. Babası, İstanbul kereste gümrüğünde katip olan Mehmed Efendi, annesi Şakire Hatun'dur. Ailenin tek erkek çocuğu olan Osman Nuri, henüz yedi sekiz yaşlarında iken ailesiyle birlikte İstanbul'a babasının yanına gitti. Sırasıyla Askeri Rüştiye, Askeri İdadi ve Mekteb-i Harbiyye okullarını bitirdi. Çeşitli görevlerde bulunan Gazi Osman Paşa, 1859 yılında Osmanlı Devleti'nin nüfus sayımı ile kadastro usulünde haritasının çizilmesinin kararlaştırılması ve bu arada Bursa ilinden başlanması üzerine bu göreve askeri temsilci olarak tayin edildi. 1866'da Girit'te baş gösteren Rum isyanı dolayısıyla buraya yollandı.

    Birçok askeri başarı elde etmiş olan Gazi Osman Paşa, asıl şöhretini Sırp prensi Milan'ın 2 Temmuz 1876'da Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi esnasında, Rus generallerinin kumanda ettiği Sırp ordusunu bozguna uğratması ile elde etti. 1877-78 Osmanlı Rus savaşları sırasında Plevne'yi başarı ile savundu ve bu savaş sonunda kendisine "gazilik" ünvanı verildi. Askeri şahsiyeti yanında siyasi faaliyetlerde de bulundu. İstanbul'daki dini grupların birleşmesini sağladı. Sarayda bulunduğu süre içinde dış politika konularında Sultan İkinci Abdülhamid'i etkilemeye çalıştı. Gazi Osman Paşa, 4-5 Nisan 1900 yılında, Cuma günü vefat etti ve Fatih Sultan Mehmed türbesi yanına gömüldü.
    Gazi Osman Paşa, iyi dercede Arapça, biraz da Farsça ve Fransızca biliyordu. Ferik Neşet Paşa'nın kız kardeşi Zatıgül Hanımla evlendi. Sultan İkinci Abdülhamid kendisini çok takdir ettiği için iki kızını, Gazi Osman Paşa'nın iki oğlu ile evlendirmiştir.


  6. #51
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart


    Georg Wilhelm Friedrich Hegel

    Büyük bir sistem kurarak, Kant'ın imkansız olduğunu söylediği şeyi gerçekleştirmiş, yani rasyonel bir metafizik kurmuş olan ünlü Alman filozofu. 1770-1831 yılları arasında yaşamış olan Hegel'in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri).

    Metafiziği: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin a priori kategorileri ve bilginin formlarını, kalıplarını sağladığı için, bilginin mümkün olduğunu söylemişti. O bilginin, bu a priori kalıplarının insandan, içeriğinin ise dış dünyadan, insanın dışındaki gerçeklikten geldiğini savunmuştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye a priori, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formları kadar içeriğinin de zihnin eseri, ürünü olması gerektiğini savunur. Demek ki, bilginin tüm ögeleri zihnin eseridir.
    Hegel'e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel'e göre, şu sonuç çikar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel'in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı'dan başka bir şey değildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist'in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiğine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının işleyişinde olduğu kadar, doğada da açığa çikar.
    Yani, Geist kendisini Hegel'e göre, doğada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliğin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaşilabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalismaktadir. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaşilır bir varlık haline gelme çabasidir.

    Düşünce ile varlığın, mantık ile metafiziğin bir ve aynı gerçekliğin iki farklı yüzü olduğunu söyleyen Hegel'de Mutlak Zihin statik bir varlık değil, fakat dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık değil, fakat özel bir bakış açısından görüldüğünde, dünyadır. Hegel'in dinamik bir süreç olarak betimlediği bu mutlak varlık, onun diyalektik adını verdiği üçlü adımlardan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. İşte dünya, varlık, kültür ve uygarlık dediğimiz herşey, Mutlak Zihnin üçlü adımlarından oluşan diyalektik hareketlerinden meydana gelir. Evren, kendisinde mutlak Aklın amaçları ya da hedeflerinin gerçekleştiği bir evrim sürecidir.
    Hegel'in bu anlayışı, teleolojik ya da organik bir anlayıştır. Evrimde en önemli şey, başlangıçta varolandan ziyade, sonuçta ortaya çikandir. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında gerçekleşir. Mutlak olan özü itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla ilgilenir; o, bir evrenin başka bir evreden nasıl zorunlu olarak çiktigini göstermek durumundadır. Bu hareket doğada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak gerçekleşir. Hegel'e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci betimleyebilir. Düşünür evrenin anlamını bildiği, evrensel dinamik aklın kategorilerini, işlemlerini yakaladığı zaman, en yüksek bilgi düzeyine yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel evrimiyle çakisi; öznel düşüncenin evrimi ve kategorileri, evrenin kategorileriyle bir ve aynıdır. Düşünce ve varlık özdestir.

    Yöntem: Mutlak varlığın bilgi ya da düşünce süreciyle doğal süreci kapsayan gelişme süreci, Hegel'e göre, diyalektik yoluyla gerçekleşir. Diyalektik, hem düşünmenin hem de bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünme de varlık da hep karşitların içinden geçerek, karşitları uzlaştırarak gelişir. Felsefenin görevi şeylerin doğasını anlamak, şeylerin doğasının, varoluşunun, özünün ve amacının ne olduğunu bildirmek ise eğer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem olmak durumundadır. Yöntem, evrendeki rasyonel süreci yeniden yaratıp ifade etmelidir. Bu amaca ise, Hegel'e göre, gizemli bir biçimde, dahinin sezgileriyle veya daha özel bir yolla ulaşilamaz.
    Hegel felsefenin, Kant'ın da belirtmiş olduğu gibi, kavramsal bilgi olduğunu öne sürer. Fakat biz gerçekliği soyut kavramlarla tüketemeyiz; zira gerçeklik, soyut kavramların gereği gibi yansıtamayacağı, hareket halindeki dinamik bir süreçtir. Çünkü gerçeklik olumsuzlamalarla, çeliskilerle ve karşitlıklarla doludur. Bir şeyi gerçekte olduğu şekliyle anlatabilmek için, Hegel'e göre, onun hakkındaki tüm doğruları ifade etmemiz, onun tüm çeliskilerini belirtmemiz ve bu çeliskilerin nasıl uzlaştırıldığını göstermemiz gerekir. Bu ise, diyalektik yöntemle olur.
    Buna göre, düşünce diyalektik olarak ilerlediğinde, en basit, en soyut ve içerik bakımından en boş olan kavramlardan daha kompleks, daha somut ve daha zengin kavramlara doğru ilerler. Hegel'in diyalektik yöntem adını verdiği bu yönteme göre, biz işe soyut ve tümel bir kavramla başlarız (tez); bu kavram bir çeliskiye yol açar (antitez); birbirlerine çelisik olan bu iki fikir, ilk iki kavramın bir birliğini ifade eden üçüncü bir kavramda uzlaştırılır (sentez). Yeni kavram da yeni birtakım problem ve çeliskilere yol açar, öyle ki bunların da başka kavramlarda çözümlenmesi gerekir. Diyalektik süreç, bundan dolayı kendisinde tüm karşitlıkların hem barındığı ve hem de çözüldügü, nihai ve en yüksek kavrama ulaşilıncaya kadar sürer.
    Bununla birlikte, tek bir kavram, en yüksek kavram bile olsa, bütün bir gerçekliği göstermez. Tüm kavramlar yalnızca kısmi doğrulardır. Bilgi bütün bir kavramlar sisteminden meydana gelir. Doğruluk ve bilgi, tıpkı rasyonel gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir mantıksal süreçtir. Buna göre, bir düşünce zorunlu olarak başka bir düşünceden çikar; bir düşünce, başka bir düşünce meydana getirmek üzere kendisiyle birleşeceği düşüncede, bir çeliskiye yol açar. Diyalektik hareket düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini açmasıdır.
    Hegel'e göre, filozofun yapması gereken şey, düşüncenin tanımlanan şekilde kendi mantıksal akışını izlemesine izin vermektir. Bu süreç tam olarak ve gereği gibi gerçekleştirildiğinde, dünyadaki süreçle bir ve aynı olan bir süreçtir. Hegel'e göre, Mutlak'ın, Geist'in diyalektik hareketinin birinci adımında O, kendisindedir. Burada Geist, henüz bir imkanlar ülkesidir. O, kuvve halinde olan gücünün henüz gerçekleştirmemiştir (Tez). Bununla birlikte, onun kendisini bilmesi, tanıması için, Geist'in kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir.
    Geist, Mutlak Zihin bu amaçla kendisini ilk olarak doğada gerçekleştirir (Antitez). Doğa, dünya dediğimiz şey, Hegel'e göre, karşitlaşmış, farklılaşmış hale gelen mutlak varlıktır. Soyut ve farklılaşmamış halde bulunan İde'nin tek tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. O, şimdi kendisinden başka bir şey olmuş, özüne aykırı düşmüştür. Geist, Mutlak Zihin doğada kendisine yabancılaşmış, kendi özü ile çelisik bir duruma düşmüştür. Bu çeliski, diyalektik sürecin üçüncü basamağında, kültür dünyasında ortadan kalkar (Sentez). Bununla da, Geist yeniden kendini bulur, kendine döner, ancak o, bu kez bilincine tam olarak varmış, özgürlüge kavuşmuş durumdadır. Çünkü, Geist'in yasası, doğal dünyada zorunluluk, buna karşin kültür dünyasında özgürlüktür.

    Kültür felsefesi: Geist, kendisini kültür dünyasında diyalektiğin üçlü hareketi gereğince, Sübjektif Geist (Öznel Ruh), Objektif Geist (Nesnel Ruh) ve Mutlak Geist (Mutlak Ruh) olarak açar. Buna göre, subjektif Geist en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendisine yönelmiş özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır. O, henüz gelişmemiş bir ruh halindedir ve bu haliyle antropoloji biliminin araştırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doğadan tümüyle sıyrılamadığı bu aşamada, ona karşilık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aşamada 'duygu' ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en gelişmiş ve tamamlanmış şekli 'kendini hissetme'dir ve bu bilince giden bir ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aşamalarından geçerek kendini özgür bir Ben (Ruh, Zihin) olarak tanır.
    O, bundan sonra başka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, Geist kendisini Nesnel Ruh olarak gerçekleştirir ve ortaya ahlaklılık ve Devlet çikar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten nesnelliğe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel Ruh ortaya çikmis olur. Tarih dediğimiz şey, Hegel'e göre, halklarda beliren Ruhun gelişmesinden başka bir şey değildir. Tarihin belli bir anında, belli bir halk, Ruhun gelişmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleşmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıması, mutlak Ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eğilimlerin alanında, herkes işçin geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet şeklinde kabul eden Ruh, bütün koşullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü farketmeye başlar. Böylelikle, Mutlak Ruh haline gelir.
    Mutlak Ruh da üç adımlı bir hareketle gerçekleşir. Onun birinci aşaması sanat (tez), ikinci aşaması ise dindir (antitez). Buna karşin, onun üçüncü aşaması felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel'e göre, hem sanatın hem de dinin aşilması ve onların içlerinde taşidıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır. Felsefe, Geist'ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak kavrar.


  7. #52
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Halikarnas Balıkçısı

    Girit'te doğmuştur (1886). Asıl adı Cevat Şakir Kabağaçlı olup Abdülhamid dönemi devlet adamlarından Şakir Paşa'nın oğludur. Çocukluğunun bir bölümünü babasının büyükelçi olarak bulunduğu Atina'da geçirmiş, İstanbul'da Büyükada Mahalle Mektebi ile Robert Kolej'de okumuştur (1904). Daha sonra İngiltere'ye giderek Oxford Üniversitesi'nde "Yeni Çağlar Tarihi" okumuştur (1904). Cevat Şakir yurda döndükten sonra, çeşitli dergilerde yazılar yayımlamağa, çevirilen yapmaya başlamıştır. Bu arada Diken, İnci, Resimli Hafta, Resimli Ay, Resimli Gazete gibi dergilere resim, karikatür ve yeni bir tarzla "tezhip" ler de yapmış, öyküler yazmıştır.

    Cevat Şakir'in Resimli Hafta'da yayımlanan (1925) "Hapishane İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?" başlıklı yazısı "Asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizildiklerini" öne sürdüğü gerekçesiyle İstiklâl Mahkemesi'nce sakıncalı görülmüş ve Cevat Şakir üç yıl Bodrum'da "kalebentliğe" mahkum edilmiştir (1925).

    Cezasının bitiminden sonra Bodrum'da kalan Balıkçı, 1947 yılında İzmir'e yerleşmiş, gazetecilik ve turist rehberliği yapmıştır. Kendisine 1971 yılında Kültür Bakanlığı'nca Devlet Kültür Armağanı verilen Halikarnas Balıkçısı 1973 yılında İzmir'de ölmüş, vasiyeti üzerine Bodrum'da bir tepeye gömülmüştür.

    Yazın Yaşamı

    Cevat Şakir, daha Robert Kolej'in son sınıfında iken İkdam gazetesinde yazmaya başlamış, çeviriler yayımlamıştır (1904). İngiltere'den döndükten sonra yazı ve çevirilerini sürdüren Cevat Şakir'in ilk öyküleri heyecan öğesini öne çıkaran magazin öyküleridir. Kendisi şöyle demektedir:

    "İsmini cismini unuttuğum bir çok yerlere de yazılar yazıyor, resim ve karikatürler yapıyordum. Fakat bunların çoğu istediğim gibi değildi. Kendi gönlüme göre yazdıklarım için, bunları halk anlamaz diyorlardı. Benim istediğim gibi değil, başkalarının istediği gibi yazmanın tadı kalmıyordu."

    Cevat Şakir, yazar kimliğini de düşünce adamı kimliğini de asıl anlamda Bodrum'da kalebentliğe mahkum edilmesinde sonra bulacaktır. 1926 yılından itibaren Halikarnas Balıkçısı imzasıyla yazmaya başlayacak olan Cevat Şakir, Bodrum'a varışından sonra kendisinde meydana gelen bu dönüşümü şöyle anlatmaktadır: "Heyy! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. (...) Çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak! Şükran! Kıyamet kopuyar. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, başıma avuç avuç akıttım.(...) Dizüstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. Babıâli yokuşunun boyunduruğuna vurulmuş olan Cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığıla dururken, onun ortasında- içinde bir milyar kuş sanki sevinçle cıvıldaşarak- Halikarnas Balıkçısı irkilip, dikilmeye koyuluyordu. Yerde bir kalıp kalıyordu. Onun içinden başka bir insan kalkıyordu."

    Bu başka insan, hem o günlere kadar yazınımızda hemen hiç görülmeyen denizi, deniz insanlarını benzersiz bir şiirsellikle anlatacak bir öykücü / romancı hem de sonraki yıllarda Mavi Hümanizma diye nitelenecek bir hareketi başlatan bir kültür adamı olacaktır. Onun Anadolu uygarlığına ilişkin ilginç görüşleri ve sonraki yıllarda turistik nitelik kazanacak olan "Mavi Yolculuk" gezileri dolayısıyla Bodrum, uluslar arası bir üne kavuşacaktır.

    Yapıtları

    Öykü:

    Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Ege'nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege'den (1972 Önceki kitaplardan seçmeler ve yeni öyküler), Gençlik Denizlerinde (1973).

    Roman :

    Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1956), Uluç Reis (1962), Turgut Reis (1966), Deniz Gurbetçileri (1969),

    İnceleme:

    Anadolu Efsaneleri (1954), Anadolu Tanrıları (1955), Anadolu'nun Sesi (1971), Asia Minor (19..), The Civilization of Western Asia Minor (19..), An Outline of History of Turkey (19..), Mektuplarıyle Halikarnas Balıkçısı (1976-Haz: A. Erhat), Düşün Yazıları (1981- Haz: A. Erhat )


  8. #53
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Honore De Balzac

    1799’da Tours’da dünyaya geldi. Basası Bernard François Balss elli bir yaşındayken on dokuz yaşındaki bir genç kızla evlenmişti.
    Balzac’ın imparatorluk yönetiminde memur olarak çalışan ve Fransız Devrimi’nin evladı olan babası Bernard François Balss elli bir yaşındayken, ondokuz yaşındaki bir genç kızla evlenmişti. Bu evlilik 1799’da Tours’da doğacak olan Balzac’ın tüm yaşamı boyunca derin izler bıraktı. Zira Balzakc’ın romanlarında kötü evlilik yapmış kadınlar, özel yaşamın dramları ve çiftlerin yozlaşması vardı. “Dönemin ilerici ideallerine bel bağlamış liberal bir babanın karşısında, kuşkusuz zorla doğurmuş çocukları fazla sevmeyen ve yalnız bir yaşamın üzüntüsüyle kendi içine kapanan bir anne yer alıyor” Balzac’ın yaşamının ilk dönemlerinde.
    Aile 1814’te Paris’e taşındı ve Honore de Charlemagne Lisesi’nin öğrencisi oldu. Babası onun noter olmasını istiyordu. Fakat Balzac babasının çizdiği hayatın dışına çıkarak, önce Hukuk okudu ve sonra da yazar olmaya karar verdi. Dönemin siyasi şartları ve moda olan Saint-Simonculuk onu da etkilemişti. Liberal bir babanın karşısında dönemin solculuğunu yaşamak Balzac’ın hayatında yalnızlık ve yoksulluğa sebep oldu. Ve bu da yazarlık hayatı boyunca etkin olacak ikinci durumu doğurmuştu.
    İlk eseri Cromwell bir tiyatro eseriydi. O dönemde edebiyatta başarılı olmak için tiyatro eserleri yazmak, hikaye ile uğraşmak gerekiyordu. Cromwel de böyle bir şartta ortaya çıktı. Fakat eser tam bir başarısızlık örneğiydi. Bu dönem parasızlık dönemiydi Balzac için. O da takma adlarla kısa romanlar yazıyordu. Bu romanların genel karakteri de romantizme yergi içermesiydi.
    Bu sıralar özel hayatı da çok çalkantılı geçiyordu. İki kız kardeşi evlendi ve bunlardan Laurence, evlilikte bir cehennem hayatı yaşadıktan sonra 1825’te terk edilmiş olarak öldü. Balzac’ın hayatının üçüncü aşaması da bu dönemde gerçekleşti. Kendisinden oldukça yaşlı bir kadın olan Laure’de Berny’e aşık oldu. “Bu kadın onda her şeyin yerini tutacaktı; anne, metres, onu topluma sokan ilk kişi ve yapacağı tehlikeli girişimlerdeki mali destekçisi. Madame Balzac, karışlaştığı ilk ‘otuz yaşındaki kadın’ idiyse, Madame Berny de Balzac’ın dünyasından hiç çıkmayan, olgun, çoğunlukla hayal kırıklığına uğramış (kendileri çoktan yaşadıkları halde), esas olanı öğrettikleri genç insanları seven bütün o kadınların modeliydi: Madame de Mortsauf (Vadideki Zambak) veya Madame de Bargeton (Sönmüş Hayaller).” İşte böyle bir zeminde özel yaşamı ile edebi kişiliği arasında gidip gelen hayatı onun ilerideki eserlerinin de ilhamı olacaktı. Zira bu dönem çok başarısız bir edebi yaşam söz konusuydu. Ve bundan sonraki hayatı da başarısızlıkların yargılanması üzerine inşa edilecek ve ileriki eserler de bu dönemin karakterleri çok usta bir üslupla anlatılacaktı.
    Başarısız birkaç iş denemesinden sonra Balzac, “Şuanlar” adlı eserini kaleme alır. Bu eser tarihi bir romandır. Bunun hemen akabinde evlilik müessesesini sorgulayan Evliliğin Fizyolojisi ve Özel Yaşamdan Sahneler’i yayımlar. Yine bu dönemde Le Voleur’da “Paris Mektupları” adlı politik fıkralar yazmaya başlar. Modern gazeteciliğin doğuşuna tekabul eden bu dönemde, Balzac bir hayli ünlenir. Onun hayatında hep yer edecek bir meslektir artık gazetecilik. Otuz yaşının üzerinde gerçekleşen bütün bu olaylar, “bütünleşme ve onaylanma” düşleri olan Balzac’ı kamçılar ve çok cüretkar bir tutum içine sokar. Sık sık aristokratik çevrelere girip çıkmaya başlar. Ve hatta metres olarak Castries markizini isteyecek kadar götürür onu.
    Balzac, bütün bunların verdiği hızla, günde on sekiz saat çalışmaktadır; haziran 1832’de delirmenin eşiğine gelir. Otobiyogratif bir roman olan Louis Lambert bu bunalımın izlerini taşır; yaralanmış, coşkulu ve romantik bir entelektüel tip olan Louis delirerek ölür.
    Balzac aslında bu gidip gelmeler arasında artık bir efsaneye dönüşmüştür. Romanlar birbirini izler. Ve esas önemli olan dönemin şartlarıyla ilgili tahlilleridir. Balzac’a göre Fransız Devrimi adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri son vermek bir yana bunları daha güçlendirmiş, binlerce insanı dışlamış, marjinalleştirmiştir. “sefalet nedeniyle suç işleyenler, gelecekten umudu kalmamış gençler, Napolyon yasalarıyla çocuklaştırılmış kadınlar. Modern dünya acımasızdır; erkekler ve kadınlar bu dünyada acı çekmektedir. Liberalizm bencilliklerin artışını ve çıkarcı ahlakı teşvik etmiş bir yalandır. Köy hekimi (Köy Hekimi romanından) Benassiz, birey olarak acı çekmiş olduğu için, içinde bulunduğu toplumu eleştirel bir biçimde yansıtma gücüne sahip yaralı bir yürektir; Balzac’da en romantik olan şey acının vicdanı yarattığı gerçeğidir.” Gerçek dünyada yolunu şaşırmış dahi bir delinin arayışı olan Mutlak peşinde’de kişinin yıkıcı güçlerini ele alır.
    Artık bir nevi kendini anlatmaya çalışır Balzac. Bu dönemden sonraki romanlarında hep bu izleri taşır. Ve en önemlisi başarısız dönemdeki kahramanları geri döndürerek onları yeniden hayata geçirmeye çalışır. Ve bu onun meşhur “İnsanlık Komedisi” modelini yaratacaktır. Bu yeniliği ilk “Goriot Baba”da uygulamaya geçirir.
    1835’de La Chronique de Paris adlı bir gazeteyi satın olar. Fakat yine hızla yazmaktadır. Gününün çoğunluğunu yazmakla geçiren Balzac yine çıldırı noktasına gelir ve bu dönemde Vadideki Zambak ortaya çıkar. Hemen akabinde de bir kriz geçirir. Yine onun hayatında önemli bir yer işgal eden “sevgili” diye andığı Madame Berny ölür. La Chronique de iflas eder ve Balzac ile yayıncı Bulloz arasında ciddi sorunlar çıkar.
    1836 sonunda “Yaşlı Kız”ı La Presse’e on iki fasikül halinde yayımlatarak yeni bir gazeteciliğin başlangıcını oluşturur. Balzac bir hayli yıpranmıştır artık. Fakat İnsanlık komedyası’na hızla devam eder. Bu arada üç sayı çıkacak bir gazetenin sahibi olur.
    1845’te İnsanlık Komedyası için bir taslak hazırlar. Bu taslakta 137 roman ve 2000 kişilik karakter söz konusudur. Fakat Balzac bu projeyi hayata geçiremeden 18 Ağustos 1850 yılında ölmüştür. Ömrünün son döneminde kaleme aldığı Cesar Brittoeau, Bette Abla, Esrarlı Bir Vakıa, İki Gelinin Hatıraları ve Kibar fahişeler onun doruk noktaya çıktığı romanlardır. Bu romanlar aynı zamanda romantik çağın gündüz ve geceden oluşan iki yüzüyle gösterdiği ve artık geceden başka bir şey olmayan bir dünyanın kesin kararmasını anlatan romanlardır. Yani kısaca Balzac romantik çağın sonunun romanın yazar ve arkasında bir çok haciz davası bırakarak ölür.


  9. #54
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Ocak.2008
    Nereden : ---
    Mesajlar: 15.623
    Konular: 1.425
    Aldığı Beğeniler: 525

    Standart

    Hz. Ali (599-662)
    Hz. Ali (radıyallahü teâlâ anh), Resulullahın damadı, Hz. Ömerin kayınpederidir. Resulullahın amcası olan Ebu Talibin dördüncü oğludur. Nesebi, Ali bin Ebi Talib bin Abdülmüttalib olup, Resulullahın nesebiyle ikinci babada [atada] birleşir. Neseb yönünden bundan yakın yoktur. Ama, üstünlük sırası, hilafet sırasıdır. İslam halifelerinin ve ismen Cennetle müjdelenen on kişinin dördüncüsüdür. Ehl-i beytin birincisidir. Allahü teâlânın arslanı idi. Çeşitli hadisi şeriflerde meth edildi. Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Evliyanın büyüğü, vilayet yolunun reisidir. Her tarikatta herkese Vilayetin feyizleri ve marifetleri Hz. Aliden gelmektedir.


    Hz. Ebu Bekir Hz. Aliyi görünce buyurdu ki: Resulullahın huzurunda, makam yönünden en üstününe ve yakınlık yönünden yakınına ve kanaat yönüyle zenginine bakarak mesrur olmak isteyen, Ali bin Ebi Talibe baksın.


    Hicretten 23 yıl önce Mekkede doğdu. Annesi, Fatıma bint-i Esed bin Haşim idi. On yaşında iken iman etti. İslamiyeti kabul ettikten sonra, bütün Mekke devrini teşkil eden on üç sene Peygamber efendimizin yanında, O’nun huzur ve hizmetlerinde bulundu. Peygamber efendimizin sevgi ve iltifatlarına kavuştu. Mekkeli müşriklerin bütün eza ve cefalarına katlanarak Peygamber efendimizin en yakın yardımcılarından oldu.

    Resulullaha hicret için müsaade edilince, her tehlikeyi göze alarak, O’nun yatağına yatıp, hiç kimseden çekinmedi. Ertesi gün kendisine emanet edilen şeyleri sahiplerine verip, Mekke-i mükerremeden yola çıktı ve Peygamber efendimize Kuba’da yetişti.

    Bütün gazalarda kahramanlıklar gösterdi. Yalnız Uhudda on altı yerinden yaralanmıştı. Tebük gazasında, Medinede muhafız olarak bırakılmıştı. Âyet-i kerime ile meth ve sena buyurulmuştur.
    Peygamber efendimiz vefat edince, o yıkayıp kefenledi. Bu son mübarek vazife, ona ve Hz.Abbas, Üsame bin Zeyd, Fadl ve Kusem’e nasip oldu. Definden sonra halife seçilen Hz.Ebu Bekire biat edip onun devlet işlerini yürütmede istişare ettiği zatlardan oldu ve kadılık (hakimlik) görevlerinde bulundu. Hz. Ömerin halifeliğine de biat edip, halifenin danışmanı ve hakimliğini yaptı. Hz. Osmanın da halifeliğine biat edip, hilafet işlerinde onun vezirliğini yaptı.

    Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra 656 (H. 35) Zilhicce ayında halife oldu. Hz. Osmanı şehid edenlerin cezalandırılmaları hususunda çıkan ictihad ayrılıklarından dolayı karşı karşıya gelen iki ordu arasında tam anlaşma olmuştu ki, Abdullah bin Sebe ismindeki yahudi, gece karanlığında grubu ile birlikte Basralıların üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Üç gün savaş devam etti. Cemel (Deve) Vak’ası olarak bilinen bu hadisede Aişe-i Sıddıka esir alınınca, Hz. Ali hürmet ve ikram edip Medine’ye gönderdi. Bir sene sonra Sıffin denilen yerde Hz. Muaviyenin ordusu ile yüz günde doksan meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmi beş bin, karşı taraftan kırk beş bin kişi şehid oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifi ile antlaşma olunca, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara harici denildi. Halid bin Zeydi, bunlara nasihat için gönderdi ise de, faydası olmadı. Bunların üzerine yürüyüp, perişan etti. Hariciler, kendisine çok iftira ediyorlar.

    Hz. Ali, haricilerden Abdurrahman ibni Mülcem tarafından kırkıncı [40] yıl Ramazanın onyedinci Cuma günü, sabah namazında, kılıçla alnına vurularak yaralandı. İki gün sonra şehid oldu. Kufede yani Necef denilen yerde medfundur.

    Resulullah, Hz. Alinin İbni Mülcemin kılıcı ile şehid olacağını bildirmişti. Hz. Ali, İbni Mülcemi gördükçe; mübarek başını gösterip, (Bunu ne zaman kana bulayacaksın) buyururdu. İbni Mülcem de, (Ya Ali, bu kötü işi, Peygamberimiz bildirmiştir. Sen beni öldür de, kıyamete kadar lanete maruz kalmayayım) derdi. Hz. Ali de, (Öldürmeden önce ceza olamaz) buyururdu.

    Hz. Ali, şehid edileceği gün sabah namazına giderken yolda şu beyti okuyordu:

    Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez.

    Ölüm gelince artık feryad fayda vermez.

    Hz. Alinin kızı ve aynı zamanda Hz. Ömerin hanımı olan Ümmü Gülsüm, hadiseyi duyunca (Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında suikasde uğradı) dedi.

    Hz. Ali, ölmek üzere iken (Yeminle söylüyorum ki umduğuma kavuştum) buyurdu. Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Vefatına yakın da şöyle buyurmuştu: (Tabutumu Arneyn’e götürün, orada ışık saçan bir kaya vardır. Beni oraya defnedin.) Öyle yaptılar ve buyurduğu gibi buldular. (Şevahid)


    Hz. Alinin Hz. Fatımadan Hasan, Hüseyin ve Muhsin adında 3 erkek, Zeynep ve Ümmü Gülsüm adında iki kızı olmuştur. Muhsin küçük yaşta iken vefat etmiştir. Hz. Fatımadan sonra evlendiği hanımlarından da başka çocukları olmuştur.


    Hz. Ali, buğday benizli, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri ve siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı idi. Sakalı sık olup savaşta uzatırdı ve omuzlarına kadar yayılırdı. Son zamanlarda saçı ve sakalı pamuk gibi beyaz olmuştu.



    Hz. Ali ve Hz. Fatıma ve çocuklarının herkes üzerinde hakları vardır. İnsanların en şereflileri onlardır. Onlara tazim, dinimizin emridir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Ali Cennettedir.) [Tirmizi, İbni Mace, Taberani, ibni Asakir, Beyheki, Darekutni, Hakim, Ebu Nuaym, ibni Sa’d]

    (Ali’yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder.) [Nesâî]



    (Ali’yi sevmek, ateşin odunu yaktığı gibi, müslümanların günahını yok eder.) [İ. Asakir]

    (Ali’ye düşman olanın düşmanı Allahtır.) [Ramuz]



    (İlim on kısımdır. Dokuzu Ali’de, biri diğer halktadır. O, bu biri de onlardan iyi bilir.) [E. Nuaym]

    (Ali’nin yüzüne bakmak ibâdettir.) [Hakim]



    (Ali’yi seven, beni sevmiştir. Ona düşmanlık, bana düşmanlıktır. Onu inciten beni incitmiştir. Beni inciten de elbette Allahı incitmiş olur.) [Taberânî]

    (Ben kimin mevlası [efendisi] isem, Ali de onun mevlasıdır!) [Nesai]



    (Ya Ali, senin sevdiğini sever, senin buğzettiğine buğzederim.) [Taberânî]

    (İmanın alametleri vardır. Birinci alameti Ali’yi sevmektir.) [M. Ç. Güzin]



    (Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır.) [Deylemî]

    (Ali’yi sevmek, iman, ona düşmanlık, nifak alametidir.) [Kurret-ül-ayneyn]



    (Ya Ali, bana, Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur.) [Buharî]

    (Ya Ali! Fatıma bana senden daha sevgilidir. Sen bana, ondan daha kıymetlisin.) [E. Kirâm]



    (Her şeyin bir kanadı vardır, bu ümmetin kolu kanadı da Ebu Bekir ve Ömer’dir. Her şeyin bir kalkanı vardır, bu ümmetin kalkanı da Ali’dir.) [Hatîb]

    (Bir kimseyi, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’den üstün gören beni yalanlamış olur.) [Râfi'î]



    (Cebrail dedi ki: Allah buyuruyor ki "Her ümmet kıyamette susuzluk görecek, yalnız Ebu Bekir Ömer Osman ve Ali’yi sevenler müstesna.) [Râfi'î]

    (Şu dört kişinin sevgisi bir münafığın kalbinde toplanmaz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali) [İbni Asâkir]



    (Allah, namazı, zekâtı ve orucu farz ettiği gibi, Ebu Bekiri, Ömeri, Osmanı ve Aliyi sevmeyi de farz etti) [Vesile]

    (Başınıza Ebu Bekir gelince, onu zahid ve ahirete ragıb bulursunuz. Başınıza Ömer gelince, onu kuvvetli, emin ve Allah yolunda kimseden çekinmez görürsünüz. Başınıza Ali gelince, hadi ve mühdi olur. Sizi doğru yola götürür bulursunuz) [Hakim, İ.Ahmed]



    (Sünnetime ve hulefa-i raşidinin yoluna sımsıkı sarılın!) [Buharî]

    (Ebu Bekri Sıddık vezirim ve benden sonra halifemdir. Ömer benim lisanım üzerine konuşur; amcam oğlu Ali kardeşimdir, bayrağımı taşır. Osman benden, ben de Osmandanım.) [Taberânî]



    (Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir, dinde en sağlam olanı Ömer, en hayalısı Osman, en iyi hüküm vereni ise Alidir.) [İbni Asâkir, Ebu Ya’la]

    (Her peygambere eşraf ve kerimden 7 kimse verildi. Bana ise 14 kişi verildi. Ali, Hasan, Hüseyin, Cafer-i Tayyâr, Hamza, Ebu Bekir, Ömer, Mus'ab ibni Umeyr, Bilâl, Selman, Ammar, Abdullah ibni Mes'ud, Mikdat ve Huzeyfe ibni Yemani) [Hâkim, Ebu Nuaym]



    (Ensara, Ehli beyte, Ebu Bekir ve Ömere ancak münafık buğzeder.) [İ.Asâkir]

    (Ya Ali, müşrik olan bazı kimseler sana aşırı bağlılık gösterecek, sende olmayan şeyleri, sana söyleyecekler ve Ebu Bekirle Ömeri kötüleyecekler. Allah onlara lanet etsin.) [Darekutni]

    (Ya Ali! Sen İsa gibisin! Yahudiler, Ona düşman oldu. Mübarek annesi Meryem’e iftira etti. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan dereceden daha yukarı çıkardılar.) [İ. Ahmed]

    Hz. Ali bu hadis-i şerifi haber verdikten sonra, (Benim yüzümden iki türlü insanlar helak olur. Birisi, beni aşırı severek, bende olmayan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup, birçok iftira yaparlar) buyurdu. Bu hadis-i şerifte, hariciler, Yahudilere; Eshâb-ı kirâma düşmanlık edenler de, Hıristiyanlara benzetilmiştir.




    Allah hepsine Cenneti söz vermiştir
    Hz. Ali, Medine'ye hicretle şereflenen, Allahın övdüğü muhacirlerden ve ilk iman edenlerdendir. Kur’anı kerimde buyuruluyor ki

    (Muhacirlerin ve Ensarın önce imana gelenlerinden ve Onların yolunda gidenlerden Allah razıdır. Onlar da Allahdan razıdır. Allah, Onlar için Cennetler hazırladı.) [Tevbe 100]

    Sadece Hz. Ali değil, Eshâb-ı kirâmın hepsi cennetlik idi. İşte bir âyet-i kerime meali:

    (Mekke’nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] va’detmiştir.) [Hadid 10]

    Âyet-i kerimede, sapıklara fırsat vermemek için, ve küllen vaadallahü husna buyuruluyor. Yani Allah hepsine Cenneti söz vermiştir buyuruluyor. Fazilet bakımından elbette, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi Mekke’nin fethinden önce Müslüman olup, bütün savaşlara katılanlar, Hz. İkrime, Hz. Vahşi gibi fetihten sonra Müslüman olanlardan üstündür. Ama hepsi de Cennetliktir.

    Allahü teâlâ, sadece Eshâbı kirâmın Cennetlik olduğunu bildirmekle kalmadı, o mübarek insanları sevip onların yolundan giden Müslümanlardan da razı olduğunu, onları da Cennete koyacağını bildirdi. İşte bir âyet-i kerime meali:

    (Muhacirlerin [Mekke’den hicret eden eshâbın] ve Ensarın [Medine’de muhacir eshâba yardım edenlerin] önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allah razıdır ve bunlar da, Allahtan razıdır. Allah bunlar için, altından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. Bunlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır.) [Tevbe 100]



    Allahü teâlânın zatı gibi sıfatları da sonsuzdur. Razı olması da sonsuzdur. Allah, Eshâbdan birkaç sene razı oldu sonra vazgeçti denilemez. Allah sözünden dönmez. Allahü teâlâ, ağaç altında sözleşme yapılan Eshâbdan da razı olduğunu bildirmiştir.

    İşte âyet-i kerime meali:

    (Ağaç altında, sana söz veren müminlerden, Allah razıdır. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.) [Fetih 18]

    Hz. Ali, ağaç altında söz verenlerden idi. Cabir bin Abdullah dedi ki, Resulullah, (Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu. [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi] Bu sözleşmeye, (Biat-ür-rıdvan) denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan razıdır. (İmam-ı Begavi Meâlimüttenzil)



    İbni Sebeciler, rafiziler, hurufiler, birkaç sahâbi hariç hepsine kâfir diyorlar. Allahü teâlâ, sahâbi düşmanlarına fırsat vermemek için, sadece Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi cihad edenlerin değil, evlerinde oturanların da cennetlik olduğunu bildirmiştir. İşte âyet-i kerime meali:

    (Müminlerden, oturanlarla malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı [Cennet] va’detmiştir; ama cihad edenleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.) [Nisa 95] Bu âyette de, “hepsi cennetliktir” buyuruluyor.

    Eshâb-ı kirâm birbirlerini çok sever ve birbirlerinin dostu idi. İşte âyet-i kerime meali:

    (İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve [hicret eden eshâbı] barındırıp yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır.) [Enfal 72]

    Eshâbı kirâmın birbirine karşı çok merhametli olduğunu bildiren bir âyet-i kerime meali de şudur:

    (Muhammed aleyhisselam, Allahın Resulüdür ve Onunla birlikte bulunanların [Eshâb-ı kirâmın] hepsi, kâfirlere karşı çetin, fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktır.) [Feth 29]



    Hz. Ali, Allah Resulünün damadıdır
    Hz. Ali, Peygamber efendimizin damadıdır. Resulullahla akraba olmak şerefi çok büyüktür. İmanlı olan her akrabası muhakkak cennetliktir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

    (Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.) [Deylemî]

    (Allahü teâlâ bana insanların en iyilerini sahâbi olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezir olarak, İslam dinini bildirmekte yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da eshar [hanım tarafından akraba] olarak ayırdı. Onlara dil uzatanlara Allahın, meleklerin ve bütün insanları lâneti olsun!) [Hakim]



    (Allahü teâlâ, bana eshâb ve akraba olarak en iyileri seçti. Birçok kimse, eshâbıma ve akrabama dil uzatır, kötülemeye çalışırlar. Böyle kimselerle oturmayın! Birlikte yiyip içmeyin, bunlardan kız alıp vermeyin.) [Dare Kutni]

    (Eshâbımı, zevcelerimi ve Ehl-i beytimi seven ve onlara dil uzatmayan, Cennette benimle beraber olur.) [Ramuz]



    (Esharımın [Hanım tarafından olan hısımlarımın] Cennetlik olmasını istedim. Rabbim de bu isteğimi kesin olarak kabul etti.) [Hakim]

    (Benimle evlenen veya kız alıp verdiklerim, Cehenneme girmez.) [Deylemî İ. Neccar]

    Sırf bu hadis-i şerifler bile Hz. Alinin cennetlik olduğunu göstermektedir.



    Hz. Ali de Bedire ve bütün savaşlara katılan ve âyetlerle övülen bir sahâbidir.

    Bedir ehlinin şanı için hadisi şeriflerde buyuruldu ki:

    (Bedir savaşına katılan Müslümanlar Cennetliktir.) [Dare Kutnî]

    (Allah Bedir ehline rahmetiyle tecelli edip şöyle buyurdu: "Ne yaparsanız yapınız, Ben sizi şimdiden affettim.") [Hâkim]

    (Cebrail geldi ve bana "Bedirde hazır olanları nasıl sayarsınız?" dedi. Dedim ki, Hayırlılarımızdır. Dedi ki, Melaikeden Bedirde bulunanlar da bizim nazarımızda meleklerin hayırlılarıdır.) [Buhârî]

    (Ya Halid, Eshâbı Bedirden birine nasıl söz söylersin? Eğer sen uhud dağı kadar altını infak etsen, onun derecesini bulamazsın.) [Hâkim]





    Hz.Alinin menkıbeleri

    Hz. Alinin menkıbeleri çoktur. Birkaçı şöyle:



    Sevgili Peygamberimiz Allahü teâlânın emriyle Mekke’den Medîne’ye hicret ederken Hz. Ali’ye kendi yatağında yatmasını, bıraktığı emânetleri sahiplerine vermesini söyleyerek buyurdu ki: (Bu gece yatağımda yat, uyu! Şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez!)

    Hz. Ali, Peygamber efendimizin emrettiği şekilde yattı. Resulullahın yerine, hiç korkmadan, kendi nefsini feda etmeye hazırdı.

    Hicret gecesi müşrikler, Resulullahın evinin etrafını sarmışlardı. Peygamber efendimiz, evden çıktı. Yasin-i şerif suresinin başından on âyet-i kerimeyi okudu ve bir avuç toprak alıp kâfirlerin başına saçtı. Sıhhat ve selametle aralarından geçip, Hz. Ebu Bekir’in evine ulaştı. Müşriklerden hiçbiri onu görememişti.

    Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip sordu:

    - Burada ne bekliyorsunuz?

    - Evden çıkmasını bekliyoruz.

    - Yemin ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak saçtı.

    Müşrikler, ellerini başlarına götürdüler. Hakikaten, başlarında toprak buldular. Derhal kapıya hücum edip içeri girdiler. Hz. Ali’yi, Resul aleyhisselamın yatağında görünce, Resul-i ekremin nerede olduğunu sordular. Hz. Ali cevap verdi:

    - Bilmem! Beni, onun muhafazasına memur mu ettiniz?

    Bunun üzerine Hz. Ali’yi tartakladılar. Kâbe’nin yanında bir müddet hapsettikten sonra bıraktılar. Hz. Ali, Resulullahın Kâbe-i şerifte devamlı bulundukları makama oturdu. Resul-i ekremde kimin nesi var ise, gelsin alsın diye nida ettirdi. Herkes gelip, nişanını söyleyerek emanetini aldı. Böylece emanetler sahiplerine teslim edildi.

    Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzin, Hz. Ali’nin kanadı altına sığındılar. Allahın arslanı Hz. Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere giderek dedi ki:

    - İnşâallah yarın Medine-i münevvereye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin!

    Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler. Sabah olunca, Hz. Ali, Resul-i ekrem efendimizin eşyalarını toplayıp, Peygamber efendimizin Ehl-i Beyti ve kendi akrabaları ile beraber yola koyuldu. Resulullaha, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kubâ’da yetişti.

    Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzuruna gidemeyecek bir hâle gelmişti. Resul-i ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmişti. Hz. Ali’yi görünce hâline acımış, Onu kucaklamış, mübârek elleriyle nârin, nâzik ayaklarını okşamış, kendisine afiyeti için dua buyurmuştu. Bunun üzerine Bekara suresinin, (İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini fedâ eder) mealindeki 207.ci âyeti kerimesi nazil oldu.





    Hz. Ali, Hendek savaşında müşriklerin en azılıları ile savaştı. Savaşın iyice şiddetlendiği 22. gün, Amr bin Abdûd adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi.

    Amr çok kuvvetli olup, ömründe hiçbir cenkten yenilerek dönmemişti. Yalnız Bedir cenginde yaralanıp düşmüştü. Yarası iyi olmuş, tekrar cenge gelmesiyle müşrikler kuvvet bulmuştu.

    Müslümanlardan kimse Amr’ın davetine cevap vermedi. Çünkü Resulullahtan emir bekliyorlardı. Amr’ın meydan okuması yedi kere devam etti. Yedincide Resulullah efendimiz, Hz. Ali’yi çağırıp huzuruna oturttu ve (Ya Ali, benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesaretle var! Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme! Ben, Hak teâlâdan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için duâ ediyorum) buyurdu.

    Hz. Ali kılıcını kuşanıp atına bindi. Avını gözetleyerek giden bir arslan gibi, Amr’ın önüne varıp dedi ki:

    - Ya Amr! Duydum ki sen Kâbe’nin karşısında ahdetmişsin ki, Kureyşten bir kişi senden iki şey istese, birini yaparmışsın.

    - Evet öyle söz verdim.

    - Biliyorsun ben Kureyş’tenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabul et! Birinci isteğim, Allahın birliğini ve Muhammed aleyhisselamın O’nun Resulü olduğunu kabul ve tasdik etmendir.

    - Bunu kabul etmiyorum, başka ne istiyorsun?

    - İkinci isteğim, bu iki kuvveti hallerine bırakıp, Mekke-i mükerreme’ye gitmendir.

    - Bunu kabul ettim, yalnız Ebu Bekir, Ömer ve Osmanın başlarını keserim.

    - Ey ahmak, benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?

    - Ya Ali, sen henüz gençsin, dünyanın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.

    - Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resulünün duası ile senin başını kesmek isterim.

    Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hz. Ali’ye doğru yürüdü. Hz. Ali de atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hz. Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu, bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hz. Ali’ye öyle bir fırlattı ki, eğer değseydi o devin ayak parçası ile helak olabilirdi. Hz. Ali de hemen geri dönüp Amr’ı öldürdü.

    Resulullah tekbir getirip buyurdu ki: (Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyamete kadar olan ibadetinden hayırlıdır.) (Mçgüzin)



    Peygamber efendimiz, kuş kebabını yemek için sofraya oturunca, (Ya Rabbi en çok sevdiğimi gönder de, şu kebabı onunla beraber yiyelim) dedi. Hemen Hz. Ali geldi, beraber yediler. (Tirmizi)


    Peygamber efendimiz, Muhacirlerle Ensarı birbirleriyle kardeş yapmıştı. Hz. Ali gözleri yaşlı, (Ya Resulallah, Eshâb-ı kirâmı birbirleriyle kardeş yaptın. Beni kimseyle kardeş yapmadın) dedi. Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Ya Ali, sen benim dünya ve ahırette kardeşimsin.) [Tirmizi]



    Kusuru var zannı ile Hz. Aliyi Peygamber efendimize şikayet ettiklerinde, Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Ali’den ne istiyorsunuz, o benden, ben de ondanım. Benden sonra Ali her müminin velisidir.) [Tirmizi] Aynı konuda Peygamber efendimize bir de mektup yazmışlardı. Mektup okununca Resulullah efendimizin rengi değişip buyurdu ki: (Allah ve Resulünü seven, Allahın ve Resulünün de kendisini sevdiği bir zat hakkında ne denebilir?) [Tirmizi]



    Peygamber efendimiz, Hz. Aliyi aile efradına vekil bırakarak, Tebük seferine çıktı. Münafıklar, (Resulullah, Aliden hoşlanmadığı için sefere götürmedi) dediler. Hz. Ali hemen silahlanıp yola çıktı. Resulullaha vasıl olup söylenilenleri anlattı. Peygamber efendimiz onların yalan söylediklerini, onu Medinede bıraktıklarına halife yaptığını bildirip buyurdu ki: (Ya Ali, sen bana, Harunun Musaya yakınlığı gibisin. Ancak benden sonra peygamberlik yoktur.) [Buhari]

    Harun aleyhisselam Hz. Aliye benzetilmiştir. Musa aleyhisselamdan sonra Harun aleyhisselam halife olmadı. Musa aleyhisselamın vefatından meşhur rivayete göre kırk yıl sonra vefat etti. Dediler ki, o vefat ettiğinde onu halife yapmadı. Rabbine münacat etmeye giderken onu yerine halife yaptı. (Mesabih)



    Hz. Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıştır. Bu savaşta Hz. Ali'nin gözleri ağrıyordu. Resulullah efendimiz onu çağırtarak gözlerine üfledi ve şifa bulması için Allahü teâlâya dua etti. Hz. Ali'nin gözlerinde bir ağrı sızı kalmadı.

    Bu savaşta, yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab, (Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır. Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir) diyerek Müslümanlardan er istedi.

    Bunun üzerine Hz. Ali, (Ben oyum ki, anam bana Haydar, Arslan adını takmıştır! Ben, ormanların heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir) diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi.

    Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Rüyasında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü. Hz. Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, Merhab'ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab'ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti. Başını, ikiye ayırdı. Merhab'ın başına inen kılıcın çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargâhında bulunan Ümm-i Seleme, (Merhab'ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim) demiştir.

    Hz. Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden sekizini öldürmüştür.

    Hayber gazâsından dönen Hz. Ali'ye Peygamber efendimiz: (Ya Ali, eğer halk, İsa'ya söylediklerini söylemeyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa için hastalarına verirlerdi. Seni şehid ederler. Âhırette havzımın üzerinde halifemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur) buyurunca, Hz. Ali şükür secdesi yaptı.




    Hz. Ali Hendek savaşında, çok kuvvetli olup müslümanlara zarar veren bir kâfir askerini altedip, yere yatırdı. Kılıcını çekti. Öldürmeden önce son defa islama davet etti. Yenilmeyi hazmedemeyen cengaver çabuk öldürsün diye kılıcı havada bekleyen Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü.

    Bunun üzerine Hz. Ali onun üzerinden kalktı, kılıcını kınına koydu. Onu öldürmekten vazgeçti. Ölümünü bekleyen kâfir, bu işten bir şey anlamadı. Hayretle kendisine sordu, (Kılıcını çekmiştin. Beni öldürmene hiçbir engel yokken neden vazgeçtin, neden öfken birden yatıştı?) Hz. Ali, (Ben kılıcımı Allah için vuruyordum. Ben Allahın arslanıyım, nefsin esiri değilim. Önce seni Allah için öldürecektim. Ancak, şahsıma karşı yaptığın hareketten sonra seni öldürseydim, nefsim için öldürmüş olabilirdim. Halbuki her yaptığımı Allah için yapmam lâzımdır.)

    Hz. Alinin bu sözü üzerine o pehlivan dedi ki, bu halis niyet ve bu fütüvvet sizde vardır. Dininiz hak dindir. Bana imanı telkin eyle. İmana geleyim. Hz. Ali ona kelime-i şehadet telkin edip, Müslüman oldu.



    Peygamber aleyhisselam (Fakirlikle öğünürüm) buyurunca, Hz. Ali, dünya malına hiç kıymet vermedi. Eline bin altın geçse, ertesi güne bırakmazdı. Hepsini fakirlere dağıtırdı. Resul-i ekrem bu yüzden Hz. Aliye (Sultan-ül Eshiya), yani cömertler sultanı buyurmuştur. Hz. Ali, Haydar [aslan], Kerrar [düşmana defalarca hamle eden], Ebüttürab [toprak babası], Esedullah [Allahın aslanı] gibi çeşitli isimlerle anılmıştır.



    Hz. Ali, yanına oturan fakir bedeviye (Bir isteğin mi var?) buyurur. Bedevi utancından diliyle bir şey söylemeyip işaretle bildirir. Hz. Ali, yanında bulunan iki giyeceğin ikisini de bedeviye verir. Bedevi sevinerek güzel bir beyit okur. Beyit Hz. Alinin çok hoşuna gider. Çocukları için ayırdığı üç altının hepsini bedeviye verir. Bedevi (Ey müminlerin emiri, beni kendi ailemin en büyük zengini ettin) der. Hz. Ali de, şu hadis-i şerifi nakleder: (Herkesin değeri, söylediği güzel sözlere, yaptığı iyi işlere göre ölçülür.) [M.Cami]



    Hz. Ali, hayvanlarını kuyudan su çekerek sulayan bir bedevi ile anlaştı. Kuyudan çekeceği her kova su için, bedeviden bir avuç hurma alacaktı. Hz. Ali su çekmeye başladı. Son kovayı çekerken, kovanın ipi kopup, kova, derin kuyunun içine düştü. Bedevi, kızgınlıkla Hz. Ali’nin mübârek yüzüne bir tokat vurup ücreti olan hurmayı da verdi. Hz. Ali mübarek elini uzatıp kovayı kuyudan çıkardı. Bedeviye verip oradan uzaklaştı. Bedevi, Hz. Ali’nin derin kuyudan kovayı çıkarmasına hayret edip, kendi kendine, eğer onun dini hak olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı çıkaramazdı. Küstahlık yapan el bana lâzım değil diyerek elini kesip Hz. Ali’nin evine gitti.

    Hz. Ali kapıyı açıp diğer elinde kesik elini tutan bedeviyi görünce, içeride bulunan Resulullaha haber verdi. Peygamber efendimiz, Bedeviye, niçin böyle hata ettiğini sordu. Bedevi, ağlayarak yaptığı küstahlıktan özür dileyip imana geldi. Resulullah, kesik eli yerine koyup dua buyurdu. Hak teâlânın izni ile eli sapasağlam oldu.




    Bir gün Hz. Ali, Hz. Fatımaya, Ya Fatıma, yiyecek bir nesne var mı çok acıktım dedi. Hz. Fatıma, şu anda hiçbir şey yok. Lakin mendil ucunda bağlı, altı akçe var. Onları al, pazardan birşeyler getir. Hem Hasan ve Hüseyin meyve istemişlerdi, onlar için de bir miktar meyve alırsın dedi.

    Hz. Ali o altı akçeyi alıp, pazara gitti. Yolda giderken, bir Müslümanın eteğine yapışmış birisini gördü, artık seni bırakmam, ya hakkımı ver ya da gel mahkemeye gidelim diyordu. O dertli adam ise, bir kaç gün daha bana mühlet ver diye yalvarıyordu. O da, hayır, benim de sıkıntım var diyordu.

    Hz. Ali bunların çekişmelerini görünce, yanlarına varıp, davanız kaç akçedir dedi. Altı akçedir dediler. Hz. Ali, bu müslümanı sıkıntıdan kurtarayım, Fatımaya bir yol ile cevap veririm diye düşündü ve altı akçeyi alacaklıya verip, o müslümanı ızdıraptan kurtardı.

    Hz. Ali bir zaman Fatımaya ne cevap vereyim diye tefekküre vardı. Bir miktar zaman üzüldü. Sonra, Fatıma Resulullahın kızıdır, buna bir şey demez, o da memnun olur dedi. Eli boş eve gelip, kapıyı çaldı. Hasan ve Hüseyin babalarının meyve getirdiklerini zan edip koşarak geldiler. Bir şey getirmediğini görünce ağlamaya başladılar. Hz. Ali Hz. Fatımaya, o altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım deyip olayı anlattı. Hz. Fatıma, ne güzel yapmışsın ya Ali, elhamdülillah bir müslümanı sıkıntıdan kurtarmışsın, Allahü teâlâ bize kâfidir, dedi.

    Hz. Ali, iki şehzadenin ağladıklarını görünce; mübarek gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dışarı çıktı. Resulullahın huzuruna varıp, cemali şerifini müşahede ederek, bu gamdan kurtulayım niyeti ile gitti. Zira bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resulullahın mübarek cemaline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gittikten başka, kalbine birçok sürurlar ve safalar hasıl olurdu. Onun için Hz. Ali, Sultanı kainat hazretlerinin mübarek ayaklarına yüz sürmeye gitti.

    Biraz gittikten sonra, yolda elinde bir besili deve tutan bir kişiye rast geldi. Hz. Aliye dedi ki, ey yiğit, bu deveyi satarım, alır mısın? Hz. Ali, hazır akçem yoktur dedi. O şahıs, sana veresiye veririm dedi. Hz. Ali, ne kadara verirsin diye sordu. Yüz akçeye veririm dedi. Hz. Ali, kabul, alırım deyince o şahıs da razı olup, öyle olsun dedi. Deveyi Hz. Aliye teslim etti.

    Hz. Ali, devenin yularından tutup biraz gittikten sonra bir başka şahsa daha rast geldi. O şahıs, ya Ali ne güzel deveymiş bu, bana satar mısın dedi. Hz. Ali, evet satarım dedi. O şahıs, daha fazla eder ama üçyüz akçeye bana verir misin diye sordu. Veririm dedi. O şahıs çıkarıp üçyüz akçeyi verdi Hz. Ali de deveyi teslim etti.

    Hz. Ali doğru pazara gitti. Yiyecekler ve meyveler alıp eve geldi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde şehzadeler sevinip meyveleri alıp yemeye başladılar. Hz. Fatıma, ya Ali bu akçeyi nereden aldın diye sordu. Hz. Ali meydana gelen hadiseyi anlattı. Ondan sonra yemeği yiyip, Allahü teâlâya hamd ettiler. Hz. Ali, şimdi ben, Resulullahın meclisine gideyim dedi ve kalkıp dışarı çıktı. Az gitmişti ki, karşıdan Resulullah göründü. Hz. Aliye tebessüm ederek buyurdu ki, (Ya Ali, deveyi kimden satın aldın kime sattın bilir misin?) Hz. Ali, Allah ve Resulü bilir dedi. Resulullah, (Ya Ali, sana deveyi satan Cebrail aleyhisselam, satın alan da İsrafil aleyhisselam idi. O deve Cennet develerinden idi. Ya Ali, sen o müslümanın sıkıntısını giderdiğin için, Allahü teâlâ razı oldu ve senin sıkıntını gidermek için bunu ihsan etti. Ahirette vereceğinin, ihsan edeceğinin hesabını ise Ondan gayri kimse bilmez) buyurdu.



    Ammar bin Yaser hazretleri dedi ki, Resulullah buyurdu ki: (Ya Ali, Allahü teâlâ seni bir zinet ile zinetlendirdi. Dünyayı terk etmek olan ve kendisine sevgili olan zühd ile zinetledi. Öyle takdir etti ki dünyadan birşeye nail olmayasın!)



    Hz. Ali namaza durunca dünya yıkılsa haberi olmazdı. Bir harpte Hz. Alinin mübarek ayağına bir ok saplanmıştı. Oku çıkaramadılar. Doktor geldi. (Bayıltıcı ilaç vermeli ki, ancak o zaman ok çıkarılır. Yoksa, bunun ağrısına tahammül edilemez) dedi. Hz. Ali (Bayıltıcı ilaca lüzum yok, ben namaza durunca çıkarın) buyurdu. Hz. Ali namaza başladı. Doktor da Hz. Alinin mübarek ayağını yarıp oku çıkardı. Yarayı sardı. Hz. Ali, namazını bitirince (Oku çıkardınız mı?) buyurdu. Doktor (Evet çıkardım) dedi. Hz. Ali (Hiç farkına varmadım) buyurdu. [İbni Mülcem bunu bildiği için Hz. Aliyi namaz kılarken yaralamış, şehit etmiştir.]

    Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim, Hz. Yusufun güzelliği karşısında da Mısır kadınları hayran olup, kendilerini öyle unutmuşlardı ki, ellerini kestiklerinden haberleri olmamıştı. Müminler de vefat anında Resulullah efendimizin güzel yüzünü görüp ölüm acısını duymazlar.



    Kays bin Haris anlatıyor:

    Birisi gelip Muaviye bin Ebi Süfyandan bir mesele sordu. Muaviye dedi ki, bunu git Aliden sor ki, o benden iyi bilir. O kişi, ben bu meselede senin cevabını isterim. Senin vereceğin cevabı Alinin cevabından çok severim dedi. Muaviye celallenip, sen ne bedbaht kişiymişsin. Muhakkak sen, Allah resulünün ilimde muazzez ve mükerrem tuttuğu kimseyi beğenmiyorsun. Resulullah buyurdu ki: (Ya Ali, bana, Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur.)

    Çok gördüm ki, Ömer onun ile meşveret ederdi. Eğer bir meselede müşkili olsa idi, Ali burada mıdır, derdi. Sen şimdi kalk, yıkıl karşımdan, Allahü teâlâ ayaklarına kuvvet vermesin.



    Amr bin el Cumi rivayet eder:

    Ben Resulullahın huzurunda oturmuş idim. (Ya Amr!) buyurdu. (Lebbeyk ya Resulallah!) dedim. (İster misin ki, Cennetin direğini sana göstereyim!) buyurdu. İsterim ya Resulallah dedim. O sırada Ali bin Ebi Talib oradan geçti. Buyurdu ki: (Bu kişi ve bunun ehli Cennetin direğidirler.)



    Hz. Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip neşelenmelerinin sebebini sorduğunda, onlar, bugün bayramımızdır dediler. Bunun üzerine Hz. Ali de (Günâh işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır) dedi.

    Hz. Ali buyurdu ki: (Bir taife beni Ebu Bekir, Ömer ve Osmandan üstün tutarlar. Bu taifenin gönüllerinde nifak vardır. Bununla ehli İslam arasına ihtilaf ve fitne salarlar. Bana Resulullah bunları haber verdi. Zahiren ehli İslam'a kardeş olduklarını söylerler. Batınlarında din düşmanıdırlar. Yalanı güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı şerifi iptal ederler. [Kur'an-ı kerimin hükmünü kaldırırlar.] Kötülük üzerine birbirleri ile yarışırlar. Resulullaha ve Eshâbı kirâmın büyüklerine dil uzatırlar. Hak teâlâ onları af etmez. Sünneti İslamı harap ederler. Bidat-ı seyyieleri yayarlar. O zamanda Resulullahın sünnetine yapışan kimse şehidlerin ve abidlerin efdalidir. Seadet onlarındır. (Fasıl-ül-hitab)



    Hz. Aliye dediler ki: Abdullah bin Sebe seni Ebu Bekir, Ömer ve Osman üzerine tafdil eder [üstün tutar]. Hz. Ali yemin ederek, vallahi onu öldürürüm buyurdu. Ya emir-el müminin! Sana muhabbet edeni öldürür müsün dediler. Elbette, benim olduğum şehirde olmasın buyurdu.

    Hemen bulunduğu şehirden sürdü. (Şevahid-ün nübüvve)



    Hz. Ali buyurdu ki: Ebu Bekir ve Ömer hakkında kalbimde iyilik ve güzellikten başka birşey bulundurmaktan Allahü teâlâya sığınırım. Nedir o kavimlerin hali ki, Kureyşin iki seyyidini kötülerler. Beni de öyle zan ediyorlarsa, ben o şeyden pakım, onların dediklerinden beriyim [uzağım]. Her kim ki o ikisini sever, muhakkak beni sever. Her kim o ikisine buğz eder, bana buğz eder. Bilmiş olun ki, muhakkak cümle insanların hayırlısı bu ümmette, Peygamberden sonra Ebu Bekri Sıddıktır. En önce Müslüman olan odur. Resulullahın en sevdiği odur. Allah indinde bu ümmetin en mükerremi odur. Bu ümmette Peygamber efendimizden sonra ondan efdal ve ondan hayırlı kimse yoktur. Ebu Bekirden sonra da, dünyada ve ahirette bu ümmetin en hayırlısı, en büyüğü Ömer-ül Faruktur. Ondan sonra Osman-ı Zinnureyndir. (Şevahid-ün nübüvve)



    Birgün birisi gelip kinayeli bir şekilde Hz. Aliye, Ebu Bekir ve Ömerin zamanında, birlik vardı, huzur vardı, hilafetleri çekişme, kavga, fitne ve ihtilaflı değildi. Senin ve Osmanın hilafetlerinin zamanları sıkıntı ve değişiklik ve fitneden hali olmadı. Sebebi nedir diye sordu. Hz. Ali buyurdu ki: Sebebi şudur: Ebu Bekir ve Ömerin yardımcıları Osman ve bendim. Sen ve senin emsalin gibiler de benim ve Osmanın yardımcıları oldunuz. Böyle oldu. (Şevahid-ün nübüvve)



    Said bin Cübeyr, Abdullah bin Abbas hazretlerinin elini tutup, gidiyordu. Zemzem kuyusuna geldiler. Orada bazıları oturmuş, Hz. Aliyi kötülüyorlardı. Bunu işitince, İbni Abbas hazretleri buyurdu ki, dönün, beni onların yanına götürün. Onlardan yana dönüp yanlarına geldiler. İbni Abbas hazretleri, Allah ve Resulüne yaramaz sözler söyleyen kimdir diye sordu. Bizim aramızda hiç kimse Allaha ve Resulüne yaramaz söz söylemez dediler. Ali bin Ebi Talibe yaramaz söyleyen, onu kötüleyen var mı diye sordu. Evet var dediler. Bunun üzerine İbni Abbas hazretleri dedi ki: İyi dinleyin, Allaha yemin ederim ki Resulullahdan bizzat işittim, buyurdu ki: (Her kim Aliyi kötüler, muhakkak beni kötülemiş olur. Her kim beni kötüler, muhakkak Allahı kötülemiş olur. Her kim Allahı kötüler, Allah onu yüzü üzerine Cehenneme atar.)



    Mekke feth edildiği zaman bütün putlar parçalandılar. Ancak, Beyti şerifin içinde büyük bir put var idi ki, taştan yapılmıştı, o kaldı. O putu zincirler ve çiviler ile tavana ve duvara bağlamışlar idi.

    Resulullah Kâbe-i şerife geldi. Hz. Aliyi çağırıp buyurdu ki, (Ya Ali, Benim omuzum üzerine çık. Bu putun bendlerini yerinden kopar.) Hz. Ali, Ya Resulallah, ben kim olayım ki, ayağımı mübarek omuzunuz üzerine koyayım. Buyrun siz benim omuzum üzerine basın dedi. Resulullah, (Ya Ali, sen benim gayret ve hamiyyet, nübüvvet ve risalet yükümü çekecek kuvvet ve takati bulamazsın) buyurdu.

    Sonra, emri şerifleri ile Resulullahın mübarek omuzuna basıp, o putu bütün zincirleri, çivileri ve bentleri ile o yerden ayırıp, attı.

    [Hz. Ebu Bekri Sıddıkın, hicret gecesinde [mağarada] Resulullahı bir miktar kendi omuzunda götürdüğü hadisi şerifler ile sabittir.]



    Bir gün sabah namazı vaktinde, Hz. Ali mescide giderken, yolda bir ihtiyara rast geldi. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmeyip, yavaş yavaş ardınca giderdi. Mescid kapısına vardığında ihtiyar içeri girmeyip, yoluna devam edip gitti. Hz. Ali onun hıristiyan olduğunu anladı.

    Mescidde Resulullahı rükuda buldu. Güneşin doğma zamanı yaklaşmış idi. Cemaate uyup, namazı kıldılar. Namazdan sonra, eshâbı güzin Resulullaha, Ya Resulallah, birinci rükuda adeti şerifinizden fazla durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaştı. Sebebi ne idi diye sordular. Resulullah, (Adet miktarı rüku tesbihini eda ettikten sonra, Semiallahülimen hamideh deyip, kıyama kalkmak istediğimde, Cebrail aleyhisselam başımı tutup, kalkmama engel oldu. Bundan başka, hikmetinin ne olduğunu ben de bilmiyorum) buyurdu.

    Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, Habibime sebebini bildir, eshâbına bu sırrı açıklasın buyurdu. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam dedi ki: ya Resulallah, mübarek başınızı rükudan kaldırmak istediğiniz zaman, Allahü teâlâ bana, (Habibimin arkasını tut; rükudan kalkmasın ki, Ali, yolda bir ak sakallı ihtiyarın, sakalına hürmet edip, yavaş yürümekle, cemaat sevabından mahrum kalıyor. Kalmasın, Habibime yetişsin. İftitah tekbirinin sevabına nail olsun) diye emretti. Ben de gelip emredileni yaptım, Ali de yetişmiş oldu. İşte hikmeti budur.

    Resulullah bu haberi eshâbı kirâm hazretlerine nakil buyurdu.





    Bir gün emir-ül müminin Hz. Ali pazara varıp, bir gömlek satın aldı. Terziye bunun yenleri [kol uçları] uzundur, kes dedi. Terzi, uzun değildir, kesmem, zira kusurlu olur dedi. Hz. Ali, aybı benim, sen kes diye emir verip kestirdi. Terzi, Hz. Alinin kim olduğunu bilmiyor, onu tanımıyordu. Hey, görün bu kişi mecnun olmuş dedi. Hz. Ali bunu işittiğinde çok sevindi, elhamdülillah dedi.

    Ya emir-el müminin, bu beyhude ve makul olmayan söze niçin hamd ettiniz diye sordular. Dedi ki, bir gün Resulullahtan işittim, buyurdu ki: (Bir kimseye deli denilmedikçe imanı tamam olmaz!) Bu müjdeye kavuşmak için böyle yaptım. Terzi o sözü söylemekle, benim imanıma şehadet etti, bu yüzden de hamdettim.





    Resulullah buyurdu ki, (Ben ilmin şehriyim. Ali kapısıdır.) Hariciler bu hadisi şerif için, Hz.Aliye hased ettiler. Hatta haricilerin büyüklerinden on kimse, Aliden hepimiz aynı meseleyi soralım, eğer herbirimize ayrı ayrı cevap verirse, âlim olduğunu anlarız diye karar verdiler.

    O on kişi Hz. Alinin huzuruna gelip birisi sordu:

    -Ya Ali, ilim mi efdaldir, mal mı efdaldir?

    -İlim efdaldir.

    -Ne delil ile söylersin?

    -İlim Enbiyadan mirasdır. Mal Karundan ve Firavundan ve Hamandan mirasdır.

    İkincisi sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim maldan efdaldir. Zira ilim, sahibini saklar. Malı, sahibi saklar.

    Üçüncüsü sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim efdaldir. Zira, mal sahibinin düşmanı çoktur. İlim sahibinin dostu çoktur.

    Dördüncüsü sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim efdaldir. Zira malı tasarruf etseler eksilir. İlmi tasarruf etseler artar.

    Beşincisi sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim efdaldir. Mal sahibi cimri diye [şüpheyle] anılır. İlim sahibi büyük isimler ile anılır.

    Altıncısı sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim efdaldir. Mal haramiden hıfz olunur. İlim haramiden hıfz olunmaz.

    Yedincisi sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim efdaldir. Mal çok durmakla zayi olur. İlim her ne kadar durur ise de zayi olmaz.

    Sekizincisi sordu:

    -İlim mi efdaldir, mal mı?

    -İlim efdaldir. Mal kalbe kasavet verir [katılaştırır]. İlim kalbi nurlandırır.

    Dokuzuncusu sordu:

    -İlim mi efdaldir mal mı?

    -İlim efdaldir. Mal sahibi, mal sebebi ile tanrılık davasında bulunur. İlim sahibi böyle etmez, aciz bir kul olduğunu bilir.

    Onuncusu sordu:

    -İlim mi efdaldir mal mı?

    -İlim efdaldir. Mal, sebebi isyandır. İlim, sebebi rahmettir.

    Bunun üzerine o on harici tövbe edip, Hz. Aliye muti oldular. (Mişkat-ül envar)





    Hz. Ali’nin hikmetli sözleri çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:



    - Müslümanlar, âhirete inanıyor. Kitapsız kâfirler, inkâr ediyor. Tekrar dirilmek olmasaydı, inanmayanlar birşey kazanmaz, müslümanlar da, zarar etmezdi. Fakat, kâfirlerin dediği olmayınca, sonsuz azâb çekeceklerdir.

    - İnsan bilmediğinin düşmanıdır.

    - Allaha yemin ederim ki, beni yalnız mümin sever ve bana yalnız münafık buğz eder.

    - Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden çıkamayacağı bir meselede en iyisini Allahü teâlâ bilir demekten sakınmasın.

    - Amellerin en zoru üçtür; nefsin hakkını verebilmek, her halde Allahü teâlâyı hatırlayabilmek, din kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir.

    - Takva, hataya devamı bırakmak, aldanmamaktır.

    - Kalpler kaplara benzer. Hayırlı olanı hayırla dolu olanıdır.

    - Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.

    - Affetmek fazilettir. Kararlı olmak metâ’dır, sahip olunan maldır. Kararsız olmak ise zâyi olmaktır. Yalancılık hıyânettir. İnsaf rahatlık, şer küstahlıktır. Güleryüzlülük ihsândandır. Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Haset yıpratır, nefret çökertir.

    - Amellerin en faziletlisi, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek ve günâh işleyeni sevmemektir. Kim ki iyiliği emrederse, müminin sırtını muhkemleştirmiş, sağlamlaştırmış olur. Kim de kötülüğü men eder ve ondan vaz geçirirse, münafığın burnunu yere sürtmüş olur.

    - Akıllı kimse, günahlarını tövbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.

    - Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.



    Hz. Ali bir müfreze gönderdiği vakit başına tayin ettiği kimseye şöyle derdi:

    Sana Allahtan korkmanı tavsiye ederim. O, hem dünyaya, hem de ahirete maliktir. Vazifene sarıl. Seni Allaha yaklaştıracak olana yapış. Çünkü dünyada yapıp da bıraktıklarını, yarın karşında hazır bulacaksın.




    Peygamber efendimiz Hz. Ali’ye buyurdu ki:

    - Ya Ali, altıyüz bin koyun mu istersin, yahut altıyüz bin altın mı veya altıyüz bin nasihat mı istersin?

    - Altıyüz bin nasihat isterim ya Resulallah.

    Peygamber efendimiz buyurdu ki:

    - Şu altı nasihata uyarsan, altıyüz bin nasihata uymuş olursun:

    1) Herkes nafilelerle meşgul olurken, sen farzları ifa et. [Yani farzlardaki rükünleri, vacibleri, sünnetleri, müstehabları ifa et!]

    2) Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla! [Yani din ile meşgul ol, dine uygun yaşa, dine uygun kazan, dîne uygun harca!]

    3) Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara! Kendi ayıplarınla meşgul ol!

    4) Herkes, dünyayı imar ederken, sen dinini imar et, zinetlendir!

    5) Herkes halka yaklaşmak için vasıta ararken, halkın rızasını gözetirken, sen Hakkın rızasını gözet! Hakka yaklaştırıcı sebep ve vasıtaları ara!

    6) Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!




    Hz. Ali, Peygamber efendimize on mesele sual etti. Dedi ki:

    -Ya Resulallah, Allahü teâlâya nasıl ibadet edeyim?

    -Sıdk ve safa ile!

    -Ya Resulallah, Hak teâlâdan ne isteyeyim?

    -Dünyada ve ahirette afiyet ve mağfiret iste.

    -Ya Resulallah, benim üzerime ne lazımdır?

    -Allah ve Resulünün buyurduğunu tutmak.

    -Ya Resulallah, ne edeyim ki, benim kurtuluşum onda olsun?

    -Helal ye ve doğru söyle!

    -Ya Resulallah, rahat ne şeydedir?

    -Allahü teâlânın didarında!

    -Ya Resulallah, fesat nedir?

    -Kâfir olmak, Hak teâlâya şirk koşmak.

    -Ya Resulallah, vefa nedir?

    -Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah!


Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307