Toplam 4 Sayfadan 1. Sayfa 1234 SonuncuSonuncu
Toplam 54 sonuçtan 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Kim Kimdir?

  1. #1
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart Kim Kimdir?




    Abdullah Gül



    29 Ekim 1950'de Kayseri'de doğdu. Orta ögretimini Kayseri Lisesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne girdi. Aynı fakültede mezuniyet sonrası doktorasını aldı. Lisans ve doktora çalışmalarını yürütmek için burslu olarak iki sene Londra ve Exter'de kaldı. Türkiye'ye dönüşünde Sakarya Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nün kuruluşunda çalıştı ve burada iktisat dersleri verdi.

    1983-91 yılları arasında merkezi Cidde'de olan İslam Kalkınma Bankası'nda (IDB) İktisat Uzmanı olarak çalıştı.

    1991 yılında Uluslararası İktisat dalında Doçent oldu. 1991 yılında yapılan erken seçimle Refah Partisi'nin Kayseri Milletvekili olarak parlamentoya girdi ve IDB'den istifa etti.

    1993 yılında Refah Partisi'nin Dışişlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine seçildi. Bu süre içinde Avrupa ve Amerika'daki birçok kuruluşlarda yaptığı konuşmalarla, parti görüşünü anlattı. 1995'de yapılan genel seçimlerde, ikinci kez Refah Partisi Kayseri Milletvekili seçildi.

    1991-1995 tarihleri arasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Üyeliği yaptı. 1995 yılında Dışişleri Komisyonu Üyeliği'ne seçildi. 54. Hükümette, Devlet Bakanlığı ve Hükümet Sözcülüğü görevlerinde bulundu.

    1992 yılından beri, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyeliği

    yapmakta ve Konseyin Kültür, Tüzük, Siyasi ve Ekonomik Kalkınma

    Komitelerinde çalıştı. Avrupa Konseyindeki çalışmalarından dolayı kendisine "Pro Merito" madalyası ve konseyin sürekli "Onursal Üyesi" ünvanı verildi.

    Ağustos 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’nin Kurucular Kurulu üyesi olarak partinin kuruluşunda aktif rol aldı.

    Kayseri Milletvekili, Adalet ve Kalkınma Partisi Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve NATO Parlamenterler Meclisi üyesi olarak da görev yapmaktadır.

    3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından 16 kasım 2002 günü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve başbakan oldu.


    Benzer Konular:

  2. #2
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Abdurrahim Karakoç (1932 - .... )


    Nisan 1932 yılında doğan Karakoç’un şiir merakı küçük yaşlardan gelmektedir. Şiire merakının bir sebebi de ailesinde dedesi, babası ve kardeşlerinin şair olmasıdır. İlk yazdığı şiirleri 2 kitap olacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 1964 yılında ”Hasana Mektuplar" ismi altında kitap haline getirdi. 1958 yılında bulunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi ve 1981 Mart ayında emekli oldu.

    Şiirlerinde esas unsur olarak insanı ele alan şair, şiirleri yüzünden otuza yakın mahkemeye verildi fakat hepsinden beraat etti. 1985 yılından beri gazetecilik yapan Karakoç, bir ara politikaya girdi ve ayrıldı.

    Eserleri:
    Hasan’a Mektuplar (şiir kitabı), El Kulakta (şiir kitabı), Vur Emri (şiir kitabı), Kan Yazısı (şiir kitabı), Dosta Doğru (şiir kitabı), Suları Islatamadım (şiir kitabı), Beşinci Mevsim (şiir kitabı), Gök Çekimi (şiir kitabı), Düşünce Yazıları (makaleler), Akıl Karaya Vurdu (şiir kitabı), Çobandan Mektuplar (deneme), Yasaklı Rüyalar (şiir kitabı).



  3. #3
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Abdi İpekçi (1929 - 1979)
    1929 senesinde İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra Galatasaray Lisesini bitirdi. Sonra bir müddet Hukuk Fakültesine devam etti. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gibi çeşitli gazetelerde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Ali Naci Karacan'ın çıkardığı Milliyet Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.

    Bir müddet sonra da genel yayın müdürü oldu. 1961 senesinden 1 Şubat 1979 tarihine kadar aynı gazetenin başyazarlığını da yürüten Abdi İpekçi, Türkiye Gazeteciler Sendikesi, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi vazifelerde bulundu. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul’daki evinin yakınlarında kimliği meçhul kişi ya da kişiler tarafından öldürüldü.


    Prof. Dr. Abdüsselâm (1926 - .... )


    Nobel armağanı alan ilk müslüman ilim adamı olan Abdüsselâm, 1926 yılında Pakistan sınırları dışında kalan Jhanga'da doğdu. Pakistanlı fizik bilgini Abdüsselâm, Pencap ve Cambridge üniversitelerinden matematik ve fizik dallarında birinci olarak mezun oldu. 1951 yılında hazırladığı doktora teziyle kuvantum elektrodinamiğinde temel olacak bir çığır açtı ve aynı yıl Pencap Üniversitesi'ne profesör oldu. 1954 yılında Cambridge Üniversitesi'ne okutman tayin edilince, Pencap Üniversitesi'nden ayrıldı.

    1957 yılında, Londra Üniversitesi'ndeki İmperal College'e teorik fizik profesörü olarak tayin edildi. Bundan sonra, Abdüsselâm, dünya çapında pek çok akademi, çeşitli komisyon, ilmî dernek ve ilmî heyet üyeliklerinde bulundu. Aynı zamanda pek çok ilmî kuruluşun başkanlığına getirildi. 1970-1973 yılları arasında Birleşmiş Milletler Üniversitesi'nin Birleşmiş Milletler Kurucu Kurulu ve Vakıf üyesi oldu. 1971-1972'de Birleşmiş Milletler İlim ve Teknolojisi İstişari Komitesi'ne başkanlık etti. 1972-1978 arasında Milletlerarası Sırfi ve Tatbiki Fizik Birliği nin ikinci başkanlığını yaptı. 1976 yılında Guthire Madalyası Armağanı, 1978'de Accedamia Nazionale di XL'nin Malteuecci Madalyası, 1978'de Amerikan Fizik Enstitüsü'nün John Terrance Tate Madalyası, yine 1978'de İngiliz Kraliyet Akademisi'nin Kraliyet nişanını aldı. 1979'da, ABD Milli Eğitim Akademisi ve İtalyan Milli Lincei Akademisi'ne yabancı üye seçildi. Aynı yıl kendisine Nobel Fizik Armağanı verildi. Ayrıca, biri 9 Eylül 1981'de İstanbul Üniversitesi tarafından olmak üzere, dünyanın çeşitli üniversitelerinden 15'i aşkın fahri fen doktorluğu payesi vardır.

    Bugün bir taraftan Londra Ünivetsitesi İmperial College'de teorik fizik profesörlüğünü (1957'den beri) sürdürürken, diğer taraftan da Trieste'deki "Milletlerarası Fizik Merkezi"nin direktörlüğünü ifa etmektedir. Görüldüğü gibi, hayatının bütün devreleri milletlerarası başarılarla dolu olan Pakistanlı fizik ilim adamı Prof. Abdüsselâm, ender yetişen İslâm alimlerinden birisidir. Prof. Abdüsselâm, 230'dan fazla orijinal çalışma yaptı. Bunlardan bir kısmını, aralarında birçok Türk fizikçilerinin de bulunduğu mesai arkadaşları ve öğrencileri ile hazırladı. Prof. Abdüsselâm, bu çalışmalarında, İslâmiyetin ilme verdiği önemi bilen ve bütün ilimlerin kaynağı olduğuna inanan, keşiflerini ona dayandıran bir müslümandır.

    ABDÜSSELÂM VE NOBEL ÖDÜLÜ
    Prof. Abdüsselâm, ilimde örnek ve takdir edilecek bir çalışma gösterir. Müslümanların her şeyde olduğu gibi, ilimde de öncü olmaları gerektiğini
    savunur ve ilmi, Allah'ın sanatını anlama gayreti olarak tarif eder. Hatta ona Nobel armağanı kazandıran teorisini bile, ilâhî sanatın bir kısmını anlayabilme lütfuna bağlar.

    ABDÜSSELÂM'A NOBEL ARMAĞANINI KAZANDIRAN BULUŞ
    Profesör Abdüsselâm'a Nobel armağanını kazandıran, zayıf ve elektromagnatik kuvvetlerin birleşik alan teorisidir. Bu teori, bir yandan öyar simetrisi prensibine, diğer yandan da simetrilerin kendiliklerinden bozulması prensibine dayanmaktaydı. Aynı teoriyi Steven Weinberg de o sıralarda ileri sürdü. Bundan dolayı teori, Selâm-Weinberg teorisi adıyla tanındı. Tabiatta ilk bakışta mahiyetleri itibariyle birbirinden farklı görünen dört çeşit etkileşme görülmektedir. Bunlar:
    1. Gravitasyon etkileşmeleri,
    2. Elektromagnetik etkileşmeler (nötronların beta bozunumlarında olduğu gibi)
    3. Zayıf etkileşmeler,
    4. Kuvvetli etkileşmeler. (Bunlar atom çekirdeklerinin yapı taşlarını birarada tutmaktadırlar)

    Teorik fizikçiler, 1918'den beri, bu etkileşmelerden en az ikisinin veya hepsinin menşeinin aynı olduğunu isbat etmeye çalıştılar. Bu konuda çalışmalar yapan Einstein, bu işe 35 yılını verdiği halde tatminkâr ve gözlemlere uygun düşen bir netice elde edememişti. Einstein'in gerçekleştiremediği bu teoriyi Profesör Abdüsselâm gerçekleştirdi: İki ayrı tipten etkileşme aynı bir teorik model içerisinde deneylere uygun ve tatminkâr bir şekilde izah ve tasvir edilebiliyordu, zayıf etkileşmeler ile elektromagnetik etkileşmeler aynı bir teorik çatı altında birleştirilebiliyordu. İşte Selâm-Weinberg Teorisi'nin özü buydu. Abdüsselâm, sadece fizikteki çalışmaları ile değil, idarecilik ve yöneticiliği ile de örnek gösterilecek bir şahsiyettir.

    Abdüsselâm, yapmış olduğu bu çalışmalarındaki başarısını İslâma bağlar. Şu ayetin anlamında insanları araştırmaya sevk ve kâinattaki her şeyin kusursuz olduğunu ve bunun neticesinde Allah'ın varlığını inkârın mümkün olmadığını söyler. "Rahman'ın yarattığında kusur göremezsin. Haydi çevir
    gözünü: Kusur görecek misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir. Gözün sana yorgun ve hakir geri dönecektir."(Mülk-3)

    Abdüsselâm'a göre, müslümanlar ne zaman bu ayetlerin ışığında çalışmalar yaptılarsa büyük başarılar kazandılar ve sahalarında çığırlar açtılar.
    Ancak ne zaman bu rûhtan uzaklaştılar, o zaman ilimde gerilediler. Kur'an'ın yaklaşık 1/8'inin kâinatı incelemeye davet eden ayet-i kerime
    bulunduğunu belirtir ve bu ayetlerin müslümanları araştırmaya, tefekküre, akıllarının iyi bir şekilde kullanmaya çağırdığını söyler. Bunun için bütün müslümanları, bu gerçekler ışığında ilme gereken önemi vermelerini ve bugünkü geri kalmış durumlarından kurtulmaları gerektiğini söyler.

    Prof. Abdüsselâm, milletlerarası ilmi kuruluşlarda iyi bir yönetici ve etkili bir organizatör olarak da görev yaptı. Bu konudaki en büyük eseri ve 19 yıl kesintisiz olarak direktörlüğünü yürüttüğü Teorik Fizik Merkezi'nin kurulmasıdır. Yine 1964 yılında, Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı'nın kurulmasını sağladı. Bu merkezin direktörlüğüne de Prof. Abdüsselâm getirildi. Direktörlüğünü yürüttüğü Teorik Fizik Merkezi kanalıyla çeşitli ülkelerin, özellikle gelişmekte olan ülkelerin fizikçilerine büyük imkânlar sağlamaktadır. Bilhassa Türk fizikçilerine gösterdiği özel ilgi ve imkânlar oldukça geniştir. Türk fizikçiler, yaptıkları 80 civarında orijinal çalışmayla bu desteğe lâyık olduklarını göstermişlerdir.

    TEORİK FİZİK MERKEZİ'NİN KURUCUSU
    Profesör Abdüsselâm, milletlerarası ilmi kuruluşlarda tesirli bir organizatör ve idareci olarak da görev yaptı. Bu konuda en büyük eseri hiç şüphesiz Trieste'deki Teorik Fizik Merkezi'nin kurulması hususunda oldu. 1960'ta Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı'nın Genel Konferansına Pakistan guvernörü olarak katıldı. Bu merkezin kurulması gerektiği fikrini ilk defa ortaya attı ve ilgilileri, dört sene boyunca ikna etmeye çalıştı. 1964'te de merkezin kurulmasını sağladı. Bu merkez İtalyan hükümetiyle Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı'nın patronajı altında kuruldu ve direktörlüğüne Prof. Abdüsselâm getirildi.

    FAHRİ FEN DOKTORU
    Profesör Abdüsselâm, fizik alanında büyük hizmetler yaptı. O fiziği, milletleri yaklaştırıp kaynaştırmada güçlü bir faktör olarak kullanmasını bildi. Türk fizikçilerine de fazlasıyla ilgi gösterdi ve maddi-manevi yardımlarda bulundu. Türk fiziğinin gelişmesine çalıştı. İstanbul Üniversitesi, bu hizmetlerinden dolayı Prof. Abdüsselâm'a 9 Eylül 1981'de, Fahri Fen Doktoru payesi verdi.



  4. #4
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Abidin Dino (1913-1993) Türk ressam.
    İstanbul’da 1913’te doğan ve çağdaş Türk resim sanatının öncülerinden olan Abidin Dino’nun yaşamı çoğunlukla yurt dışında geçmiştir. Daha doğduğu yıl ailesi İstanbul’dan ayrılarak İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşmiştir. Sanatsever bir ailenin ve çevrenin içinde büyüyen Abidin Dino’nun resme olan ilgisi erken yaşlarda başlamıştı. Bir süre de Fransa’da kaldıktan sonra, 1925’te ailesiyle birlikte İstanbul’a dönen Dino, Robert Koleje girdi. Ama ders çalışmaktan çık resim ve karikatür yapmaya çalışıyordu. Sonunda okulu bıraktı. Bu alanda kendi kendini yetiştirmeye çalışıyor, karikatürler, resimler yapıyor ve bu arada edebiyatla da ilgileniyordu. Dino’nun edebiyata olan ilgisi, ressamlığın yanı sıra daha sonra da sürdü. 1931’de artist adlı dergide ilk çizgileri ve yazıları yayımlanmaya başladığında 18 yaşındaydı. Bu arada Nazım Hikmet’in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Çizgileri gelirli bir olgunluğa ulaşmış, ressam olarak kendini kabul ettirmişti. Ama henüz hiçbir resim akımına bağlı değildi. Ağabeyi şair Arif, Dino’nun yenilikçi düşüncelerinden etkileniyor, resim çalışmalarını yenilik arayışları içinde sürdürüyordu. 1933’te ressam arkadaşları Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci ve heykeltraş Zühtü Müritoğlu ile birlikte “D grubu” adıyla anılacak olan topluluğun kurucuları arasında yer aldı. Bu topluluğun başlangıçta ortak bir resim anlayışı yoktu. Ama düşünce yanı ağır basan resimler yapmak amacındaydılar. Batıda gelişen çağdaş akımlarla boy ölçüşecek bir yenilik peşindeydiler. Bu doğrultuda yaptıkları resimlerle birçok sergi açtılar.
    1933’te SSCB’li yönetmen Sergay Yutkeviç Türkiye’nin kalbi Ankara adlı filmi çekmek için Türkiye’ye geldiğinde, Abidin Dino’nun resimlerini görerek ilgilendi. Dino’nun SSCB’de dekoratör ve ressam olarak kendi çalışmalarına akıtılmasını istedi. Dino bu çağrıya uyarak, SSCB’ye gitti ve 3 yıl orada kaldı. 1937’de Paris’e yerleşen Dino, Bir süre burada da resim çalışmaları yaptıktan sonra 1939’da yurda döndü. O yıllarda ressamlar arasında, İstanbul’da yaşamını güç koşullar içinde kazanan yoksul insanlara, özellikle de ekmeğini denizden çıkaran balıkçılara karşı büyük bir ilgi başlamıştı. Abidin Dino’nun da içinde bulunduğu “Liman Grubu” diye de anılan “Yeniler” adında bir topluluk 1941’de Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ve yankı uyandıran bir sergi açtı. Abidin Dino aynı yıl siyasal nedenlerle önce Mecitözü’ne sonra da Adana’ya sürgüne gönderildi. Sürgündeyken Adana’da Türk Sözü gazetesini yönetti. “Kel” adlı bir oyun yazdı. Bu dönem resimlerinde Çukurova’nın pamuk işçilerini konu aldı.
    Daha sonra İstanbul’a dönen ve 1951’den sonra Paris’te yaşamını sürdüren Dino zaman zaman Türkiye’ye gelerek kişisel sergiler açtı. “Esrarkeşler” (1931-32), “Parmak İstifleri” (1931-32), “İkinci Dünya Savaşı” (1952) adlı dizileri gerçekleştirdi. Tek bir konu çevresinde yaptığı resimlere de belli bir ad vererek “İşkence” (1955), “Atom Korkusu” (1955), “Uzun Yürüyüş” (1955), “Uzay” (1959), “Adalar” (1964-65), “Savaş ve Barış” (1966), “Çıplaklar” (1976) diye sergiledi. Yaşar Kemalin “Deniz Küstü” (1978) adlı romanını İlhami Bekir’in “Unuttum” (1979) ve Melih Cevdet Anday’ın “Tanıdık Dünya” (1984) adlı şiir kitaplarını resimledi. Sanatçı ayrıca “Çingeneler” (1950) adlı bir filmin senaryosunu yazmış, ve yönettiği “Gol” adlı belgesel bir filmle yurt dışında Flaherty Ödülü’nü almıştır(1966).
    Abidin Dino 7 Aralık 1993'de Paris'de öldü.



  5. #5
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Adnan Menderes (1899 - 1961)

    1899 yılında Aydında doğdu. Babası İzmirli Katipzade İbrahim Ethem Bey, annesi Aydınlı Hacı Alipaşazadelerden Tevfika Hanımdır.Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu anneannesi büyüttü. Tahsil hayatına İzmir İttihat ve Terakki Mektebinde başlayan Adnan Menderes, Kızılçulu Amerikan Kolejinde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, çeşitli makamlara müracaat etti. Müracaat ettiği makamların birinin başında Celal Bayar vardı. Bayarla böyle tanışmış oldu.

    Ankara Hukuk Fakültesini bitiren Adnan Menderes, Birinci Dünya Savaşı sırasında yedeksubay olarak askerliğini yaptı. Aydında bazı arkadaşlarıyla birlikte Ayyıldız Çetesini kurdu. Daha sonra Sökede Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. Savaştan sonra İstiklal Madalyası aldı.

    Ali Fethi Okyar tarafından 1930 senesinde kurulan ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırkanın Aydın Teşkilatı'nı kurarak başkanı oldu. Bu parti kapatılınca CHPye girdi ve 1931 yılında bu partiden Aydın Milletvekili seçildi.

    1945 senesine kadar TBMMde komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes, o yıl Saracoğlu Hükümetinin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti. Partide yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin Kurulu tarafından 12 Haziran 1945te ihraç edildiler.

    Celal Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden istifa etti. Bu hareketler Demokrat Partinin 7 Ocak 1946da kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Demokrat Partiden Kütahya Milletvekili olarak meclise girdi. Celal Bayardan sonra ikinci adam durumuna geldi.

    KESİTLER

    Atatürk ve CHP macerası
    27 Mayıs Darbesi
    Darbe hakkında bir yazı
    Bebek Davası
    Menderes'in son dakikaları
    61 Nolu Tebliğ

    14 mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5ini alarak iktidar oldu. 10 senelik DP iktidarının tek başbakanı oldu ve o döneme damgasını vurdu. İktidarı zamanında 5 hükümet kurdu. Bu 10 senelik zaman içinde Türkiyenin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye kalkınma kavramıyla tanıştı.

    27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbeyle iktidardan indirildi. Yassıadaya hapsedildi. Milli Birlik Komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanınca idama mahkum edildi. Yassıada'da tutuklu bulunduğu sırada çeşitli işkencelere maruz kaldığı söylenir.


    ATATÜRK'ÜN SÖZÜ VE CHP MACERASI

    Türk demokrasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Adnan Menderes 1930 yılında Serbest Fırka'ya katıldı. Serbest Cumhuriyet Fıkrası feshedildikten sonra, Celal Bayar'la görüşerek, Cumhuriyet Halk Partisine girdi, en sonunda da Mustafa Kemal'in "Bugün konuştuğum genç, elbette burada bizim parti mutemetleri ile çalışamaz. Şayan-ı dikkat bir gençtir" cümlesi ile beğenisini kazanmıştı ve 1931 yılında CHF Aydın Milletvekili seçildi, 1945 yılına kadar CHF Milletvekilliğini sürdürmüştür.

    Adnan Menderes o dönemi şöyle anlatıyor:

    "Atatürk zamanında ben, Aydın'da Serbest Fırka'nın reisiydim. Fethi Bey bizzat Aydın'a gelerek, Serbest Fırka ile meşgul oldu. Aydın'daki belediye seçimlerini kazandım. Gayet dürüst bir mücadeleye giriştim. Halk Fırkası ileri gelenleri ile tanışıyordum. Ama Halk Partisi'ne, onların rica ve ısrarına rağmen girmemiştim... Fethi Bey'in partisi, malum şartlar altında feshedildi. Memlekete derin bir teessür hakim oldu. Halk Partisi kendisini toparlamak istedi. Vilayetlere heyetler gönderildi. Bu arada Izmir ve Aydın'a da, Celal Bayar riyasetinde bir heyet geldi...Ben gelen heyetle bir hafta temas etmedim. Nihayet, Celal Bayar tanıdığım ve hürmet ettiğim bir zattı. Vasıf Çınar Ittihat ve Terakki mektebinden hocamdı... Ve temas temin edildi. Bu muhterem zatların ibram ve ısrarı üzerine, Halk Partisine girerek, fikirlerimizi parti içinde müdafaa etmek muvafık olacaktı. O zamana kadar ve benimle beraber Halk Partisi'ne karşı çekingen tanınan arkadaşlarla, Halk Partisi'ne girdik." (Bilgin Çelik, " Toplumsal Tarih Aralık 2000", "Aydın'da Serbest Fırka ve Belediye Seçimleri )

    1945 senesine kadar TBMM'de komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes, o yıl Saracoğlu Hükümeti'nin getirdiği Toprak Kanunu tasarısını şiddetle eleştirerek komisyondan istifa etti.Partide yaptıkları muhalefetten dolayı bir süre sonra Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin Kurulu tarafından 12 Haziran 1945'te ihraç edildiler.




    27 MAYIS DARBESİ


    Sabah saat 04:36'da Ankara Radyosu'ndan yapılan bir anons nefesini tutan insanları bir anda heyecanlandırdı. Tek haberleşme aracı olan devlet radyosundan evlere ulaşan anonsta, ''Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini eline almıştır'' deniliyordu ve Türk halkı ihtilalle ilk defa tanışmış oldu.

    Cumhurbaşkanı Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde; Başbakan Adnan Menderes Kütahya'da gözetim altına alınıyordu. Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleriyle DP milletvekilleri de bulundukları mekanlardan toplanarak Harp Okuluna gönderildiler.

    Demokrat Parti iktidarı ile iyi ilişkiler içinde bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere üst rütbeli asker ve bürokratlar cezaevlerine konuldu. Ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucu tüm Demokrat Partili milletvekilleri, üst derecedeki bürokratlar, polis şefleri tek tek evlerinden alındı. Tüm siyasiler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildiler.




    DARBE HAKKINDA BİR YAZI

    BÜYÜK GÜN (Çetin Altan-27 Mayıs 1960-Milliyet )

    BÜTÜN Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün sevinci ve heyecanı içindedirler.

    Çürümüş, sufli politik tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye'yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk Silahlı Kuvvetlerinin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akibetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan mutlu bir hareket olarak, Milletimize hür ve insan haklarına uygun yeni ufuklar açmaktadır.

    Kara ve şüpheli günler selamete ermiş ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin şahsında mukedderatına hakim olmuştur.

    Silahlı Kuvvetlerimizi tam zamanında ve üstün bir anlayışla, Milletin kaderini, gitmekte olduğu kötü yoldan bir anda aydınlığa çıkarmıştır.

    Her türlü yalan, baskı ve küçük oyunlardan uzak olarak, Kurucu Meclis'in koyacağı demokratik prensipler çerçevesinde, yakında serbest seçimlere gidilecektir.

    Vatandaşların vakur bir anlayışla aynı milletin çocukları olduklarını hatırlamaları, Hukuk ve İnsan Haklarının koyduğu esaslar içinde, hür bir memlekette yaşayabilmek için birbirlerine kardeşce davranmaları bugün her zamandan ziyade milli bir vazife olmuştur.

    Artık hiçbir partinin rozeti kanun dışı bir imtiyazın sembolü olmayacaktır. Güzel vatanımızda eşit ve hür olarak insanca yaşamanın saadetini paylaşacağımız dakikalar yakındır.

    Kinsiz, baskısız ve zindansız kardeşce bir sevginin memleket üzerinde esas saadetini duyuyor ve bu büyük günü candan alkışlıyoruz.

    Nefretlerin, kıskançlıkların ve ahlaksızlıkların uğursuz bulutları dağılmaktadır. Bütün vatandaşların bu yeni devrin kapısından bir tek vücut halinde girmeleri ve her türlü şahsi duyguların üzerinde, memleket menfaatlerini düşünmeleri en kutsal vazife olmuştur.

    Hakiki hürriyetin saati çalmıştır. Atatürk'ün inkilaplarına bağlı olarak demokratik bir memlekette Türklüğün şerefine yakışan bir nizamın temelleri atılmaktadır.

    Yaşasın Türk milleti yaşasın Türk Ordusu...



    BEBEK DAVASI

    "Adnan Menderes'in gayri meşru çocuğu, Dr. Mükerrem Sarol tarafından alınarak öldürüldü." Gazetelerin kullandığı bu haberler Yassıada Savcılarınca delil telakki edilerek, Adnan Menderes hakkında tarihte Bebek Davası olarak anılan dava açıldı. bunun yanında Başbakanlık kasasından çıktığını iddia edilen kadın iç çamaşırı ve bir kutu da çıplak kadın fotoğrafı da delin olarak kullanıldı. Menderes ise bu tutum karşısında gönül ilişkisini yalanlamadığı gibi özür de dilemedi; çocuğun öldürülmediğini, doğum anında öldüğünü söyledi. Adnan Menderes'in gönül ilişkisine girdiği Ayhan Aydan, gerçekten de Menderes'ten hamile kalmış ancak bebekten kurtulmayı kesinlikle istemediği gibi, doğurmayı çok arzulamıştı. Doğuma giren Dr. Fahri Atabey de, "bebeğin boynunu saran kordon yüzünden ölü doğduğunu" saptamıştı.

    Türk siyasi tarihinde, kaçamağı göze alan, evliyken yaşadığı bir ilişki yüzünden kendini kamuoyu önünde savunmak durumunda kalan tek başbakan Adnan Menderes oldu.

    Ayhan Aydan ise, Yassıada duruşmalarında tanık olarak dinlendiği kürsüde şunları söylüyordu:

    "Adnan Menderes'i 1951'de tanıdım. Evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim. Bütün emelim ondan bir çocuk sahibi olmaktı. Bunu başaramadım. Ancak hangi vicdansız ana, üzerine titrediği bebeğinin öldürülmesine razı olabilir?" Mahkeme başkanı tarafından sevgilisini kurtarmaya çalışmakla suçlansa da, kamuoyu düşüncesini değiştirmeye, bu yasak ilişkideki masumiyete inanmaya, hatta sempati duymaya başladı. Tarihe "bebek davası" olarak geçen bu duruşmaların sonunda Adnan Menderes beraat etti. Menderes'in beraat ettiği tek dava da buydu. Fakat "devletin yüksek menfaatlerine ve istihbarat işlerine sarfedilmek üzere emrine tahsis edilen paraların bir kısmıyla opera sanatçısı Aydan Ayhan'a ev aldığı" iddiasıyla açılan davada suçlu bulundu.



    MENDERES'İN SON DAKİKALARI

    İmralı'ya gelindiğinde, memleket içinde ve dış basında sıhhi durumu türlü spekülasyonlara yol açan Menderes, iskeleden konulduğu misafir salonuna kadar çiçek tarhları arasındaki 100 metrelik yolu hiç kimsenin yardımı olmadan rahatça yürüdü. Ayrıca misafir salonu ile darağacının bulunduğu yer arasındaki 80 metrelik yolu da, gene aynı rahatlıkla katetti.

    İmralı Adasının etrafında ve içinde Örfi İdare Kumandanlığınca sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. İmralı Adasının etrafında donanmamıza mensup tekneler, içinde de deniz, kara ve hava askerleri görülmekteydi.

    Yassıada'dan bir enstantane

    .... birden önümdeki sırada sağda Bayarın başını tanıdım. Yanında oturanı seçemedim önce. Yalnız çok ince bir boyun, gevşek beyaz yaka ve sarı saçlar gözüme çarptı. Bir ara başını çevirdi, o zaman Bayarın yanında oturanın Adnan Bey olduğunu hayretle gördüm. Yarabbi ne hale gelmişti! Zayıflamış, zayıflamıştı. Yüzünde benek benek çiller. Sanki uzun bir hastalıktan yeni kalkmıştı... Samet Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes 1967 Baha Matbaası syf:176
    Menderes'e M.B.K.'nin tasdik kararı, kendisine tahsis olunan misafir salonunda tefhim edilmiştir. Cumartesiyi pazara bağlıyan gece saat 01.30'da Zorlu ve Polatkan için yapılan formaliteler, Menderes için tekrarlandı.

    Menderes Egesel'i dinlerken Polatkan derecesinde olmamakla beraber gene korku ile sarsıldı. Fakat zamanla kendisini toparladı. Oturduğu yerde kamburunu çıkararak daha da küçülmüş ve son arzusu sorulduğu zaman bir sigara istedi.

    Verilen Yenice sigarasını içerken şunları söyledi:

    - Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.

    Menderes, sabaha karşı saat 02.31'de Zorlu'nun ipe çekildiği darağacında asılmak suretiyle idam edildi. Menderes'in de, Zorlu ve Polatkan gibi darağacına götürülürken, usule uygun olarak bilekleri arkasına bağlanmıştı.



    61 NOLU TEBLİĞ

    M.B. Komitesi İrtibat Bürosunun (61) numaralı tebliğidir:

    1- Ord. Prof. Dr. Sedat Tavat, Amiral Bristol Hastahanesi Dahiliye Servisi Şefi Dr. Nevzat Yeginsu ve Yassıada Garnizon Hastahanesi tabiplerinden Dr. Galip Bozalioğlu, Dr. Ahmet Karahaliloğlu, Dr. Zeki Kebapçıoğlu ve Dr. Sedat Yürütgen'den müteşekkil heyet tarafından düşük Başvekil Adnan Menderes'in sıhhi muayenesi yapılmış sıhhi durumunun tamamen normale döndüğü raporla tesbit edilmiştir.

    2- Yüksek Adalet Divanınca verilen ve Milli Birlik Komitesince tasdik edilen idam cezası hükmü infaz edilmiştir. Tebliğ olunur.



  6. #6
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Adnan Kaşıkçı (1935 - .... )

    Mekke'de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Kral İbni Suud I'in saray doktoruydu. Kaşıkçı, Mısır'da İskenderiye'de devam ettiği elit bir okulda eğitim gördü. 17 yaşında ABD'de Kaliforniya Devlet Üniversitesi'nde ekonomi bilimleri okumaya başlayan Kaşıkçı, ardından Palo Alto'da bulunan Stanford Üniversitesi'ne geçti. Geleceğin girişimcisi, ABD'de yaşadığı bu süre içinde ilişki kurduğu büyük firma ve devlet daireleriyle, ilerde çok kazançlı iş bağlantılarına girebileceğini umuyordu. 50’li yılların sonuna doğru otomobil firmaları temsilciliği hayalleri çok çabuk gerçekleşti. Yurduna dönünce, 20 yaşında, ülkesinin ordusuna Amerikan kamyonları sağlayan bir sözleşmeye imza attı. Kaşıkçı komisyonunu tahsil etti ve aralarında Chrysler ve Rolls Royce da bulunmak üzere, Suudi Arabistan'da çok sayıda Amerikan ve İngiliz otomobil firmasının temsilciliğini üstlendi. 25 yaşına geldiğinde 1961'de kendi ülkesinden Soraya adlı bir kızla evlendi ve onunla birlikte beş çocuk sahibi oldu. Silah Sektörüne Atılması Yakındoğu'nun zengin petrol ülkeleri 60'lı yılların ortasında ABD'nin teknolojik açıdan çok değerli olan savaş araçlarına giderek daha çok ilgi duymaya başladılar. Bu ülkeler gerekli bağlantıları kurabilmek için, bütün işlerden parasal bir çıkarı, olan Kaşıkçı'nın hizmetlerinden yararlandılar. Kaşıkçı'nın sonraki on yıl içinde sadece bu işe soyunan Amerikan şirketlerinden . (örneğin Lockheed ve Northrop) yarım milyar dolar tahsil ettiği rivayet edilmektedir. Kaşıkçı aracılık yaptığı kuruluşlar için Avrupalı firmalarla da silah işlerini sonuçlandırdı. Kaşıkçı toplam olarak 50'den fazla şirkete sahipti. İşlerini sürtüşmesiz yürütebilmek için Lüxenburg tescilli Triad Holding Corporation adlı şirketi iki erkek kardeşiyle birlikte kurdu. Merkezi Salt Lake City'de bulunan Triad America adlı diğer bir holding, Kaşıkçı'nın ABD'deki işlerini denetliyordu. Çok etkili olmakla beraber, kendini dışarıda pek belli etmeyen siyasal bir kişi haline gelen Kaşıkçı'nın kazancı kısmen komisyonlardan, kısmen rüşvetlerden oluşuyordu. 70’li yıllar Kaşıkçı’nın hem zirveye çıktığı dönemdir hem de düşüşler ve büyük dönüşümler dönemidir. Dolce Vita (Tatlı Hayat) Yaptığı işler sayesinde dünyanın en zengin adamı olarak anılan (o tarihte tahmin edilen serveti: 4 milyar dolar) Kaşıkçı, bundan sonraki yıllarda İspanya'da Marbella'da ya da "Nebile" adlı yatında verdiği çok masraflı partilerle adından söz ettirdi. Bu partilerine ekonominin büyük patronları konuk olmakla kalmıyor, ünlü politikacılar da misafirleri arasında yer alıyorlardı. Partileri her yönüyle çok başarılıyken, meslekteki şansı döner gibi oldu. Uluslararası silah ticareti 70'li yılların sonunda daha sıkı bir denetim altına alındı ve büyük silah işlerinde politikacıların oynadıkları rol meydana çıktı. Kaşıkçı ilk karısından boşandıktan (1974) dört yıl sonra, İtalyan Lamia Biancolini ile evlendi ve ondan bir çocuk sahibi oldu. Çöküşü Kaşıkçı'nın ikinci iş alanını oluşturan petrol işi de gerileyince Suudi Arabistanlı girişimci, yeni iş alanları aramak durumunda kaldı. Hırslı mega projelere (örneğin Mısır turizmi ve Amerikan emlak pazarı gibi) çok büyük yatırımlar yaptıysa da bunların çoğu zararla kapandı. Bunun sonucu olarak bir zamanlar dünyanın en zengin adamı olan Kaşıkçı'nın 90'lı yılların başındaki servetinin ancak 50 milyon dolar kadar olduğu söylenmekteydi. Seksenlik yılların sonunda ise siyasal skandallar Kaşıkçı'nın Ronald Reagan yönetimindeki ABD hükümetinin İran-Contra olayına bulaştığı anlaşılınca, Kaşıkçı iş hayatında ilk kez bir kriz noktasına geldi. Amerikalılar İran devletinin ABD'ye açılmasını sağlamak amacıyla İran'a silah satmışlardı. Bu işten elde edilen paraların da Nikaragua'daki hükümete (Marksist Sandinista hükümetine - ç.n karşı savaşan (ABD desteğindeki - ç.n.) Contra'lara aktarıldığı anlaşıldı. Üstüne üstlük Kaşıkçı'nın Filipinler'in başkanı Ferdinand Marcos ile birlikte, başkanın zimmetine geçirdiği vergi gelirlerini el altından piyasaya sürdüğüne ilişkin ipuçları çoğalınca, Amerikan hükümeti Kaşıkçı, ile işbirliği yapmaktan vazgeçti. Bunun üzerine 1989'da Bern'de tutuklanan 53 yaşındaki Kaşıkçı, üç ay gözaltında tutulduktan sonra, ABD'ye teslim edildi. 10 milyon dolarlık bir kefalet karşılığında serbest bırakılmakla beraber, Kaşıkçı New York'taki lüks ikametgahında bilgisayar aracılığıyla kontrol altında tutulma cezasına çarptırıldı. 1990 yazında New York'taki bir mahkeme, Filipin devlet malını kötüye kullanmak suçlamasını kaldırarak, Kaşıkçı'yı akladı. Suudi Arabistanlı iş adâmı kirli/şüpheli işlerine karşın, uluslararası jet sosyete partilerinin eskisi gibi, sevilen bir konuğudur.



  7. #7
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Adam Smith (1723 - 1790)



    İskoçyalı ekonomist ve filozof olan Adam Smith, Glasgow ve Oxford Üniversitelerinde öğrenim görmüş ve daha sonra Glasgow Üniversitesi�nde ahlak felsefesi profesörü olmuştur. Çok geniş sahaya yayılan çeşitli yazıları vardır. Ekonomi, bunlar arasında en önemlisidir.

    Ekonomi örgütü hakkındaki görüşlerini etkileyen, doğal hukuka ilişkin inancıdır. Doğal olaylarda bir düzen mevcuttur; bunu gözlem ve ahlâk hissi ile tespit etmek mümkündür. Sosyal örgüt ve pozitif hukuk, bu düzene karşı çıkacağına, ona uymalıdır.

    Smith�in 1776 yılında yayınladığı "Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations" adlı kitabı, üretim ve gelir dağılımı teorisini içermekte ve bu prensiplerin ışığında geçmişi değerlendirmektedir. Politika uygulamalarına da yer verdiği bu kitapta üzerinde önemle durduğu konu ekonomik büyümedir.

    Büyümenin itici gücünü, işbölümü oluşturmaktadır. İşbölümü, üretim artışına, teknik ilerlemeye ve sermaye birikimine yol açmaktadır. İşbölümü, mübadele gerektirmekte ve piyasanın büyüklüğü tarafından sınırlanmaktadır. Her insan başkalarının elindeki malları arzu ettiği, çıkarlarına göre hareket ettiği için mübadele meydana gelmektedir. Büyümeyi sağlayan diğer bir unsur sermaye birikimidir. Büyümenin başarılı olması için toplumsal, kurumsal ve hukuksal çerçevenin doğru yapıda olması gerekmektedir.

    Simith�e göre doğal hürriyet sisteminde her insan kendi çıkarlarını izlerken, istemeden toplumun çıkarını da sağlamaktadır. Aslında Smith, tam rekabet sistemine güvenmekte ve bu sistemin, kaynakların optimum dağılımına yol açacağına inanmaktadır. Laissez-faire sistemini savunmasına rağmen, devlet müdahalesinin gereğine de yer vermekte, yeni kurulan sanayilerin gümrük tarifesiyle himayesine ve devletin üç ana fonksiyonu olan emniyet, adalet ve altyapı yatırımlarına ağırlık vermektedir.

    Büyümenin dışında Smith, mikroekonomik sorunlar üzerinde de durmuştur. Ona göne fiyatları tayin eden üretim maliyetidir. Rant, fiyatı tayin etmemekte, rant fiyat tarafından tayin edilmektedir.

    Smith, ücretleri açıklamak için çeşitli teoriler öne sürmüştür. Ücretlerin asgari geçim düzeyinde oluşması bunlardan biridir. Smith�e göre kâr, zamanla rekabet ve kârlı işler bulma güçlüğü sonucunda düşecektir.

    Merkantilist ve fizyokrat düşünce sistemlerine karşı çıkan ve dış ticareti savunan Smith�in en önemli teorik katkısı, tam rekabet altında kaynakların optimal etkin dağılımı hakkında ilk analizi geliştirmiş olmasıdır.


  8. #8
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Adolf Hitler

    Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Braunau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin realschulesinde yaptı. On üç yaşında babasını, on altı yaşında annesini kaybetti. Orta öğrenimini bitirince Viyana sanayi mektebine yazıldı. Kendi kendini eğitti. Viyana'da bir mimarın, sonra da nakkaşın yanında çalıştı. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi. 1914'de Cihan Harbi çıkınca Hitler, Bavyera'da Alman ordusuna gönüllü olarak girdi. Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Fırkanın adını Milli Sosyalist Alman İşçi Fırkası olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Gazetede fırkasının fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.
    1924'de hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde Mücadelem isimli bir kitapta hatıralarını yazdı. Aynı zamanda fırkanın yeni teşebbüslerini hazırladı.
    Onun kurduğu Nasyonal Sosyalist Parti'ye halk "Nazi" ler dedi. Kendisine de, taraftarları, rehber anlamına gelen "Führer" lakabını verdiler. Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya'yı Versay'ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlara hasredilmesin lazım geleceği programın esaslı maddelerindendi. Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından birini teşkil eder.
    Seçimle işbaşına gelen Adolf Hitler kısa zamanda Almanya'yı süper güç haline getirdi. Batı Avrupa ülkelerini ve Rusya'yı karşısına aldı. Bu cephe genişliği II. Dünya Savaşı'nın sonucunu belirleyen en önemli etken oldu. Savaş sonucunda Almanya'nın yenilgisini gören Adolf Hitler intihar ederek hayatına son verdi. (1945).



  9. #9
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Ahmet Kaya

    Ahmet Kaya'nın Kısa Yaşam Öyküsü.

    Ahmet Kaya, Malatya'da beş çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak 1957 yılında dünyaya geldi. Mensucat işçisi bir baba, çocuklarını yetiştirmekle yükümlü bir anne ve diğer dört kardeşle birlikte geçen çocukluk... Babası, neredeyse onun boyu kadar olan bir bağlama ile eve geldiğinde mutluluğun bu olduğunu düşünür. Dokuz yaşındadır daha. 24 Temmuz İşçi Bayramı’nda sahneye çıkarırlar onu, bir daha unutmaz bunu...

    Yaz tatillerinde, ya plakçıda ya da tanıdıkların minibüsünde çalışır. 'Başar ağabey'i tutuklanınca Ahmet, küçük bağlaması ile ilk bestesini yapar: "Bir Volkswagen alacağım, Adını ‘Başar’ koyacağım" der... Ruhi Su’nun plaklarını satın alan Ahmet Kaya, bol paçalı pantolonlar giyen uzun saçlı 68’lilerden etkilenen bir gençtir artık...

    Mensucat fabrikasından emekli olan babası, daha iyi bir yaşam için İstanbul’a göç eder. İstanbul / Kocamustafapaşa’ya yerleşirler. Ahmet Kaya'nın ilk izlenimi ‘korku’dur. Bu devasa kentin içinde tutunup-tutunamayacağı korkusudur bu..

    Ahmet Kaya, ortaöğrenimini tamamlamaya çalışırken yetmişli yılların toplumsal akışının içinde bulur kendini ve kendisi gibi olanlarla buluşur. Ora'dan, gelmiş olmanın, ‘öteki’ olmanın farklılığını, bu yeni kültür ve yaşam biçimi ile iç içe yaşar. Türküler, devrimci marşlar, Ruhi Su dinlemeye başlar. Daha sonraki yıllarda da bu müzikal yapıdan etkilendiğini inkar etmez, ama kendisini ve kendi sesini arama çabası hiç bitmez. Bütün boş zamanlarda bağlama çalıp şarkılar söyler. İlk bestelerini tam da bugünlerde yapar. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir panelde Ruhi Su’yla karşılaşır. Ustayı çok sevse de yetmeyen birşeyler vardır Ahmet Kaya için, bunu ifade etmeye çalışır Ruhi Su’ya ve onun talebi üzerine de, 'Mahsus Mahal' türküsünü kendince yorumlar. Bağlamanın sapını tutan Ruhi Su, 'Böyle bağlama çalınmaz! Böyle döver gibi çalınmaz' der. Oysa Ahmet Kaya’daki sadece ‘kendisi’ olma çabasıdır. Farklı arayışlar içersindedir ve o yıllarda yaptığı müziği bile ‘Arayış Müziği’ diye ifade eder. Ondaki yapısal muhalefet, yıllar sonra verdiği ilk resitalde, 'Bağlama Böyle De Çalınır' başlığıyla konser afişlerine yansır.
    Bir yandan müzikal arayışlarını sürdüren Ahmet Kaya, diğer yandan da, inanmanın, sıra dışı olmanın, hayatı değiştirme idealizminin ve gençliğinin dinamizmiyle toplumsal muhalefet içersindeki yerini de belirler.
    Seksenli yıllar onun hayatını da kalın çizgilerle belirleyecektir.

    Seksenli yılların başı talihsizliklerle geçer. Evliliği biter, bebeği ondan ayrı büyüyecektir ve bu yeni duyguyu yenmek çok zordur. Bu dönem, bestelerinin de giderek olgunlaştığı dönemlerdir. Sadece müzikle kendini ifade eden Ahmet Kaya, 1985 yılına geldiğinde kararını verir. 'Zamanıdır' deyip, koltuğunun altına şarkılarını alıp, Unkapanı’nın yolunu tutar. Dinleyenlerin hiçbir kategoriye koyamadığı bu müziğe kimse başlangıçta yüz vermez. Sonraki günlerde arkadaş yardımları ve kendi olanakları ile ilk albümünü yapar. Ama albüm o yılların tahammülsüzlüğü ile hemen toplatılır. Yapılan itiraz sonuç verir. Olay gazetelere yansır, Ahmet Kaya’nın ‘Ağlama Bebeğim’ adlı ilk albümü Danıştay kararıyla ‘serbestir’ artık!

    Bu arada Üniversite öğrencileri, dar gelirliler, 12 Eylül darbesinden nasibini almış-çeşitli kesimlerden tutuklu yakınları, Türkiye’de demokrasiyi yeniden inşa etmeye kararlı kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları yavaş yavaş Ahmet Kaya'nın dinleyici profilini oluşturmaya başlar.

    Kısa bir süre sonra ikinci albümü "Acılara Tutunmak" ı yapar Ahmet Kaya..Onu sarsan bütün toplumsal-siyasal duyarlılığını üretimine yansıtmakta, bütün insani birikimini şarkılarına taşımaktadır artık. Ahmed Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi, aynı duyarlılığın şiirdeki taşıyıcılarıyla buluşmakta ve şiir bestelemektedir. Bu albümün repertuar çalışması sırasında, sürecin ortak acılarından nasibini almış ve yüreği onunla aynı yerde kesişen Gülten Hayaloğlu ile tanışır. Stüdyo kayıtlarında birliktedirler artık.

    Üçüncü albümde Gülten, o sıralar tutuklu olan ve idamla yargılanan Nevzat Çelik'in 'Şafak Türküsü' isimli şiirini getirir ve “bunun mutlaka bestelenip, en geniş kesimlere dinletilmesi gerektiğini’ söyleyerek Ahmet Kaya’nın önüne koyar. Başlangıçta bu ‘serbest’ şiirin bestelenmesinin zorluğundan söz etse de, bu şiiri kısmen besteler ve albüme de aynı adı verir, ‘Şafak Türküsü’ ! Gülten’le birlikte ‘içerden’ esen bu rüzgarı almış, Ülkenin gündemindeki idam cezaları ve hapishanelerde bulunan binlerce insanın ve onların ailelerinin içinde bulunduğu durumu şarkılaştırmıştır..12 Eylül yılları, kendi anayasası ve bütün karanlığı ile hüküm sürmektedir hayat üzerinde. Ahmet Kaya’nın sesi ve şarkıları, örgütsüz ve dağınık muhalefetin sesiyle buluşmakta ve neredeyse ve giderek bir ‘İtiraz Müziği’ şekillenmektedir artık.

    'An Gelir' isimli dördüncü albümünde Attila İlhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Ülkü Tamer'in şiirlerini besteleyen Ahmet Kaya, yeni arayışlar içerisine girmiş, besteciliği ile ilgili kendisini epeyce geliştirmiştir. İlk üç albümde aranjör olarak kendi çabalarının yanı sıra Sezer Bağcan, Oğuz Abadan gibi isimlerle çalışan Ahmet Kaya, dördüncü albümde Osman İşmen ile çalışmaya başlar ve bu beraberlik uzun yıllar sürer...

    Beşinci albüm, ‘Yorgun Demokrat’ ta, ünlü şairlerin yanı sıra yeni bir isimle, Yusuf Hayaloğlu'yla çalışmaya başlar. Bu doğru buluşma, aynı kültürün çocuklarının buluşmasıdır. Gülten, uzun yıllardır şiir yazan ağabeyi ile eşini tanıştırmış ve ikisinin baskısı sonucunda Hayaloğlu şarkı sözleri yazmaya başlamıştır. ‘Yorgun Demokrat’la başlayan bu üretim ortaklığı, Ahmet Kaya müziğinde Yusuf Hayaloğlu ile sonuna kadar sürecek uzun ve verimli bir çalışmanın başlangıcını oluşturur. 'Yorgun Demokrat' isimli bu albüm, gerek dönemi gerekse içeriği bakımından yine Türkiye’nin toplumsal gidişatına denk düşmüş ve 12 Eylül döneminin etkisini üzerinden atmaya çalışan milyonlarca demokratın durumunu dile getirmiştir.

    Albüm çalışmalarına paralel olarak halk konserleri de yapar Ahmet Kaya. Gösterilen ilgi, katılım ve çoşkuya rağmen, ülkenin birçok yerinde ‘sakıncalı’ bir şarkıcıdır artık O. Dinleyicisiyle buluşamamak onu üzmektedir..
    Altıncı albümünde “Başkaldırıyorum” der. Yeni bir Yusuf Hayaloğlu-Ahmet Kaya çalışmasıdır bu ve dönemle çok örtüşür. Ülke çok yavaşta olsa Eylül karanlığından çıkma çabası içersindedir. Çok ağır seyreden bu ‘sivilleşme’ sürecine, ‘içerden’ yeni yeni çıkanlar katılmakta ve bu şarkılar, sesi susturulmaya çalışılmış kalabalıklara bütün heyecanıyla ulaşmaktadır. Konserlere binlerce insan gelmekte ve bu geçiş sürecini Ahmet Kaya ile birlikte yaşamaktadırlar. Bu arada yeniden baba olur ve sevgili kuşu Melis dünyaya gözlerini açar.
    Kısa bir süre sonra, ‘Resitaller 1 ‘ ismiyle, canlı konser kayıtlarının da olduğu albüm ulaşmıştır dinleyiciye. Ahmet Kaya bütün üretkenliği ve bütün dinamizmi ile bir yandan yeni şarkılar yaparken, diğer yandan da soluklanmaya çalışmaktadır.
    Yaşadığı topraklardaki hiçbir acıya kayıtsız kalmayan ve bu acıların tamamına şarkılarıyla deva olmaya çalışan Ahmet Kaya, ülkesinin bir bölgesinde başlamış olan ve nasıl süreceğine ilişkin ip uçlarını da içinde barındıran süreci “İyimser Bir Gül” le, diğer adıyla “Kod Adı Bahtiyar”la karşılar. Resitaller 1 adlı albümden sonra, bu onun 8. albümüdür ve 90’lı yılları böyle karşılar Ahmet Kaya.
    Yasaklanmayan konserlerinde okuduğu türkülerin bir çoğuyla “Resitaller 2” isimli albümü yapar. Halk müziğine olan tutkusu ve türküleri yorumlayış biçimi ve geleneksel müzikteki performansını da bu albümle sunmuştur. Onun müziğini besleyen asıl kaynak halk müziğidir ve türkülerden en çok kendisi etkilenmektedir. Artık alıştığı satış rekorlarından birini daha yakalar bu albümle.

    Konserlerinin bir çoğunda kendisine bağlamasıyla eşlik eden Ahmet Koç’la, onuncu albümü olan 'Sevgi Duvarı" nın hazırlıklarına başlar. Can Yücel’in aynı isimli şiirini bestelemiş olan Ahmet Kaya, bu albümü ‘vazgeçilmezlerim’ dediği Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’siz hazırlayarak, genç bir aranjöre de şans vermek istemiştir. Yine ilk defa bu albümde, gazeteci Ali Çınar’ın şiir ve şarkı sözlerine yer veren Ahmet Kaya, arkasına bakmadan yürümektedir yolunu.

    Olgunluk çağında ülkesinin içinde bulunduğu olumsuzluklara, mevcut gidişata ve sistemin hoşnut olmadığı her yanına şarkılarla müdahale etmeye çalışan bir 'muhalif' yanı ve şarkıları her yerdedir artık.

    Giderek başı, sıklıkla derde girer, birçok yerde konser verememenin yanı sıra albümleri ‘sakıncalı’ bulunup kısmen de olsa toplatılır. Bu sürecin şarkılarına yansıması kaçınılmazdır. Yeni albümün adı 'Başım Belada'dır o yüzden. Ahmed Arif, Attila İlhan ve Yusuf Hayaloğlu’nun şiirleri ve şarkı sözleri Ahmet Kaya müziği ile biraraya gelir. 11. albüm yine inanılmaz satışlara doğru giderken, artık tam olarak şekillenmiş olan Ahmet Kaya müziğinin taklitleri de giderek çoğalmaya başlar. Farklı siyasal kesimlerden müzisyenler onun müziğinden esinlenmekte ve sürecin başında ad konamayan bu müzik, listelerde de yerini alıp, kendine bilboardlar açmaya başlar. Medya, aranan tanımı bulmuştur ve Ahmet Kaya’nın bütün itirazına rağmen, bu tür ‘Özgün’ olarak tanımlanmaya başlanır.

    12. albümü 'Dokunma Yanarsın' ile birlikte hayatında da bir takım değişiklikler gündeme gelir. Yeni firmalar ve yeni prodüktörlerle emeğinin karşılığını alma çabasına girer. Yine ağırlıkta Yusuf Hayaloğlu sözleri vardır ve giderek özdeşleşen bu ortak üretim süreci aynı verimlilikte hızla yol almaktadır.Bu yeni süreçte de milyonluk satışlara imza atar Ahmet Kaya. Türkiye’yi şarkılarına fon yapmış, ne istediğini bilen olgun bir Ahmet Kaya müziği vardır artık.

    13. Albüm olan “Tedirgin”, sesinin rengini ve olgunluğunu günün teknik imkanlarıyla buluşturduğu bir çalışmadır. Yeni ve müziğine daha profesyonel bir destek sunacağına inandığı bir firmaya transfer olur bu albümle. 90’lı yıllar, beklenen ve özlenen özgürlükleri sunmak yerine, Türkiye üzerindeki gri havanın devam ettiği yıllardır. Ve ülkenin önünü açması gereken sanat yine hep tehdit altında, aydınlar yine ‘tedirgin’ dirler. Ahmet Kaya, hayata şarkılarıyla ve muhalif duruşuyla müdahale etmeye devam etmektedir.
    Ve 14. albüm “Şarkılarım Dağlara” hazırlanır. Kendi söz ve müziklerinin ağırlıkta olduğu bu albümde, ilk defa Gülten Kaya’da bir şarkı sözü yazmış ve yol arkadaşını yine yalnız bırakmamıştır. Ahmet Kaya dinleyicisini yeni ve güçlü bir isimle daha tanıştırır; Orhan Kotan. Uzun yıllar bir Kuzey Avrupa ülkesinde sürgün yaşayan bu Kürt şairi ile buluşması tesadüfi değildir Ahmet Kaya’nın.. Ve şarkılarını dağlara söylemesi de..90’lı yılların ikinci yarısına doğru ülkenin bir tarafı ciddi bir savaşın bütün sonuçlarını ve acılarını yaşarken ve dağlarda genç insanlar ölürken, Ahmet Kaya bu gerçeği de şarkılarına taşımış ve toplumcu yanını bir kez daha koymuştur dinleyicisinin önüne. Albüm çok büyük satış rakamlarına ulaşır.
    Umutla beklenen ve özellikle Ahmet Kaya’nın ifade ediş biçimiyle ‘Tam bağımsız ve Gerçekten Demokratik bir Ülke” özlemi her geçen yıl biraz daha ertelenmekte, hem savaşın sonuçları hem ‘kayıplar’ gibi bir gerçekle karşı karşıya olmak onun duygularını bir kez daha ayaklandırmaktadır. 15. albümün adı bile Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu sembolize etmektedir; “Beni Bul”..
    Ahmet Kaya gerçeğini artık herkes kabul etmektedir. Çıktığı her televizyon programı reyting yapmakta, onunla yapılan röportajlar yazılı basında satış artırmakta, Ahmet Kaya dergi kapaklarındaki haklı yerini almaktadır artık. Eşi Gülten’le birlikte kendi isimlerinin baş harflerini taşıyan bir prodüksiyon şirketi kurup (GAK PRODUCTION), iyi ve nitelikli müzik yapan herkese kapılarını sonuna kadar açmışlardır. Şimdi bütün birikimlerini paylaşma zamanıdır onlara göre. Ahmet Kaya, üretkenliğini başka bir alanda daha deneyip, bir ulusal TV kanalında “Ahmet Abi’nin Vapuru” isimli bir program yapmaya başlamış, yine ‘vazgeçilmezi’ Yusuf Hayaloğlu ve eşi Gülten’le yoğun ve yorucu bir performans için kollarını sıvamıştır.

    'Gak Production’da, Kent Ozanları isimli çağdaş halk müziği yapan bir grup ve on yıldır asistanlığını yapan Çetin Oraner’in albümlerine de yapımcı olarak imza atan Ahmet Kaya, bu arada kendi sürecini de devam ettirmekte ve hep amaçladığı bir şeyi gerçekleştirmek istemektedir. Yıllar öncesinin teknik imkanlarıyla az kanallı stüdyolarında kaydettiği şarkılara yeniden düzenlemeler yaptırmak ve giderek oturan ses rengiyle o şarkıları yeniden okumak istemektedir. “Yıldızlar ve Yakamoz” isimli 16. albüm fikri de böyle olgunlaşır.
    Yaptığı her albümde, haftalarca-aylarca müzik listelerinin en üst sırasına yerleşen ve başarı grafiğini her defasında, her yeni ürünüyle yükselten Ahmet Kaya, her yıl düzenlenen ve neredeyse gelenekselleşen ödül törenlerinde birinciliği kendi dalında hiç kimseye bırakmadan onlarca ödül almaya devam eder.
    Bu başarıyı “Dosta Düşmana Karşı” adlı 17. albümü izler. Artık alıştığı başarılardan birinin daha keyfini yaşarken, Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği ‘Yılın Müzik Yıldızı’ ödül töreninde de yerini alır. Bütün müzikal süreci boyunca, onu rahatsız eden ve çağa ve çok sevdiği ülkesine yakıştıramadığı her şeye müziğiyle cevap veren Ahmet Kaya, tam da o sıralar yeni bir albüm çalışması için kolları sıvamış, repertuarını oluşturmuş ve yanı başımızda yok sayılan bir kültürün ve bir dilin acısını, alıştığımız biçimde şarkılarına taşıma çabası içine girmiştir. Yeni albümünde, hiç bilmediği halde bu dile bir selam göndermek ve bu kardeş halkın yüreğine seslenmek istemiştir.
    Ödülünü alırken yaptığı teşekkür konuşmasında yeni çalışmasından ve bunun gerçekleşeceğine dair inancından söz etmek istemiştir. Masum bir türkü söylemek isteğinin, hazin bir öykünün başlangıcını oluşturduğu o ödül gecesi, Ahmet Kaya sürecinde bir milat oluşturmuştur. Akıl almaz bir linç girişimi ile hukuki savunmasını yapmış ve turnesini gerçekleştirmek üzere Avrupa’ya gitmiştir. Bu, onun çok sevdiği ülkesine bir daha ve asla dönemeyeceği bir yolculuktur. Kayıtlarını ve okumalarını bitirdiği son albümü “Hoşçakalın Gözüm” tam bir veda albümüdür ve onun sevgili yol arkadaşı Gülten Kaya’ya emanettir artık..Paris’te yaşadığı fiili sürgün süreci ve köklerinden koparılmış olmanın acısıyla, 16 Kasım 2000 yılında, arkasında inanılmaz bir duruş, dosdoğru bir imaj, hayran olunacak bir onur ve hayatlarımızın üzerine serpilmiş güller gibi duran yüzlerce şarkı bırakarak gitmiştir.. Bütün acısını içine gizleyerek, birkaç ay içersinde bu son albümün mıx, editing-mastering çalışmasını tamamlayan Gülten Kaya, büyük bir kararlılıkla Ahmet Kaya’yı hayata taşımaya devam etmektedir.

    Profesyonel süreci boyunca onun müziğinde çeşitli isimler bulunmuşsa da Ahmet Kaya, kendisini hep toplumcu-gerçekçi sanat kategorisinde görmüştür. Dünyada ‘protest müzik’ olarak tanımlanan bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerinden olan Ahmet Kaya’nın en belirgin ve ayırdedici tarafı, müziğindeki geleneksel motiflerin ve ulusal kültür değerlerinden yola çıkmasıdır. Ahmet Kaya, toplumsal süreçten hiç kopmadan müziğini yapmış, hep Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gidişatına paralel bir müzik seyri izlemiştir.

    Türkiye'de her söylediği söz ve şarkısı olay olan Ahmet Kaya hakkında birçok dava açıldı ve kendi deyimiyle Emniyet Müdürlükleri ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri onun ikinci adresi oldu. Bu baskılara rağmen, ulusal kimliğinin kabul görmesi uğruna son yolculuğuna çıkan Ahmet Kaya’nın, Gülten Kaya tarafından son hazırlıkları tamamlanan “Hoşçakalın Gözüm” adlı son albümü, 2001 yılında, GAM MÜZİK etiketiyle sevenlerine ulaşmıştır.

    Kaya hakkında, yurtdışında verdiği konserlerde, genel içeriği 'vatana ihanet' olan suçlamalarla çeşitli davalar açıldı. Bu davalardan biri Kaya'nın 3 yıl 9 ay hapis cezası almasıyla sonuçlandı. Bu dava, bir üst Mahkeme olan Yargıtay tarafından sonuçlandırılmadan aramızdan ayrılan Ahmet Kaya’ya, diğer davalardan ise, duruşmalara katılmadığı ve ifade vermediği gerekçesiyle gıyabi tutuklama kararları verildi. MGD ödül gecesinde yaptığı konuşmadan dolayı açılan dava beraatle sonuçlandı.
    Adını tarihin koyacağı bu sürgün yılları ve ülkesinden tecrit edilmenin ve vatan hasretini sadece kendi koynuna gizleyerek yaşamanın ve kocaman bir haksızlığın sonucuydu yaşanan..
    Hakkında kitaplar yazılmaya başlandı bile..

    Ahmet Kaya gerek yaşamıyla ve şarkılarıyla ve gerekse de muhalif duruşuyla Türkiye'nin yakın tarihine önemli bir not düşerek ölümsüzleşti. "Masum bir türkü ve hazin bir öyküydü" koca bir hayattan onun payına düşen... Şimdilerde ise ‘Yıldızlar ve Çicekler” ülkesinde..

    O, Paris Komünarlarıyla ve dünyanın en önemli muhalifleri ve aydınlarıyla birlikte Pere- Lachaise mezarlıgında yatarken, bize duruşu ve sesi kaldı.
    28.10.1957 / ............


  10. #10
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Agatha Mary Clarissa Christie (15 Eylül 1890 – 12 Ocak 1976),
    İngiliz yazar, popüler edebiyatın en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot tipinin yaratıcısıdır.

    Babası Frederick Alvah Millet, Agatha henüz küçük yaştayken öldü. Annesi tarafından evde eğitilen küçük kız, yalnız bir çocukluk geçirdi. Küçük yaşta öyküler yazmaya başladı. 16 yaşında, şan öğrenimi görmek üzere Paris’e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçti. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal konuları ele alan öyküler oldu. 1914’te Arvhibald Christie adlı bir doktorla evlendi ve yeniden Fransa’ya gitti. Oradayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polis romanı olan The Mysterous Affair at Styles’ı (Styles’daki Esrarengiz Olay) yazdı. Kitap çeşitli yayınevinlerince geri çevrildikten sonra 1920’de Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi. Styles, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’u romanıdır.

    Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliği ile seçkinleşen Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır. Agatha Christie’nin arka arkaya yazmaya başladığı polis romanları Poirot tipine uluslararası ün kazandırdı. Yazar ayrıca Miss Marple adının verdiği bir tip daha yarattı. Sevimli bir yaşlı kız olan amatör dedektif Miss Marple da çok tutuldu. 1928’de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan’le evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie’nin romanları 1930’larda çoğunlukla uluslararası mekânlarda geçmeye başladı.

    Hayranlarınca her kitabı beğenilmekle birlikte, Agatha Christie’nin edebi kaygılarla yazdığı bazı romanlar eleştirmenlerin de dikkatini çekti. Örneğin Roger Ackroyd Öldürüldü romanının anlatıcısı katilin kendisidir. On Küçük Zenci ise polis romanının klasikleri arasındadır. Ölümünden sonra yayınlanan Son Perde ise, yazar ilk romanının geçtiği mekân olan Styles’daki eve döner ve cinayeti Harcule Poirot’ya işletir. Agatha Christie, İngiliz töre romanı geleneğinde yazığı polis romanları ile dünya edebiyatında kendine özgü bir yerin sahibi olmuştur.



  11. #11
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Ali Kuşcu ( ? -1474 )
    Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri'nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. "Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır." Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu'yu "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u" olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey'in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. . Asıl adı Ali Bin Muhammet'tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul'da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi'nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu'ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır.
    Uluğ Bey'in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant'ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu'in al-Din el-Kaşi'den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid'in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi'nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu'yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc'inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi'nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han'a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu'nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur.
    Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu'yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.

    ESERLERİ:

    Ali Kuşcu'nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;

    Risale-i fi'l Hey'e (Astronomi Risalesi)
    Risale-i fi'l Fehiye (Fetih Risalesi)
    Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
    Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
    Tecrid'ül Kelam (Sözün Tecridi)
    Risale-i Adudiye
    Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
    Vaaz
    İstiarad


  12. #12
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Arthur Cecil Pigou (1877 - 1959)
    İngiliz Pigou, mal üretiminin çevre üzerindeki muhtemel olumsuz etkilerini anlayan ilk iktisatçıdır. Aynca insanların yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan refah ekonomisinin gelişmesi üzerinde önemli katkılan bulunmaktadır.

    Isle of Wight adasında Ryde'de dünyaya geldi. Babası emekli bir subay, annesi İrlandalı bir memur ailesinin kızıydı. Okulda gösterdiği üstün başarıları nedeniyle, 20 yaşına geldiğinde Cambridge'deki ünlü Kign's College'den bir burs kazandı. Burada tarih ve aralarında ekonominin de bulunduğu ahlâk bilimleri üzerinde eğitim gördü. Pigou'nun ilgi alanı, okuduğu derslerden başka şiire yönelikti. Kral Büyük Alfred'e yazdığı bir od'la bir edebiyat ödülü almayı başardı.
    Marshall ile Birlikte Çalışması 24 yaşında doktorasını yapan Pigou, aynı yıl içinde, öğretmeni ve büyük ideali Alfred Marshall'ın sayesinde Cambridge Üniversitesi'ne doçent olarak atandı. 20. yüzyılın başında İngiltere'nin en önemli iktisatçısı olan Marshall, o yıllarda hakim olan "Laissez faire" (Bırakınız Yapsınlar) iktisat teorisine ilişkin kuşkularını çalışmalarında dile getiriyordu. Bu teoriye göre serbest piyasa otomatik olarak ekonomik bir denge ve maksimal bir mal tedariki sağlar. Marshall bütün iktisat politikalarının genel refah şartlarını düzeltmeyi hedef almaları gerektiği düşüncesindeydi. Bunun için, belirli koşullar altında devletin müdahalesini gerekli görüyordu. Pigou, Marshall'ın en yakın çalışma arkadaşı oldu. 30 yaşına bastığında, 1908'de Marshall'ın kürsüsünü devraldı ve refah ekonomisi konusundaki ilk çalışmalarını genişletti.
    "Economics of Welfare" (Refah Ekonomisi) Pigou 1912'de yayınladığı Wealth and Welfare (Servet ve Refah) adlı yapıtını, sekiz yıl sonra yeniden gözden geçirilmiş haliyle Economics of Welfare adı altında yeniden yayınladı. Bu yapıtın odak noktasında insanın yaşam koşulları ve Pigou'ya göre, gerektiğinde düzeltilmesi gereken gelir dağılımı yer alıyordu. Refahı iki denklemle tanımlıyordu. Birinciye göre toplumun refahı bütün fertlerinin refah toplamına eşittir. Bu da, ayrı ayrı kişilerin karşılaştıkları doyumların toplam miktarına eşittir.
    Pigou, Alman iktisatçı Hermann Heinrich Gossen'e dayanarak yarar öğretisi üzerinde çalıştı. Yararı para bağıntısıyla ele aldı. Yarar, bir ekonomi bireyinin yarar kaybını önlemek için ödemeye hazır olduğu para miktarıdır. Bunun sonucu olarak bir insanın maksimal mal doyumuna ulaşabilmesi için, en son aldığı malların limit (sınır) yararının eşit olmasını sağlayacak biçimde, parasını ayrı ayrı mallara bölmesi gerekmektedir.
    Siyaset Danışmanlığı Pigou endüstriyel üretimin insana ve çevreye verebileceği olası zararlı etkiler üzerinde duran ilk iktisatçılardan biridir. Günümüzde çevre kirliliğine sebep olanın, bu kirliliği ortadan kaldırma masraflarını karşılama zorunda olması ilkesi ve zararlı maddeler için bir vergi alınması konusımdaki tartışmalara karşın, Pigou, çevreye zarar veren kimselerin sübvansiyon (devlet desteği) ile bu zararları azaltması için teşvik edilmesini önerdi. 1918'den sonra yaptığı siyasal danışmanlıkta pek şanslı olduğu söylenemez. Başka işleri yanı sıra, para politikasına ilişkin öneriler sunan Chamberlain Komitesinin üyeleri arasında yer alıyordu.
    Pigou, tıpkı hocası Marshall gibi, insanların, ve bu arada özellikle toplumdaki güçsüzlerin, yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlıyordu. Toplumsal yararın, zenginlerin gelirlerinin bir bölümünün daha fakir olanlara aktarılması halinde artacağını savunuyordu. Herkesin eşit gelire sahip olması halinde optimal yarar sağlanmış olacaktı. Ne var ki, bu durum karşısında ayrı ayrı fertlerin çalışmaya yönelik teşvikleri azalmış olacaktı. Pigou bu yüzden progresif bir vergilendirme, yani yükselen gelirle birlikte yükselen bir verginin alınmasını talep etti. İstihdam Teorisi Pigou, ekonomik durgunluk dönemlerinde konjonktür politikası açısından önlemlerin alınmasına taraftar olduğunu belirttiği önceki yazılarının aksine, dünya ekonomi buhranı döneminde devletin istihdam programlarına karşı geldi. Pigou inanmış bir piyasa ekonomisti olarak, piyasa mekanizmasının uzun vadede ekonomik dengeye eğilim göstereceğine ve tam istihdamı sağlayacağina inanıyordu. Bunun da önkoşulu, ücretlerin söz konusu ekonomik duruma uygun olarak esnek olmasıydı. Buna uygun olarak istihdamın düşük olduğu dönemlerde ücret ve fiyat düzeyi düşmeliydi; ve böylelikle toplam ekonomik talebin, üretimin ve istihdamın canlanması için gerekli koşullar sağlanmalıydı. Pigou 1943'te emekliye ayrıldı. Bundan iki yıl sonra son yapıtı olan Lapses From Full Employment (Tam Istihdamda Hatalar) adlı kitabı piyasaya çıktı. 1959'da 81 yaşında Cambridge'de öldü.


  13. #13
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Albert Gerard Leo D'amade (1856 - 1941)


    1856 yılında doğan Fransız generali Alber d'Amade, Cezayir ve Tonkin'de gösterdiği yararlıklar üzerine kısa sürede terfi ettirildi. 1908'de tuğgeneral olarak Cazablanca'ya gönderildi ve kuvvetlerin başına geçirildi. Burada şiddetli ve çabuk hareket ederek kısa bir zamanda bölgeyi yatıştırmayı başardı. 1914'te Yüksek Harp Şurası üyeliğine getirildi ve bir süre İtalya sınırındaki Fransız gözetleme kıtalarının komutanlığını yaptı. Daha sonra altıncı kolordunun başına geçerek, Yukarı Alsace'ta Fransız taarruzunu yönetti.


    1915'te Çanakkale'ye çıkarılan bağlaşık kuvvetleri içindeki Fransız birliklerine komuta etti, burada saldırganların uğradıkları bozgundan sonra özel bir görevle Rusya'ya gönderildi. 1941 yılında Fronsac'ta öldü.


  14. #14
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Ali Fuat Cebesoy (1882 - 1968)


    1882 yılında İstanbul'da doğdu. Babası İsmail Fazıl Paşa'nın gönülsüzlüğüne rağmen, girdiği Harp Okulu'nda mustafa kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu.
    Cebesoy'un Beyrut'ta başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askeri Ateşeliği dışında, çok hareketli geçti.
    Trablus'ta savaş başlar başlamaz (1911) oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesinde, Pista ve Pisani muharebelerinde, 1. Dünya Savaşının başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Hareketinde, büyük başarılar gösterdi. İstanbul Hükümeti'nin İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal'in görevsizliğini bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa'da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi (1919). Ayrıca, her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için, Sivas Kongresi sonrasında Cebesoy, Umum Kuvayı Milliye komutanı olarak görevlendirildi.
    Kendisini çekemeyenlerce Çerkez Ethem taraftarlığıyla suçlandı. Doğru olmadığı sonradan belgelerle ortaya konan bu suçlama üzerine, ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Ankara'ya çağrılarak Moskova Büyükelçiliğine atandı. Mustafa Kemal'in talimatını yerine getirmekle yükümlü olduğu bu zor görevi başarıyla yürüttü ve 10 Mayıs 1921'de Ankara'ya dönerek Mecliste siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Ertesi yıl (1926) İzmir Suikasti dolayısıyla Ali Fuat Paşa da tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. Cebesoy'un ikinci dönem siyasi hayatı İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında başladı. Milletvekili olarak tekrar Meclise girdikten sonra Bayındırlık Bakanlığı (1939-1943) ve bir ara TBMM Başkanlığı da (1947-1950) yaptı. 1968 yılında öldü.


  15. #15
    Status : Neferet isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Üyelik tarihi : Jan 2008
    Bulunduğu yer : ---
    Mesajlar: 15.625
    Konular: 1.426
    Aldığı Beğeniler: 520

    Standart

    Alparslan Türkeş (1917 - 1997)



    Alparslan Türkeş 1917 Lefkoşe'de doğdu, 4 Nisan 1997'de Ankara'da vefat etti. Türk asker ve siyaset adamı.

    Ülkücülerin başbuğu olarak adlandırılan Türkeş, aynı dönem Türk siyaset yaşamını etkileyen liderlerden biriydi. Türkeş Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu'nu bitirdikten sonra 1944'te yüzbaşı rütbesindeyken "Turancılık" davasından yargılandı. Dava sonunda aldığı ceza 1 yıldan az olduğu için orduya tekrar dönebildi. 1948'de Harp Akademisi'ni bitirdi. 1959'da albaylığa yükseldi. 27 Mayıs 1960 harekatının bildirisini radyodan okuduktan sonra adı sıkça duyulmaya başlandı. Bu dönemde Milli Birlik Komitesi içindeki görüş ayrılığı sonucu 14 üye ile birlikte emekliye ayrıldı. Bir süre sonra Hindistan'a büyükelçi müşaviri olarak gönderilen Türkeş, 1963'te yurda dönerek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne (CKMP) girdi.

    1965'te bu partinin başkanı oldu ve aynı yıl milletvekili seçildi. CKMP programını ünlü kitabı 9 Işık'taki görüşler doğrultusunda değiştirdi ve 1969'da partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yaptı. 1975'ten sonra koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulunan Türkeş 12 Eylül darbesi'nden sonra 4,5 yıl tutuklu kaldı. 1987'de siyaset yasağının kalkmasıyla birlikte Milliyetçi Çalışma Partisi'ne (MÇP) girdi ve aynı yıl yapılan olağanüstü kongrede genel başkanlığa seçildi. 1991 genel seçimlerinde RP ile seçim ittifakı yapan MÇP lideri Türkeş yeniden parlamentoya girdi. Ancak, daha sonra MHP adını alan partisi 1995 genel seçimlerinde Türkiye barajını aşamadığı için Türkeş de parlamento dışında kaldı.

    Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997'de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara'da vefat etti.


    Eserleri

    Milli Doktirin 9 Işık; Alparslan TürkeşKamer Yayınları; İstanbul , 1997;
    Dokuz Işık; Berikan Elektronik Basım Yayım;
    9 Işık; Hamle Yayınevi; İstanbul;
    Dokuz Işık ve Türkiye;Hamle Yayınevi; İstanbul;
    Ülkücülük; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1995;
    12 Eylül Adaleti (!) : Savunma; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1994;
    1944 Milliyetçilik Olayı; Hamle Yayınevi;
    Modern Türkiye ; İstanbul,
    Milliyetçilik Olayları; Berikan Elektronik Basım Yayım;
    27 Mayıs ve Gerçekler; Berikan Elektronik Basım Yayım;
    27 Mayıs, 13 Kasım, 21 Mayıs ve Gerçekler; İstanbul, 1996;
    Ahlakçılık; Berikan Elektronik Basım Yayım;
    Etik (Ahlak Felsefesi), Etik.; Bunalımdan Çıkış Yolu; Kamer Yayınları;
    Türk Edebiyatında Anılar, İncelemeler, Tenkidler, Anı-Günce-Mektup;
    İstanbul, 1994;
    Bunalımdan Çıkış Yolu; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1996;
    Dış Meselemiz; Berikan Elektronik Basım Yayım;
    İlimcilik; Berikan Elektronik Basım Yayım;
    Kahramanlık Ruhu; İstanbul, 1996;
    Temel Görüşler; Kamer Yayınları;
    Sistemler ve Öğretiler; İstanbul, 1994;
    Türkiye'nin Meseleleri; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1996;
    Yeni Ufuklara Doğru; Kamer Yayınları;
    Sistemler ve Öğretiler; İstanbul, 1995.


    (Aşağıdaki bilgiler MHP resmi sitesinden alınmıştır.)

    Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ�un hayat hikayesinin başlangıcında da göç var.

    Yıl 1860 Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı ilçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyünde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs�a sürgün edilir.

    Yıl 1917 ve Kasım�ın 25'i, öğle vakti.. yer, Lefkoşe. Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade sokağı 13 numaralı mütevazi evde, Kıbrıs�a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve esi Fatma Zehra Hanimin Ali Arslan adini verdikleri oğulları dünyaya gelir.

    Yıl 1921 ve 4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü ilkokul'una (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı Uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir euzü besmeledir. Ey Rahman ve Rahim olan Allah�ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum dermişçesine bir besmeledir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen..

    Birbirinin ardısıra gelen ilkokul ve Rüştiye yılları ve her biri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatın yanısıra Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i âli Osman bakiyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey Ali Arslan'ın adini adeta senin adin "Alparslan olsun" ve Sultan Alpaslan'a denk bir yiğit Türk ol, diyerek değiştirir.

    Küçük Alparslan�ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Pasa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşilada'mızın tamamı İngiliz işgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.

    Yıl 1933 ve Alparslan�ın artik işgal altında, esaret altında yasamaya dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım�ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ve.. ver elini İstanbul...

    Ailesi İstanbul�a yerleşince Alparslan�ın ilk isi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul�da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O Yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca�nın can evinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, Alparslan Türkeş.

    Yıl 1936 Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları baslar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artik O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir.

    Yıl 1940 Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adli çocuklarla çiçeklenir bu evlilik ve bozkurtların Muzaffer Ana�sının 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Sevâl Hanım�la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adli iki evlât daha vererek sevindirecektir.

    Yıl 1944 3 Mayıs.. Ankara'da eski tabirle bir nümayiş yani gösteri veya yürüyüş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta hem düşmana... hem devlet hizmetindeki gafillere hem de yurda sızmaya çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.

    Şâirin öz yurdunda garipsin, özyurdunda parya dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılık Davası baslar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş�te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan mesnetsiz Savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnat edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanimi severim." diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atilisidir ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.

    Yıl 1947 Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği�nin Komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "Moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı�daki görevlerinden sonra 1951 yılında Kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.

    Yıl 1955 dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada ... Üniversitesinde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.

    1959 yılında Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gönderilir ve bu okulu basarıyla bitirir. O artik bir Kurmay Albaydır.

    Yıl 1960, tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "ihtilâl'in kudretli Albayı�dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş ihtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet istatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.

    Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13Kasim 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevk edilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek suretiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım�da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.

    1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş�in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.

    Yıl 1963 tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.

    Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adli bir dernek kurar.

    Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevinde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.

    Tarih 31 Mart 1965 saat 11.00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.

    Tarih 1 Ağustos 1965 Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultay�ında Genel Başkanlığına seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili seçilir.

    Yıl 1969 Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adi Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili olarak seçilir.

    İlki, 31 Mart 1975 -13 Haziran 1977 yılları arasında ve ikincisi de 1 Ağustos - 31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.

    Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler baslar.

    1968 Yılından itibaren Marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu haline getirerek "Komünist Devrim" için üs haline koyarlar. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mi tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmaya ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeye başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.

    Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama her yerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçlerdi bir şeylerin yani ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.

    Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizzat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının Komünist çetelerce katledildiğini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmediği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.

    12 Eylül 1980 sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekanlardır.

    Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra teslim olur. Cunta tarafından tutuklanan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi�nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenir, 9 Nisan 1985'de tahliye olur ve beraat eder.

    Tarih 6 Eylül 1987.. Yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ�a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.

    Tarih 4 Ekim 1987.. Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkanlığa seçilir.

    Tarih 20 Ekim 1991.. Genel seçimlerde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.

    Tarih 27 Aralık 1992.. Oniks Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.

    Tarih 24 Ocak 1992 MÇP'nin 4. Olağanüstü kurultayı toplanır ve partinin adini MHP amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.

    Yıl 1997... tarih 4 Nisan...


Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Bu Konu İçin Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  





Takip Et
Sitemizde telif hakkı içeren mp3, film, video vb paylaşılması yasaktır. Eğer telif hakkı ihlaline neden olan bir konu olduğunu düşünüyorsanız BURAYA tıklayarak ilgili konuyu linkiyle birlikte göndererek yöneticiye şikayetinizi dile getirebilirsiniz. En kısa sürede ilgilenilecek ve ilgili konu kaldırılacaktır.


SEO by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279