Herhangi Bir zaman -1-


Nisanın ortasında olmasına rağmen Afyon’da bahar yüzünü yeni göstermeye başlamıştı. Şehir yeni yeni canlanmaya, renklenmeye başlamıştı. Dükkanların kapıları sonuna kadar açıktı, caddeler insanlarla doluydu. Uzun süren kış mevsimi insanları bezdirmişti. Böyle havalar özlenmişti.
İmaret camisini karşısındaki küçük dönercinin tek müşterisi vardı. Sabahın onu olduğu için dönere pek rağbet eden yoktu. Zaten bu müşteride bir garipti. Yemek yiyişi bir hayvana andırıyordu. Bir ısırışta ekmeğin yarısını mideye indirmişti. Küçük çırak ilgiyle müşteriye izliyordu.
Herhangi bir zamanda, herhangi bir yere muhakkak birileri girer veya çıkar ve böylece hikayeler böyle başlar. İşte; dönerciden içeriye yaşlı bir adam girdi. Yaşlı adamın görünüşünden, sokakların acımasızlığını ev olarak seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı hemen anlaşılıyordu. Siyah ceketinin kolları ve kenar uçları o kadar yıpranmıştı ki; fare kemirse bu kadar olmazdı! Adam yine de, kirli elleri ile düğmesiz ceketinin önünü kapatmaya çalışıyordu. Sararmış, kalın tırnakları yaşlı bir adama yakışmayacak kadar uzamıştı. Gri pantolonu üç-dört yerinden değişik renkli kumaşlarla yamalıydı. Yamanın acemi eller tarafından yapıldığı dikiş izlerinden belli oluyordu. Dikiş aralıkları uzun tutulmuş, bu aralıklardan yama kumaşının bir kısmı kurtulmak ister gibi dışarı fırlamıştı. Pantolonu, ceketi, şapkası gibi kendiside kir içindeydi.
Önceki müşteri kendi kendine “herhalde para veya ekmek dilenecek,” diye tahmin yürütüyordu. Adamı süzmekten vazgeçip, ekmekten bir parça ısırdığı anda içini ısıtan bir ses duydu. İşte herhangi bir zaman ve olay kuralı yine gerçekleşmişti. Ses, tıpkı davetsiz olarak bir yere dalan büyülü bir güvercinin kanat çırpmasındaki sese benziyordu.
“Dede, şöyle geç otur masaya,” dedi ses.
Yaşlı adam sandalyenin ucuna ilişerek oturdu. Cılız, utangaç sesiyle;
“Allah razı olsun kızım,” dedi.
Önceki müşteri ısırdığı lokmayı çiğnemeyi unutmuş, alık alık kıza bakmaktaydı.
Kız, dede dediği adamın omzuna eline koyarak;
“Dedem ne istersin?” diye sordu. “Bir buçuk İskender yapsınlar mı?”
Dedenin mahzunluğu ve utangaçlığı devam ediyordu. Başını onay anlamında hafifçe salladı. Dişsiz ağzından da “hı,hı,” sesi çıktı.Uykudan uyanan bir kedinin mırlaması bile bu sesten kuvvetliydi.
Kız doğrulurken bir masa ilerideki müşterinin koyu kahverengi gözleriyle karşılaştı. Bir an durdu. Sonra;
“Hüseyin usta, bir buçuk İskender ver dedeme, kolada ver, kolayı sever dedem,” dedi yumuşak sesiyle.
Orta yaşlı usta tüm sevecenliğiyle;
“Tamam Binnur kızım,” diye cevap verdi.
O sırada on beş yaşındaki çırağı hemen iskenderin malzemelerini uzun, beyaz, plastik, kayık tabağa koymaya başlamıştı. Çocuk için gün, ilginç olaylarla başlamıştı. Enerji dolu beynini rahatlatıyordu, bu olaylar.
Kız tekrar ustaya dönerek;
“Hesabıma yaz ustam, dedem benli bensiz ne zaman gelirse istediğini ver,” diyerek, ustadan da onay aldıktan sonra aceleyle dönerciden çıktı. Çıkmadan önce kendisine süzen müşteriyle göz göze gelmişti. Ve yeşil gözleriyle gülümsemişti.
Müşterinin yüzü kapıdan yana döndüğü için tüm çirkinliği ortaya çıktı. Çirkin yüzünde gülümsemeye benzer bir dalgalanma gözüktü. Sonra, dönerek büyük ağzıyla geviş getirir gibi biraz önceki lokmayı çiğnemeye başladı.
Çırak hazırladığı tabağı ustanın önüne koyarken merakla;
“Binnur ablanın dedesi mi?” diye sordu.
Hüseyin usta paslanmaz, yemek maşasıyla pişmiş et parçalarını tabağa güzelce dizdi. Sonra kaşlarını çatarak çırağa döndü.
“Hayır değil. Sen işine bak,” diye yanıtladı.
Çırak tabağı dedenin önüne koyarken önceki müşteri yerinden kalktı. Uzun bacaklarının üzerinde durun iri, geniş gövdesi düşecek gibi gözüküyordu. Oldukça da iri bir kafası vardı. Yüzüne bakılınca eskiden yüz felci geçirdiği hemen anlaşılıyordu. Çenesi sol tarafa doğru kaymıştı. Sağ yanağı şişkindi. Tükürüklerini tutamadığı biçimsiz dudak kenarlarındaki beyaz, kurumuş kalıntılardan anlaşılıyordu. Bu haliyle bir insan azmanına benziyordu.
Kasaya yaklaştı. Boğuk sesiyle kısaca :
“Kaç para?” diye sordu.
Hüseyin usta çekinerek:
“Bir buçuk milyon,” diye yanıtladı.
Adam kocaman ellerini cebine attı. Bir şangırtı duyuldu. Çıkardığı bozuk paraları masanın üzerine koydu. Kıllı, iri elleri ile istenilen parayı düzgünce ayırdı. Geri kalan parayı tekrar cebine attı. Dönerciden çıktı.
Hüseyin usta arkasından;
“Bereket versin abi,” diye bağırdı.
Adam yanıtlamak için geriye dönmedi. Caddeden aşağıya doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Elleri cebindeydi. Kalabalık caddede çok rahat yürüyordu. Onu görenler hemen kenara çekiliyordu. Üç dükkan aşağıya yürümüştü ki, büyük vitrinleri olan bir eczanenin içinde, ayakta, tek başına, caddeye bakar vaziyette onu gördü. Bir an onun gülümsediğini sandı. Şekilsiz çenesiyle gülümsemeye çalıştı. Ama yüzü buruşmaktan öteye gidemedi. O haliyle eczaneye girdi. Kendinde değil gibi gözüküyordu.
Kız, biçimli güzel yüzüyle gülümseyerek kasanın arkasına geçti.
“Hoş geldiniz efendim,” dedi.
Adam, gözlerini kıza dikmişti, konuşmuyordu.
Kız şaşırmıştı. Şaşkın gözlerini adama dikerek;
“Buyurun efendim,” dedi.
Adam kızı duymadığı her halinden belli oluyordu. Kızın sadece gülümsediğini sanıyordu. Kocaman kafasının içindeki saf aklı gülümsemenin her şeye yeteceğini sanarak durmadan yüzünü buruşturuyordu.
Kız, dönercide gördüğü adamı hatırlamamıştı. Her zaman görüp nezaket icabı gülümsediği sıradan insanlardan birisiydi. Adamın gülümseye ne kadar büyük anlamlar yükleyebileceğini tahmin edemezdi.
Kız sinirlenmişti, deli miydi ne? Ne istiyordu bu adam? Yüksek sesle, sertçe;
“Hasta mısınız? Ne istiyorsunuz,” diye sordu. Cümlelerinin sonunda kullandığı “efendim” kelimesini bu sefer eklememişti.
Bu sert ses adamın üzerinde etkili olmuştu. Birden irkildi, üşür gibi titreyerek;
“Kafam ağrıyor,” diye yanıtladı, boğuk sesiyle.
Gerçekten de kafası ağrıyordu. Kocaman kafası kendisini bildi bileli ağrırdı.
Kız hemen doladı doğru eğildi, siniri geçmişti. Gülümseyen yüzüyle;
“Hangisinden vereyim? Vermidon, novalgin, aspirin?” diye sordu.
Adam birazcık rahatlamış sesiyle;
“Novalgin,” diye yanıtladı.
Kız, ilacı çıkardı. Beyaz, küçük elleriyle ince bir kağıt alarak ilaç kutusunu sardı. Yan gözle de adamı süzüyordu. İçinden de “ne kadar da açık, bir harita gibi tüm düşünceleri belli oluyor,” diye geçiriyordu. Adam, gözlerini iri iri açmış, yiyecek gibi kızın ellerine bakıyordu. Binnur yerine başkası olsa adamdan kesin korkardı. Ama, Binnur adamın sadece hayranlık duyduğunu, hissettiğini hemen anlamıştı. Adam, çok açıktı.
Kız, poşeti adama uzattı.
“Buyurun efendim, dört milyon,” dedi.
Adamın gözlerindeki anlam yine değişmişti. Bir korku hemencecik gelip gözlerine oturmuştu. Cebindeki bozuk paraları şangırdatarak kızın önüne koydu. Ellilikler, yüzlükler ve iki yüz ellikler vardı. Paraları ilk başta bir milyonluk gruplar halinde ayırdı. Saydıktan sonra korku dolu sesiyle;
“İki buçuk,” diye mırıldandı. Kıza kaçamak bir bakış attıktan sonra şalvar kesimli, bol, siyah, kot pantolonunun cebini dışarıya çıkardı. Cebi birkaç kez havada salladı. Tekrar yerine soktu. Poşeti diğer eline alarak diğer cebi de ters yüz etti. Bir şıngırtı duyuldu. Düşen parayı hemen yerden aldı, kıza uzattı.
“İki buçuk elli,” diye mırıldandıktan sonra biraz düşündü. “Bir birlik birde dört yüz elli eksik,” dedi. Öylece durmuş kıza bakıyordu.
Kız, adamın hiçbir hareketini kaçırmadan sonuna kadar izlemişti.
“Önemli değil efendim,” dedi Gülümsüyordu.
Adam, kalın kaşlarını çatarak;
“Ödeyeceğim,” diye karşılık verdi.
Kız, tekrar;
“Önemli değil efendim, geçmiş olsun,” dedi.
Adam, iri bedeninden beklenmeyecek bir çeviklikle, fırlarcasına eczaneden çıktı. Kız, arkasından şaşkınca baka kaldı.


Herhangi Bir zaman -2-

Sabah güneşinin ışığı öğleninki kadar görkemli değildir Afyon da. Isıtmadan uzak, rengi mattır. Afyon da hemen hemen her mevsim akşamları, geceleri ve kuşluk vakitleri serin olur. Sadece yazın bir-bir buçuk ay bu serinlik çok etkili değildir. Ama diğer aylarda bu serinlik insanların üzerlerine bir şeyler alması gerektiğini hissettirir.
Bir çok yerde olduğu gibi Afyon’da da güne ilk başlayan işletmeler çay ocakları ve kahvehanelerdir. Sabah ezanı okunmadan önce işletme sahibi anahtarı vuru kapıya, ezan okunduktan sonra on beş dakika sonra taze bir çay kokusu, Anbar Yolundan, Yeşil Yoldan, Cumhuriyet mahallesinden, Kurtuluş ve Yukarı Pazar caddesinden ve de Çavuşbaştan yükselerek kalenin burçlarına kadar ilerler. Bu çay kokusuyla beraber gece böcekleri, kedileri ve köpekleri inlerini geri çekilirler. Gece bekçileri düdük öttürmeyi bırakırlar. Çünkü; bilirler ki, bu saatten sonra ortada korkulacak bir şey kalmamıştır.
Camiden çıkan, çoğunluğunu yaşlıların oluşturduğu, cemaat günün ilk çaylarını içerlerken şafak söker. Güneş, Afyon’un üstünde parlamaya başlar. Böylece, karanlıkta saklanan şehrin düzensiz yapılaşması ortaya çıkar. Küçücük yollar, gereğinden büyük yollar, yüzyıllık evler, modern evler iç içedir. Sanki, birisi bu şehri kurarken hızlı davranarak seçiciliği elden bırakmıştır. Ama tüm bunlara rağmen şehrin içe dönük yapısından dolayı bir mistik hava vardır. Karahisar kalesinden veya Hıdırlık tepesinden şehri izlerseniz bu mistik havayı yakalarsınız.
Afyon da çok sıra dışı olay olmaz. Her yerde olan şeyler vardır. Hırsızlık ve trafik kazaları olur. Sık sık da gencin birisi bir kız kaçırır.
İşte güneş daha yeni parlamaya başlamıştı ki, imaretin çapraz karşısında ki eczanenin önünde ayakta bekleyen adamın iri gölgesini yere vurdu. Adam, hiç kımıldamadan eczanenin kapısının önünde bekliyordu. Bu haliyle canlı bir heykele benziyordu. Saat sabahın yedisiydi. Adam sekize kadar orada hiç kıpırdaman bekledi.
Saat sekize doğru Binnur geldi. Adamı görür görmez gülümsedi. Bu sefer adamı tanımıştı.
“Günaydın, kusura bakmayın bugün biraz geciktim,” dedi.
Adam cevap vermedi. Nezaket cümleleri bilmez, karşılık vermezdi.
Binnur, adamın tuhaflığını alışmaya başlamıştı. Adamın yanından geçerek eczanenin kapısını açtı.
“Buyurun efendim,” dedi.
Adam, içeri girer girmez hemen eline cebine attı. Bildik bir şangırtı duyuldu. Masanın üzerine koydu.
Binnur, kasanın arkasına geçerken gülümsedi. Adamın parayı saymasını dikkatlice izledi. Adam, borcu olan miktarı ayırdıktan sonra diğer parları cebine attı.
Binnur;
“Teşekkür ederim, borcunuza sadıksınız,” dedi.
Adam kıza baktı. Koyu kahverengi gözleriyle kızı baştan aşağıya süzdü.
“Güzelsin,” dedi kısaca.
Binnur, beyaz dişlerini göstererek gülümsedi.
“Teşekkür ederim,” dedi
Binnur, adamı sevmişti. İçindeki annelik duyguları kabarmıştı. Adamı çocuğu gibi sevecekti.
“Adınız nedir?” diye sordu.
Adam;
“Hüseyin,” diye yanıtladı.
Binnur;
“Bende Binnur, memnun oldum,” dedi.
Adam;
“Biliyorum,” dedi.
Binnur;
“Nereden?” diye sordu.
Adam;
“Dün dönercide duydum,” dedi. Hüseyin’in konuşmaları kısa ve netti. Binnur’un bu cevaplar çok hoşuna gitmişti. Hüseyin’e tabureye göstererek;
“Lütfen oturun, size çay söyleyeyim,” dedi.
Hüseyin ses çıkarmadan oturdu. İşte herhangi bir zamanda karşılaşılan ve başlayan dostluk iki yıl sürecek bir dostluğun başlangıcı olmuştu. Hüseyin iki yıl boyunca her gün eczaneye gelmiş ve akşama kadar orada oturmuştu. Binnur, bunu çok doğal saymış ve Hüseyin’in ne nerede çalıştığını, ne nerede kaldığını merak ederek, Hüseyin’le saatler boyu konuşmuştu. Binnur otuzuna merdiven dayamıştı. Yalnız yaşıyordu ve Hüseyin gibi sessiz, iyi bir dosta ihtiyacı vardı. Hüseyin’e durmadan soru sorardı. Hüseyin’in kısa, net ve yalansız cevaplarına ve saf aklıyla yaptığı doğru tespitleri duymayı bayılıyordu. Ve duyduklarını Hüseyin’den inciler başlığı altında bir deftere yazmaya başlamıştı.
Yaşam ilk yaratıldığı günden itibaren acımasızdır. Bu kuraldır. Acımasızlık kuralı. Hüseyin, Binnur’a aşıktı. Binnur çok güzel bir kadındı. Güzel olduğu kadar akıllı ve iyi kalpliydi. Fiziksel ve akıl olarak Hüseyin’in terside olsa Hüseyin’i sevmişti. Hüseyin’in bozulmamış saf ruhunu bayılıyordu. Bu iki kişinin dost olması bile bir mucize sayılırdı. Hele bu dostlukların iki sene sürmesi ayrı bir mucizeydi. Bu mucizenin sonlanması, iki yıl sonra herhangi bir zamanda, herhangi bir adamın eczaneden içeri girmesiyle gerçekleşti.
İçeri giren adamın çok biçimli bir yüzü vardı, gözleri maviydi, saçları simsiyahtı. Ağzı da iyi laf yapıyordu. İçeri girer girmez Binnur’un gözlerine gözlerine dikerek;
“Merhaba, acayip bir sıcak var, burada klima var mıydı?”
Binnur gülümseyerek;
“Merhaba, var efendim hangisinden isterseniz,” diyerek raflardaki ilaçları gösterdi.
Adam, şen bir kahkaha attı. Kahkahaları çok rahat attığı her halinden belli oluyordu. Hüseyin adamın her hareketini izliyordu.
“Binnur hanım, vergi levhasından okudum sorma nereden bildiğimi, şu reçeteye bir bakın bakalım, ölmeme ne kadar kalmış,” diyerek reçeteyi Binnur’a uzattı.
Binnur reçeteyi alarak bir baktı.
“Daha uzun süre yaşarsınız, hepside vitamin bunların.”
Adam yine bir kahkaha attı.
“Demek doktorum beni kandırıyor. Midem ağrıyor demiştim, pimpirikli olduğumu herkes öğrendi.”
Binnur;
“Olabilir Olcay bey, reçetede yazıyor isminiz sormayın,”
Ve bu konuşmalarla bir sene devam edecek yeni bir ilişki başladı. Hüseyin yine her gün eczaneye geldi. Onların sohbetlerini bıkmadan dinledi. Olcay, gizliden gizliye Binnur’a Hüseyin’i bir an önce sepetlemesi için uyarılarda bulunuyordu. Ama Binnur inatla bu isteği reddediyordu. Olcay’ın olmadığı bir gün Binnur ile Hüseyin arasında şöyle bir konuşma geçti.
Binnur;
“Olcay hakkında ne düşünüyorsun?”
Hüseyin;
“O benden daha yakışıklı,” diye yanıtladı.
Binnur merakla;
“Bu da ne demek,” diye sordu.
Hüseyin bu sefer ilk baştaki soruyu cevapladı.
“O iyi bir adam değil, seni hak etmiyor.”
Binnur;
“Neden?” diye sordu.
Hüseyin;
“Sevmedim, iyi değil.” Dedi.
Binnur, Hüseyin’in dediklerini ciddiye alsa da Olcay’dan bir türlü kopamamıştı. Olcay yakışıklı, akıllı ve espriliydi. Kendisini güldürüyordu. Özlemişti, böyle bir ilişkiyi. Hüseyin bu konuşmadan sonra bir daha eczaneye gelmedi. Uzaktan uzağa Binnur’u takip etti. Olcay bu durumdan çok memnun olmuştu. Hüseyin’in gözleri onu ilk gördüğü andan beri rahatsız etmişti.
Hüseyin bir gün akşama kadar eczanenin kapısının önünde bekledi. Binnur eczaneyi açmamıştı. Ertesi gün yine bekledi, yine gelmedi. Üçüncü gün sonunda beklerken Olcay’ı son model arabayla kurtuluş caddesinden yukarı doğru çıkarken gördü. Birden tüm çevikliğiyle arabanın önüne geçti. Olcay, onu ezmemek için kaldırıma çıkmak zorunda kaldı. Güç-bela bir yere çarpmadan durdu. Arabadan iner inmez Hüseyin’e eline kolunu sallayarak;
“Deli, ne diye karşıma çıkıp duruyorsun, seni gördüğümden beri her işim ters gidiyor,” diye bağırdı.
Hüseyin, ses çıkarmadan Olcay’a doğru yaklaştı, iri elleriyle yakasından yapıştı. Bir seksen boyundaki Olcay’ın ayakları yerden kesilmişti.
Olcay korkuyla;
“Ne yapıyorsun Hüseyin,” diye inledi.
Hüseyin korkunç bir sesle;
“Binnur’a ne yaptın?” diye sordu.
Olcay, Hüseyin’in ellerini indirmeye çalışsa da Hüseyin’in amansız, acı kuvveti karşısında çaresiz kalmıştı.
“Bir şey yapmadım, hastahanede, diyaliz makinesine bağlı,” diye korkuyla inledi.
Hüseyin, Olcay’ı hemen bıraktı ve yalpalaya yalpalaya hastahaneye doğru koşmaya başladı. Olcay arkasından;
“O da deli sende delisin, birbirinize çok uygunsunuz, benden böbreğimi vermemi bekledi, deli midir ne?”
Hüseyin’in bir şey duyduğu yoktu. Hastahaneye bir an önce varmaktan başka bir şey istemiyordu. Yaklaşık on dakika sonra vardı. Kapıdan içeri girer girmez iki doktorun konuşmasına şahit oldu.
“İsmi neydi hastanın?”
“Binnur Tuğrul,”
“Çok ta güzel doktor bey,”
“Öyle, sırf onu görebilmek için ben eczanesine giderdim durmadan,”
“Eczacı mıydı?”
“Evet, nasıl bu seviyeye kadar rahatsızlık duymadan gelmiş, bir an önce böbrek bulunmalı,”
“Öyle de zor doktor bey,” dediği anda, Hüseyin’in doktorların önüne geçti.
“Benimkini alın,” dedi.
Doktorlar, Hüseyin’i görmeleriyle irkilmişlerdi.
İşte herhangi bir zamanda Hüseyin karşılarına çıkıyordu. Bir hayat kurtarmak istiyordu. Bir hafta süren tetkiklerden sonra Hüseyin’in böbreğinin Binnur için uygun bir böbrek olduğu karar verildi. Hüseyin gerekli evrakları imzaladıktan sonra, hemen Binnur ile beraber ameliyathaneye alındı. Ameliyat sonrası Binnur, Hüseyin’ i ne kadar da arasa bulamadı. Çok üzüldü, ağladı. Olcay ise Binnur’un eczaneye tekrar açmasından sonra ortaya çıktı. Binnur ses çıkarmadan onunla ilişkiye tekrar başladı. Birisine ihtiyacı vardı. Ve ölümü çok yakından hissetmişti. Bir çok şey umurunda değildi.
Yaklaşık yedi ay sonra diğer böbreği de çalışmaz oldu. Hastahaneye tekrar yattı. Diyaliz makinesinin soğukluğunu tekrar hissetti. Doktorlar ilk takılan böbrek gibi çok uyumlu bir böbreğin bulunması gerektiğini ama bulunsa bile yaşama ihtimalinin çok düşük olduğunu söylediler. Binnur bir gün Olcay’ı aradı, gelmesini istedi. Ölürken yalnız ölmek istemiyordu. Ailesini yirmi beş yaşındayken trafik kazasında kaybetmişti. Bu kaybediş onu yalnızlığa sevk etmişti. Dostları birer birer zamanla terk etmişlerdi. Şimdi tek tanıdığı Olcay vardı. Olcay da işi olduğunu söyleyerek gelmemişti.
Hüseyin, bir melek gibi üçüncü gün tekrar ortaya çıktı. Binnur ile uzunca süre sohbet etti. Yalnız bırakmadı. Beşinci gün sonunda “hemen geleceğini” söyleyerek hastahaneden çıktı. Hastahaneye geri döndüğü zaman belinde bir kabarıklık vardı. Doktorlar odasına girerek silahı kafalarına dayadı ve hemen böbrek nakli için ameliyathanenin hazırlanması söyledi. Doktorlar korkuyla ve şaşkınlıkla ameliyathaneye hazırlamak zorunda kaldı. Binnur’u ilk başta ameliyathaneye aldılar. Bayılttılar. Hüseyin ameliyathaneye girdikten sonra son söylediği söz;
“Onu kurtarın doktor bey,” oldu. Sonra silahın namlusunu kafasına dayadı ve tetiği çekti.


Herhangi bir zamanda ölüm

Bu olaydan bir yıl sonra Binnur yeşil parkta tek başına oturuyordu. Hüseyin’in iki böbreği de çok iyi çalışıyordu. İçinde daima Hüseyin’in varlığını hissediyordu. Tam Hüseyin’i düşünürken bir gölge düştü, önüne. Başını kaldırdı. Olcay’ın gülümseyen yüzünü gördü.
Olcay;
“Merhaba, uzun zamandır görüşmüyorduk,”dedi.
Binnur hiç cevap vermedi.
Olcay;
“Evet, haklısın biliyorum çok kızgınsın, ama dediğim gibi annemde hastaydı, evden ayrılamazdım,” dedi. Hüseyin’in Binnur için kendisine vurmasını gazetelerden okumuştu. Ve belki de hayatı boyunca birisinin doğruluğunu inanmıştı. Ama oda ölmüştü.
Binnur;
“Hala yalancısın, hiç değişmemişsin, ayrıca yüzsüz herifin tekisin” dedi.
Olcay şen bir kahkaha attı;
“Lütfen yapma, ben seni sevmiştim,” der demezde yüzünde bir tokat hissetti.
Binnur’un yüzü sinirden iyice gerilmiş bir halde;
“Sevgi kelimesini ağzına alma, senin gibi çirkinlerin sevmeye hakkı yoktur,” diyerek arkasına döndü ve uzaklaştı. Belinde tatlı bir ürperme hissetti. Gülümsedi, “hala beni koruyor,” diye düşündü. Yaşamı boyunca Hüseyin’i sevmekten vazgeçmedi.


ANLAYANA


Benzer Konular: